Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        5 Nisan’da başlayan 33. İstanbul Film Festivali, bu gece düzenlenecek kapanış töreniyle son bulacak. Arasında uçurum olmayan Ulusal Altın Lale Yarışması filmlerinin içinde bu yıl, güncel furyalar mı, yenilikçi denemeler mi, yoksa heyecan verici ilk filmler mi ödüllendirilecek? Aslında bunu tahmin etmek çok kolay değil. Ama “Ayhan Hanım” ve “İtirazım Var”ın benim için kalite açısından bir adım öne çıktığını söylemeliyim. ‘En İyi Erkek Oyuncu’da Ercan Kesal, Serkan Keskin ile Timuçin Esen, ‘En İyi Kadın Oyuncu’da ise Damla Sönmez ile Vahide Perçin arasında bir yarış bekleyebiliriz. Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleşecek törende, ulusal yarışmanın yanı sıra uluslararası yarışma ve insan hakları yarışması da sonuçlanacak. Ayrıca FIPRESCI ve Seyfi Teoman İlk Film ödülleri sahiplerini bulacak.

        Yerli sinemanın genel tablosunu çıkartma adına dolu dolu bir yarışma heyecanını geride bıraktık. 10 rekabetçinin ötesinde ‘Yarışma Dışı’ ve ‘Yeni Türkiye Sineması’ bölümleri de birçok şeyi aydınlatıyor. Azınlık sorunları ve fotokopi minimalist filmler, günümüz yerli sanat sinemasındaki iki geleneği idrak etmemizi sağlıyor. Ancak elbette bunlara ek olarak postmodernizmin etrafta dolaştığı da, ilişkilerin ele alındığı da gözlemlenebiliyor.

        SANATSAL KAZANANLAR BELLİ

        Ama bana kalırsa ülke kimliğinde çok görmediğimiz şeyleri beceren veya becermeye çalışan ilk filmlerin enerjisi bu seneki toplamdan geriye kalan olacak. Eğer İstanbul Film Festivali’nin ulusal seçkisinin yavaş yavaş ‘yerli sinemada olup bitenin bir özeti’ olarak tanımlandığını düşünürsek bu konuda içimiz rahat. Elbette Antalya ve Adana çıkışlı eserleri bu bağlamda dışarıda bırakmak daha doğru olur.

        Öncelikle Yeni Türkiye Sineması bölümünde gösterim şansı bulan “Körler-Jaluziler İçin” ve yarışmada yer alan “Ayhan Hanım”, Derviş Zaim’in başkanlığındaki jüriden ne çıkarsa çıksın bu toplamın kazananları. “İtirazım Var” ise Onur Ünlü’nün olgunluk dönemine yakışan bir kültürel tür filmi olmasıyla bunların yamacına yerleştirilebilir. Sözü geçen eserlerden ilki, Ozan Adam’ın, paralel evren, dolgu bellek ve silinmiş hafıza gibi kavramları bağımsız bir ruhla tanımlamasına odaklanıyor.

        GURUR DUYULACAK İKİ DENEME

        “Körler-Jaluziler İçin” eğer bizde de bir gerilla veya deneyci bilimkurgu geleneği başlayacaksa bu konuda ilk adımı atıyor. “Gerçeğe Çağrı” (“Total Recall”, 1990) ve “Kutsal Motorlar”dan (“Holy Motors”, 2012) aldığı parçaları Hal Hartley’nin düşük bütçeye yaklaşımıyla sarıp sarmalıyor. Her anının gren oranıyla, format farkıyla ve ışıklandırmayla ‘arşiv görüntüsü’ kıvamında incelikle tasarlanması da ayrı bir övgü kıstasına dönüşebilir.

        “Ayhan Hanım” ise ilerleyen dönemde Türkiye’nin “Anna Karenina”sı (2012) olarak anılır mı bilinmez. Ama yükseldiği anlarda “Querelle” (1982) ile Carlos Saura’nın Flamenko Üçlemesi’nin birleştiği noktayı tasvir ettiği muhakkak... Net olan bir şey var o da perdede sosyalizmle, işkencelerle resmedilip politik söyleme hapsolan 12 Eylül döneminin capcanlı bir denemeyle yüzleşmesi… Levent Semerci, “Nefes: Vatan Sağolsun”da (2009) belki kendi “Kıyamet”ini (“Apocalypse Now”, 1979) çekerken doğudaki terör ya da iç savaş sorunsalına dikkat çekmişti.

