Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
AA

711 yılında Tarık Bin Ziyad, sonradan onun adıyla anılacak boğazı aşıp gemileri yaktığında, İber yarımadasının talihi de tarihi de geri dönülmez bir şekilde değişti. Bugün İspanya olarak tanıdığımız ülke, bu tarihten itibaren yaklaşık sekiz asır boyunca Müslümanlar tarafından idare edildi. Yarımadadaki Hıristiyan direnişine ve yeniden ele geçirme çabalarına ise Reconquista (yeniden fetih) adı verildi. 15. yüzyıla gelindiğinde dört krallık bölgesel başarılar kaydederek Müslüman hakimiyetinden kurtuldu. Bunlar Kastilya, Aragon, Navarra ve Portekiz krallıklarıydı. 1469 yılında yapılan bir evlilik akdi bu krallıklardan ikisini birleştirdi: Kastilya Kraliçesi İsabel ile Aragon Kralı Fernando evlendiler ve böylece İspanya Krallığı’nın temelleri atıldı. İspanya’nın birliğini sağlayan bu iki hükümdar “Katolik Krallar” olarak anıldılar. Bu iki güçlü krallığın birleşmesi ise son Müslüman Emirliği olan Granada’nın 1492’de ele geçirilmesini mümkün kıldı. Böylece bir yandan yarımadadaki Müslüman varlığı son bulurken diğer yandan 1512’de Navarra’nın da ele geçirilmesiyle İspanya’nın birliği tesis edilmiş oldu.

550 yıldır Katolik inancının sancaktarlığını üstlenen birkaç ülkeden biri olan, Amerika’nın keşfi sonrasında hakimiyetini dört kıtaya yayan ve bir zamanlar “üzerinde güneş batmayan” bir imparatorluğa dönüşen İspanya, bugün itibarıyla büyük bir krizle karşı karşıya. Tahttan oğlu lehine feragat eden sabık Kral I. Juan Carlos son yıllarda art arda gelen ve adının karıştığı skandallar nedeniyle ülkesini terk etti. Son yıllarda Katalonya özerk bölgesindeki ayrılıkçı akımlar ve adımlar nedeniyle çalkantılar yaşayan, siyasi istikrarı sağlamakta zorlanan ülke, bu kez de derin sonuçları olabilecek bir monarşi kriziyle yüz yüze. Bununla birlikte, Avrupa Birliği (AB) üyesi olan, NATO ittifakında yer alan ve gayrisafi milli hasıla açısından dünyanın 13. ülkesi konumundaki İspanya’nın bu krizi de atlatması beklenmelidir.

İspanya’daki durumu, özellikle de yürürlükteki monarşi krizini bir nebze anlayabilmek için, sabık Kral I. Juan Carlos’un yaşamına bakmak yerinde olacaktır: Juan Carlos de Borbon 1938 yılında Roma’da doğdu. Kraliyet ailesi 1931 yılında İspanya’da cumhuriyet yönetiminin tesis edilmesi sonrasında sürgüne gitmek zorunda kalmış ve İtalya’ya yerleşmişti. Sürgünde dünyaya gelen prensin yaşam boyu yakasını bırakmayacak olan olumsuzlukların ilki onu henüz 18 yaşında olduğu günlerde buldu. Takvimler 1956 yılını gösterdiğinde İspanya tahtının sürgündeki hanedanı Portekiz’de Estoril’de ikamet etmekteydi. Ailenin yaşadığı Villa Giralda malikânesinde patlayan bir silah Borbonların yaşamını temelden sarstı. Prens Juan Carlos ve kendinden üç yaş küçük kardeşi Alfonso evdeki bir tabancayı kurcaladıkları sırada ateş alan silah Prens Alfonso’nun yaşamına son verdi. Silah sesi üzerine üst kata çıkan aile üyeleri Prens Alfonso’yu yerde cansız, ağabeyi Juan Carlos’u ise elinde silahla buldular. Resmî açıklama müteveffa prensin temizlediği esnada ateş alan silahla kendini vurduğu yönünde olduysa da, Juan Carlos’un kardeşini yanlışlıkla vurduğuna dair iddialar da sürekli olarak dillendirildi. Sonuç olarak, kraliyet ailesi tabancanın Prens Juan Carlos’un elinde bulunduğu sırada yanlışlıkla ateş aldığını açıkladı; Juan Carlos ise bu konuyu hemen hiç dile getirmedi.

