Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Serdar TURGUT/GAZETE HABERTÜRK

KÜRTLER adına hareket ettiğini söyleyen terör gruplarının halktan kopukluğu, onları her geçen gün yiyip bitiriyor.

Türkiye’deki Kürt gerçeğini kabaca ikiye ayırabiliriz. Birincisi sosyolojik gerçek olarak Kürtler, diğeri de örgütsel Kürtler.

Sosyolojik Kürtler hepimizin akrabası, komşularıdır. Onlar bölgedeki diğer ülkelerde olan biteni ve kendi çocukları için geleceği yakalama şansının bir tek bütünlüğünü korumuş, içinde barışı sağlamış, demokratik Türkiye’de olabileceğini görüyorlar.

Bunların dışında örgütsel Kürt hareketi de var. Bunun içinde PKK ve HDP de var. PKK, Leninist modeli ve Stalinist acımasızlığıyla ve Kızıl Kmerleri aratacak barbarlığıyla Kürt vatandaşlarımızdan hem kopuk hem de onların tepkisini alıyor. Bölgede bu tepki şu anda korkudan bastırılmış durumda olabilir, ama Batı’daki Türk nüfus PKK’dan ne kadar bıktı ve yakasını silkeliyorsa Güneydoğu’daki Kürt vatandaşlarımızın da gerçek ruh halinin böyle olduğuna emin olabilirsiniz.

HDP ise bir siyasi oluşum olarak Türkiye’nin kendisine açmış olduğu TBMM’de istediğini söyleme, tartıştırma imkânını da kullanamıyor. Kendisine oy veren Kürt vatandaşların arzu ve taleplerine karşılık veremiyor.

HDP örgütü de PKK gibi adına hareket ettiği halktan kopmuş ve kendilerine mahsus soyut amaçlar için yaşayan, yaşamak için yaşayan örgütler haline gelmiş durumdalar.

Anlayacağınız, eylemleri artsa bile hem PKK hem de HDP çaresizlik içindedirler. Kürt vatandaşlarına düzgün hiçbir şey söyleyemiyorlar. Üstelik her geçen gün Kürtlerden daha da kopuyor ve onları karşılarına alıyorlar.

Ankada’daki kanlı terör eylemi, işte PKK ve HDP’deki bu çaresizliğin ve kopukluğun doğurduğu bir örgüt tarafından yapılmıştır.

Türkiye’nin bütünlüğü içinde kendilerine gelecek isteyen Kürt vatandaşlarımız, ne PKK’yı ne de HDP’yi bugünkü söylemleriyle istemektedirler. Onlar da Kürtlerin duymak isteyeceği, arzuladığı çözüm yollarını öneremiyorlar.

Diyecek hiçbir şeyleri kalmadı, yani örgütsel Kürt hareketi şu anda sözün bittiği yerde.

Bu gibi ortamlarda, goşist niteliği ağır basan Ankara türü eylemlerin artması şaşırtıcı değildir.

Söyleyecek bir şeyi olmayanlar, adına hareket ettiği halktan kopmuş ve dışlanmış olanlar goşist yani nihilist, amaçsız, terör olsun diye terör yapan, bundan beslenen örgütlere dönüşürler.

Eğer goşizmin Türk Marksist terör hareketlere özgü olduğunu düşünüyorsanız çok da haklısınız. Çünkü şu anda örgütsel silahlı Kürt hareketinin Kürtler tarafından yönlendirildiği ve örgütsel ideolojisinin Kürtler tarafından oluşturulduğu bile şüphelidir. Lider yapısının Kürtçe konuşabildiği bile şüphelidir.

Türkiye’de kendi tabanını zaten oluşturmamış Marksist terör liderleri, şimdi son çare olarak PKK ve benzerlerini görmektedirler.

Bunu da “halkların birliği, kardeşliği” gibi söylemlerle açıklamaya çalışırlar.