        Burada ise oltasını 2.35:1 formatında 12 Eylül darbesinin yarattığı kaosa atıyor. Apolitik Ayhan Hanım çevresinde geçen eser, üç çizgili bir anlatıyı izliyor. Bunu yaparken de modern dans/halk oyunu koreografilerini, ölüm arifesindeki kadının ‘J-Horror’a kayan kabuslarını ve tutuklanma gecesinin gölge oyunu ile ilişkisini kullanıyor. Anlarıyla, kareleriyle ve kurgu hamleleriyle zihnimizde iz bıracak bir iş canlanıyor. Sonuç ise daha iyi olabilecek ama dahiyane bir deneme ve 12 Eylül’le ilgili çekilmiş en ilginç film. Eğer geçen yılki “Sen Aydınlatırsın Geceyi”den (2013) sonra bu sene de “Ayhan Hanım” (2014) zafere ulaşırsa, Türk sanat sineması için ufuk açıcı ve sersemletici bir hamle olacak bu…

        ÜNLÜ VE PİRSELİMOĞLU NE DURUMDA?

        Elbette Onur Ünlü’nün “İtirazım Var” ile absürd-kara mizah geleneğini dini taşlama damarlı bir polisiyeye uyarlaması, görsel yetkinlik açısından doyuruyor. Göndermeleri, metinleriyle de ilgi çekiyor. Ama son dönemde yönetmenin en kolay izlenir filmi ile yüzleşiyoruz nihayetinde... Bir başka olgunluk dönemine giren isim Tayfun Pirselimoğlu ise “Ben O Değilim”de, edebi arka planından Dostoyevski’nin ‘Öteki’sini çıkarırken, özündeki resim ve ciddi/saf sanat filmi algısını biraz terk ediyor. İçinde ve filmlerinin bir yerlerinde saklanan Aki Karusmäki ve Tsai Ming-Liang gerçeğini Ercan Kesal ve ona yazılan leziz karakter üzerinden açığa çıkarıyor.

        Karşımıza Ölüm Üçlemesi kadar yetkin bir iş çıkmasa da, kenar mahalle insanını gözlemleme yeteneğine sahip bir yönetmenin mizahi itiraflarını deneyimliyoruz. Aslında yarışmaya giremeyen “Sivil” ve “Nergis Hanım” gibi ‘yapma minimalizm’ ürünü eserlerin tek boyutlu ve ‘formüle tutunma’ mağduru hallerini görünce Pirselimoğlu’nun değeri daha da açığa çıkıyor. Zira kendisi kaliteli ve hatta ustalıklı minimalist sinema yapıyor.

        SESİ GELİYOR MU?

        Buradan bir diğer ‘gelenek’e zıplamak mümkün… O da Özgür Doğan-Orhan Eskiköy’ün “İki Dil Bir Bavul”u (2008) ile Hüseyin Karabey’in “Gitmek”i (2008) ile hareketlenen, Anadolu merkezli ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği kaynaklı Kürt sineması… “Sesime Gel”, silah sakladıkları gerekçesiyle alıkonulan bir köyün erkeklerinin yaşadıklarına odaklanıyor. Bu çıkış noktasından silahları bulması şart koşulan kadınların çıktığı, hüzünlü ve gerçekçi yolculuğu dağlık bölgede, bozkılarda resmediliyor. Bir bakıma “Yol”un (1982), “Stromboli”nin (1950) doğa kullanımıyla tanımlanmış, pastoral görüntülerin, natüralizmin gerilimli hal aldığı bir sürecin üzerine gidiyor. Orada Karen’ın yaşadığı çıkışsızlık ve tedirginlik, burada yol boyunca canlanıp ‘özdeşleşme’ algısıyla sarılıyor. Kürt milliyetçiliğine doğru ilerliyor.