Eğitimini İspanya’da Diktatör Francisco Franco’nun desteğiyle tamamlayan Prens Juan Carlos’un İspanya’nın geleceğinde belirleyici bir rol oynayacağının kesinleştiği yıl ise 1969 oldu. Diktatör Franco, 1947 yılında çıkarılan bir yasa uyarınca, kendi ölümünden sonra İspanya’da Krallık müessesesinin yeniden tesisini ve tahta geçecek hanedan üyesinin de bizzat Franco tarafından belirlenmesini teminat altına almıştı. Prens Juan Carlos da bu kapsamda, 1969 yılında İspanya’nın kadim yasalarına ve Franco’nun temel ilkesi niteliğindeki Milli Hareket’e sadakat yemini etti. Bu arada Yunan Prensesi Sofia ile evlenmiş ve kızları Elena, Cristina ve oğulları Felipe dünyaya gelmişti. Franco’nun 1975 yılındaki ölümü sonrasında Juan Carlos, müteveffa diktatörün öngördüğü üzere I. Juan Carlos unvanıyla tahta çıktı. Ancak Franco’nun beklentisinin tersine, yeni kral mevcut rejimi muhafaza etmek yerine, demokrasiye geçiş yanlısı bir tavır ortaya koydu. 1978 yılında düzenlenen referandumla yürürlüğe giren anayasa ile İspanya’da meşrutî krallık rejimi kuruldu. Kral Juan Carlos bu tavrıyla bir yandan monarşi kurumunu sağlamlaştırırken diğer yandan “demokrat kral” olarak anılarak prestijini artırdı. Ancak Juan Carlos’a devlet adamı olarak uluslararası ününü getiren olay 23 Şubat 1981 tarihinde meydana geldi. Diktatör Franco’nun ölümünün üzerinden henüz 6 yıl geçmiş ve İspanya demokrasisi henüz emekleme dönemindeyken bir grup asker darbe girişiminde bulundu. Başlarında Antonio Tejero adlı bir Jandarma yarbayı bulunan darbeciler parlamento binasını ele geçidi. Silahlı kuvvetlerden ve toplumdan destek göremeyen darbecilere nihai darbeyi vuran kişi ise Kral Juan Carlos oldu. Askeri üniforma içinde televizyona çıkan Kral “Kraliyet, demokratik süreci kesintiye uğratmayı hedefleyen hiçbir teşebbüse müsamaha göstermeyecektir” açıklamasıyla darbecilerin önünü kesti ve sadece İspanya nezdinde değil tüm dünyada “demokrat kral” imgesini güçlendirdi.

Seksenli yıllar sonrasında, İspanya’da demokrasinin güçlenmesi, ülkenin iktisadi alandaki gelişimi ve Avrupa ile entegrasyonu ülke ve vatandaşları için son derece olumlu bir sürece dönüşürken Kral Juan Carlos’un ve hanedanın saygınlığı ise dönem dönem örselendi. Ülkenin demokratikleşme sürecinde kazandığı prestij, 2000’li yıllara gelindiğinde bizzat kralın ve hanedanın davranışlarıyla gölgelenmeye başladı. Kraliyet ailesini temelden sarsan ilk önemli skandal, kralın küçük kızı Prenses Cristina ile eşi, eski profesyonel sporcu Inaki Urdangarin ekseninde 2011 yılında yaşandı. Prensesle eşinin bazı gelirleri araştırılmaya başlandı ve gerek gelirlerin kaynakları açısından gerekse vergi beyanı ve ödemeleri açısından usulsüzlükler tespit edildi. Prenses ve eşi derhal kraliyet protokolünden çıkarıldılar. Uzun süren ifade verme ve soruşturma süreçleri boyunca damat Urdangarin suçlamaları ortağına yönlendirmeye ve özellikle de eşinden uzak tutmaya çalıştı. Yargılama sonucunda prenses suçsuz bulunduysa da, eşi Urdangarin altı yıl üç ay hapse mahkûm edildi. Prenses bu sıkıntılı süreci 100 bin avro tutarında para cezasıyla atlattı. Temyiz başvurusu sonrasında damadın cezası beş yıl on aya inmesine karşın, hanedanın saygınlığı büyük bir sarsıntı geçirdi.