Kürt ve Türk halkları kardeşliği ve birlikteliği bir başka yerde, demokratik Türkiye’nin bağrında arzuladıklarından havada kalan bu örgütler, goşist bataklarının içinde debelenmektedirler bugün.

Terör artıyor görünse bile bu, o teröristin debelenişi ve can vermeden önceki son bilinçsiz hareketleridir.

Bu örgütsel yapılar bir yana çekildiklerinde Türkiye, Kürt kardeşleri ile dünyaya model olacak bir yapıyı çok rahatlıkla kuracak. Başbakan Davutoğlu bunun altyapısını çoktan hazırladı bile. Goşist terör de yok edilince bütün güzellikler birbiri ardına gelecek.

UMBERTO ECO

ÖLEN insanın arkasından içeriği kapsamlı yazı yazmak geleneği Türkiye’de oluşmadı. Bu yüzden medyada ölü arkasından herkesin aklına gelebilecek sıradan ve gereksiz şeyler söylenmekle yetiniliyor. “Obituary”, yazı türü olarak hem çok ustalık hem de ciddi bir örgütlenme ister. Akşamüstü geç saatlerde ölen bir insanın hayatını hak ettiği şekilde bir gün sonraki gazetede değerlendirmek, hem yazarın bilgi birikiminin hem de ciddi bir örgütlenmenin ürünü olabilir ancak.

Ben bunların ikisinden de mahrumum şu anda ama Umberto Eco’nun arkasından da bir çift laf etmek istiyorum.

Eğer alışılmış, sıradan, laf etmiş olmak için edilmiş laflar edersem onun bana muhakkak çok kızacağını ve beni entelektüel bir pislik olarak göreceğini biliyorum.

Edebi değerlendirimesini uzmanına bırakacağım ama sadece şunu söyleyeyim, ben Foucault’nun Sarkacı’nı Gülün Adı’ndan çok daha fazla severdim.

Tamam filmindeki Sean Connery faktörü nedeniyle o kitap çok daha meşhur ve büyük ihtimalle Eco’yu da zengin etmiş olabilir, ama Foucault’nun Sarkacı inanılmaz bir bilgi birikimi içermekteydi. Kitabı okurken kendinizi bir entelektüel gizemin izini sürmekte olan hafiye gibi hissediyordunuz. Bu kitap olmasaydı Dan Brown’ın da olamayacağını düşünüyorum.

Benim için daha da önemlisi Umberto Eco tam bir kamusal entelektüeldi, yani çok ağır semiyotik çalışmalarına rağmen kendisini fildişi kulesine hiçbir zaman hapsetmedi ve daima sosyal ve siyasal olaylar ile angaje oldu ve lafını hiçbir zaman esirgemedi.

Yaşadığı topluma ve dünyaya zenginlik katan bir yazardı. Yazabileceği yeni kitaplarını kesinlikle özleyeceğim.

SOSYAL MEDYA BUTİKLERİ

ÖZELLİKLE Instagram’da ve Pinterest’te “butik”ler açarak pazarlama işine girenlerin sayısı çok artıyor. Bunlar özellikle yabancı markaları piyasa fiyatlarının çok atında pazarlıyor ve bu yüzden doğal olarak tüketicinin de ilgisini çekiyor. Daha çok genç kadınlar buralardan alışveriş yapıyor, ama dikkat! Hepsi değil. Aralarından kötü niyetli olanlar çıkabiliyor. Bilinen ve güvendiğiniz adreslerin dışında alışveriş yapmamaya dikkat edin, çünkü aldığınız mal eve yollanınca hayal kırıklığı yaşayabiliyorsunuz. Üstelik bu global bir sorun, sadece Türkiye’ye özgü değil.

YÜKSELEN İKİ ÜLKE

CBS Televizyonu’nun dijital dönüşüm altyapısını hazırlayan genç adamla uzun süre konuştum. Bu parlak genç Hintliydi. Ayrıca birçok şirketin data analiz servislerinin başında Çinli gençlerin olduğunu görüyorum. Dijital çağın kaybedeni olmayacağı kesin bu iki ülkenin.