Bu skandalla neredeyse eş zamanlı olarak ortaya çıkan bir diğer hadise, sarayın zaten örselenmiş olan imajını bir kez daha sarstı. 2012 yılında İspanya derin bir ekonomik krizin pençesindeyken Kral Juan Carlos’un Botswana’da avlanırken kalçasını kırması, hükümdarın halkçı yönünün sorgulanmasına neden oldu. Bahse konu avın, birçok ülkede yasaklanmış olan fil avı olması ise çevrecilerden büyük eleştiri aldı. Ekonomik kriz ortamında yapılan büyük harcamalar ve fil öldürmenin gölgesinde kalan bir unsursa krala eşlik edenlerin arasında Corinna Larsen adlı bir kadının bulunmasıydı. Basın skandalın farklı yönlerini araştırıp ortaya koydukça, olay Juan Carlos açısından bir kırığın çok ötesine geçti. Kriz ortamındaki büyük harcamalarla bir av partisini ve olası bir aşk ilişkisini birleştirmiş olabileceğine dair izlenim ve ihtimaller, kralın İspanya kamuoyu nezdindeki saygınlığını zedeledi. I. Juan Carlos, daha hastaneden çıkmadan “Çok üzgünüm; yanlış yaptım; bir daha olmayacak” yönünde bir açıklama yaptıysa da, halk nezdinde de basın nezdinde de olayın kapanması mümkün olmadı. Sonraki dönemde Alman asıllı Larsen’in İspanya kraliyet sarayı yakınlarında zaman zaman kaldığı bir ikametgahının olduğunun ortaya çıkması da skandala tuz biber ekti.

Kısaca aktarılan bu iki önemli skandal, monarşi karşıtı grupların baskıları ve kralın bozulan sağlığı, İspanya’nın “demokrat kralı” olarak tanınan I. Juan Carlos’un 38 yılı aşan hanedan dönemini gönüllü olarak sonlandırmasına neden oldu. Kral 19 Haziran 2014 tarihinde, oğlu Felipe lehine tahttan feragat etti. İlgili feragat kararnamesi, sabık kralın yaşamı boyunca kral unvanını ve tüm ayrıcalıklarını kullanabileceğini öngörüyordu.

İspanya’da kraliyet kurumunun buhranı ne yazık ki oğul Kral VI. Felipe döneminde de son bulmadı. Böylesi zor ve bunaltıcı dönemler sonrasında tahta geçen yeni kral, ciddi duruşu ve düzenli aile yaşamıyla dikkat çekti; ama sorunlar bir şekilde hanedanın peşini bırakmadı. Yeni kral, babası olan sabık kralla ve ablasıyla arasına mesafe koymasına ve bu durum gözle görülür bir hâl almasına karşın, İspanya hanedanın üzerindeki kara bulutlar dağılmadı.

2018 yılında sabık kralla yakınlığı bulunduğu iddia edilen Corinna Larsen ile bir eski polis amiri arasında gerçekleştiği iddia edilen bazı konuşma kayıtları basına sızdı. İddialara göre 2015 yılında gerçekleşen konuşmalarda, sabık kralın bazı menkul ve gayrimenkul hareketlerini bazı tanıdıkları ve akrabaları aracılığıyla yaptığından bahsediliyordu. Konuşmalarda bayan Larsen bazı gayrimenkullerin ve bazı menkul değerlerin kendi üzerinde de bulunduğunu ifade ediyor, hatta bu tür işlemlerin kendisini de tehlikeye atacağından yakınıyordu. 2018 yılı, ilgili savcılığın bahse konu kayıtların gerçekliğinin araştırılmakta olduğuna dair açıklamalarıyla son buldu. 2019 yılı ortalarında sabık kral anayasal vazifelerinden ve toplum önünde gerçekleşecek faaliyetlerden çekildiğini açıkladı. Aynı yıl sonunda bu kez şaibeli hesapların bulunduğu iddia edilen İsviçre adli makamları, sabık kralla ilintili Lucum adlı vakfın hesaplarını ve işlemlerini mercek altına aldıklarını açıkladılar.

Yıl sonunda aralarında bayan Larsen’in de bulunduğu kişiler İsviçre adli makamlarına ifade vermek zorunda kaldılar ve araştırılan hesaplarda kaynağı soruşturulan tutarın yüz milyon avroyu bulabileceği iddia edildi. 2020 yılının bahar aylarında ise olaylar gerçek bir depreme dönüştü. İspanya ve İsviçre makamlarının kovuşturma içeriklerini paylaşma girişimleri kamuoyuna yansıdı. Kralın arkadaşı bayan Larsen’in İsviçre adli makamlarına verdiği ifadeler olduğu iddiasıyla bazı söylentiler de basına yansıdı. İspanya’nın saygın basın kuruluşlarından El Pais gazetesi, bayan Larsen’in 19 Aralık 2018 tarihinde Cenevre savcılığına verdiği ifadelere dayandırdığını belirttiği haberinde, ilgilinin hesabına kral tarafından 65 milyon avro aktarılmış olabileceğini sayfalarına yansıttı. Gazete, bayan Larsen’in, bahse konu tutarın sabık kralın “sevgisinin ve güveninin dışavurumu” olduğunu söylediğini kamuoyuna açıkladı. Ana lehtarı sabık kral olan tartışmalı vakıf Lucum’un ikincil lehtarının oğul Kral VI. Felipe olduğu iddialarının basın organlarında yer almaya başlamasıyla durum daha da farklı bir hal aldı ve Kral Felipe babası sabık Kral Juan Carlos’un mirasını reddettiğini açıkladı. Bunun da ötesinde Kral Juan Carlos’a İspanya devleti tarafından verilmekte olan ödeneğin de kaldırıldığı açıklandı. Şaşırtıcı gelişmelerin ve komisyon iddialarının havalarda uçuştuğu yaz aylarında ise dünya kamuoyu sabık kralın İspanya’yı terk ettiğinin açıklanmasıyla sarsıldı. 3 Ağustos günü kral seyahate çıkmıştı ve ülkeyi terk ettiği açıklandıktan sonra, iki hafta boyunca nereye gittiği tam ve net olarak bilinemedi. Çeşitli ihtimaller dile getirildiği esnada ve basında çıkan fotoğraflar sonrasında, Abu Dabi’de olabileceği iddiaları yoğunluk kazandı ve sonuçta 17 Ağustos 2020 tarihinde saray çevreleri sabık kralın Birleşik Arap Emirlikleri’nde bulunduğunu doğruladı.

Bu seyahatin, daha önce örneklerini gördüğümüz, hatta komşumuz olan ülkelerde dahi yaşanan hükümran sürgünlerinden temel farkı, bu ayrılışın sabık kralın iradesi ve seçimiyle gerçekleşmiş olması. Diğer bir deyişle bu gidiş, bir ayaklanma ya da devrim sonrasında hükümdarın canını ya da güvenliğini teminat altına almak için başvurduğu çaresiz bir ayrılış değil. Tam tersine, sabık kral ülkeden ayrılışının sebeplerini oğlu Kral VI. Felipe’ye bir mektupla bildirdikten sonra İspanya’dan ayrıldı. Daha da ötesi, sabık kralın her zaman İspanyol adaletiyle işbirliği yapacağına dair bir Saray açıklaması da yapıldı. Bu aşamada, henüz sabık kral aleyhine açılmış bir dava ya da bir soruşturma olmadığının da altı çizilmeli. O halde ne oldu da 82 yaşında, sağlığı epey bozuk olan sabık Kral I. Juan Carlos ülkesinden ayrılma kararı aldı? Kralı 60 yıldır yaşadığı Zarzuela Sarayı’ndan taşınmaya iten neden ya da nedenler nelerdi? Bu gelişmeler üzerine, halihazırda tahtta bulunan oğul VI. Felipe’nin bir yandan babasının olası şahsi mirasını reddettiğini açıklayarak, diğer yandan da İspanya devletinin sabık krala tahsis ettiği ödenekleri kestirerek iddiaları şahsından ve monarşiden uzaklaştırmaya çalıştığının altını bir kez daha çizmek gerekiyor. Dolayısıyla şu anda yaşananların doğrudan ya da dolaylı olarak halihazırdaki kralla ya da kraliyet kurumuyla özdeşleştirilmesi pek mümkün görünmüyor. Buna karşın İspanya devleti, idari yapısı ya da kraliyet kurumuyla anlaşmazlık içinde bulunan çevrelerin, içinden çıkılması zor bu durumu fırsat bilerek, anılan kurumları, yapıları ve kişileri yıpratmak için ellerinden geleni artlarına koymayacakları da aşikâr.

Akla gelen bir diğer soru da bağımsızlık söylemleriyle uzun bir süredir gerek İspanya’nın gerek dünyanın dikkatini üzerinde toplayan özerk bölgelerin bu krizde nasıl bir tavır alacakları. Katalonya parlamentosunda 7 Ağustos günü ayrılık yanlısı çoğunluk, Katalonya parlamentosunun herhangi bir kralı tanımadığını ve cumhuriyet yanlısı olduğunu ortaya koyan bir karar tasarısını onayladı. Buna karşın, ilgili parlamentonun hukuk işleri birimi, alınan kararın anayasaya aykırı olduğunu öne sürerek bahse konu kararı yayımlamayı reddetti.

Sonuç olarak, 551 yıl önce, orta çağ koşullarında “asil” addedilen bir adamla bir kadının evlilikleriyle tohumları atılan İspanya’nın birliği ve dirliğinin, kraliyet makamının ve onu temsil eden hanedanın, bazı mensuplarının bazı davranışları nedeniyle zor günler geçirdiğini söylemek mümkün. İspanya monarşisi ekseninde yaşanan krizin üç muhtemel sonucu var.

Muhtemel sonuçlardan ilki kişisel: Sabık kralın çalkantılı özel hayatı ve sonuçlarının Kraliçe Sofia nezdindeki yansımalarını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Kraliyet ailesi bu günlerde yazlık saraylarında, Mallorca adasındaki Marivent Sarayı’nda bulunuyor. Yazlık saraydaki faaliyetler çerçevesinde basının karşısına çıktığında, Kraliçe Sofia’nın sol elindeki alyans basının ve kamuoyunun dikkatini çekti. Bu çerçevede, “kırılan kolun bu kez de yen içinde kalacağını” düşünmek olası. Yüzüğünü muhafaza etmesine karşın, sarayın duvarlarını, hanedanı ve hatta İspanya’yı bile aşıp uluslararası bir skandala dönüşen bu son olaylar sonrasında, Kraliçe’nin eşi sabık kralı bir daha aile resmine alması kolay görünmüyor. Dolayısıyla resmî bir ayrılık söz konusu olmasa da, Juan Carlos’un bir daha eski günlerde olduğu üzere Marivent protokolüne girememesi kuvvetle muhtemel.

İkinci muhtemel sonuç doğrudan doğruya İspanya’nın birliğiyle ilgili: Kralın davranışları ve davranışlarından kaynaklanan prestij kaybı şahsının ötesine geçmiş durumda ve ayrılık yanlısı çevreler tarafından kullanılıyor. Özellikle Katalonya perspektifinden bakıldığında, bu son skandalın ayrılık yanlısı çevrelerin sesinin daha gür çıkmasına neden olacağı görülüyor. Bölgedeki huzursuzluğun artarak devam edeceğini öngörmek zor değil.

Üçüncü olası sonuç ise adlî nitelikli: Kralın tahttan feragat ettiği 2014 yılına kadarki davranış ve işlemleri açısından dokunulmazlığı bulunuyor. Ancak 2014 yılı sonrasında dokunulmazlığı yok; dolayısıyla soruşturmaların devamının, adalet önüne çıkmasının, ifade vermesinin önünde bugün itibarıyla bir engel bulunmuyor. İspanya anayasasına göre sahip olduğu dokunulmazlığın İsviçre adaletini bağlamayacağı da cabası. Dolayısıyla soruşturmaların devam edeceği ve gerçekler ortaya çıktıkça Juan Carlos’un da, halihazırdaki kralın da büyük rahatsızlık yaşayacakları aşikâr. Rahatsızlığın boyutlarının nerelere varacağını bugünden kestirmek kolay değil; ama İspanya kraliyet kurumunun sarsıntılı günlere gebe olduğunu söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

İspanya açısından bakıldığında ise önümüzdeki dönemin ayrılıkçı akım ve atılımlarla monarşi karşıtı söylem ve eylemler arasındaki dalgalanmalarla geçmesi beklenebilir. İktidardaki sol koalisyonun büyük açmazı ise anayasal yükümlülükleri ile seçmen desteği arasındaki dengeyi tutturmak olacak.

[Prof. Dr. Mehmet Necati Kutlu Ankara Üniversitesi, Latin Amerika Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi müdürüdür]

Muhabir : Prof. Dr. Mehmet Necati Kutlu

BAKMADAN GEÇME