        ‘Dengbenj’lerle sarılan yürüyüşe bolca dağ görüntüsü, meleyen kuzu ve sempatik bölge insanları ekleniyor. “Sesime Gel”, sabit kamerayı gözlemci konumuna yerleştirip bir anlamda İran sinemasının yükselişindeki metotları, zaman-mekan ilişkisini ve ideolojik bakışı hatırlatıyor. Belki iyi-kötü ayrımı konusunda net bir tavrı olmasa, doğa görüntülerini belgesel niyetine ‘mekanik’ bir ruhla sarsmasa veya süresini kısa tutsa meselesiyle çarpıcı bir Kürt sineması gözlemi olabilirmiş. Ama bu haliyle bile programdaki birçok Kürt filminin üzerinde…

        AZINLIK HİKAYELERİNE YAPAY YAKLAŞMAK MODA MI?

        Kazım Öz’ün “Bir Varmış Bir Yokmuş”ta mevsim işçilerine mikrofonunu uzattığı, ama “Son Mevsim: Şavaklar”daki (2009) gibi “Kızılırmak Karakoyun” (1967) benzeri, şiir tadında bir kültürel estetik oturtamadığı net. Bütün iyi niyetine karşın, kamerayı gözlemci kılan, tarlada geçen ve gerçek insanların arasına sızan belgesel bir yere kadar tatminkar duruyor. Musa Anter’in yaşamına deneysel, video-arta yakın ve sembolik bir anlatıyla bakan “Asasız Musa”, ilginç… Kaybolan oğluna bir kazak ulaştırırken mahkum olan 77 yaşındaki “Ana” ise en fazla Flash TV ekranlarında tutarlı durabilir.

        Birinci bölümünde Süryani köyü Arnvert’i keşfe çıkarken, ikinci bölümünde Almanya’ya uzanan “Gittiler” ise sanki ‘minimalizm özentisi’ kokmasıyla süresinin mağduru. Anlamsız karelerden bir şeyler ararken ışık bulamamak ise sinemamızın en büyük hastalığını canlandırıyor. Film, hikaye kurgusuyla zekice oynayarak “Yağmurdan Önce”ye (“Before the Rain”, 1994) çevrilebilecek iki epizotlu anlatısını belki de ‘öyle olursa yarışmaya giremem’ düşüncesiyle reddediyor. Sinemaskop oranında ruhsuzluk rekoru kırıyor.

        HEYECAN VERİCİ İKİ İLK FİLM

        Bu bağlamda aslında “Kumun Tadı” ve “Deniz Seviyesi”nin iki yeni yüzle tanışmamızı sağlaması değerli. Zira Melisa Önel ve Esra Saydam-Nisan Dağ ikilisi, yüzde yüz Türk olmamakla suçlanabilir. Ama bana kalırsa Pelin Esmer gibi ‘hesaplı minimalizm’le samimiyet aşılayamayan isimlerin arttığı bir dönemde fazlasıyla ihtiyaç duyulan kadın yönetmenler…

        Birincisi, Karadeniz’de bir kömür tüccarı Ali için çalışan insan kaçakçısı Hamit’in karaya vurmuş yaşamına odaklanıyor. Philippe Grandrieux’ün öldürücü kamera kaydırmalarını içeren, kapkaranlık, ıssız, hiççi ve ışıksız 40 dakikalık girişiyle vahşi bir aşkın tanımını yapıyor. “Kumun Tadı”, ustalıklı sinematografisiyle adeta kömürü, isi yüzümüzde hissetmemizi sağlıyor. Karakterlerin peşine takılırken izleme planlarını ve kaydırmalı uzun planları, vinç veya steadicam katkısıyla kavrıyor. Senaryosal eksiklerine karşın atmosferi büyük oranda finale kadar taşıyıp, Fransız sanat filmlerinden yükselen havayı teneffüs ettiriyor. İlişkileri ele alma konusunda hiç ‘Türk’ kokmuyor.

        İkincisi “Deniz Seviyesi” ise Amerikan bağımsız sinemasının son 20 yılında Cassavetes destekli yaşam olanağı bulan karakter dramalarının Türkiye şubesi. Bizde çok başvurulmayan bu kaynaktaki doğal renkler, oyuncu yönetimi, omuz-el kamerası kullanımı ile yol alıyor. Bu hareketlenmeyi ise 26 yaşında, bir ABD’liyle evli ana karakter Damla’nın etrafında dolaşarak sahil bölgesine, Ayvalık’a uğrayarak tamamlıyor. Yasak ilişki, evlilik, hamilelik, geçmiş gibi kavramlar ışığında Türk-Amerikan kültürleri çakışıyor. Maggie Gyllenhaal ile bağdaştırılmış gibi duran hamile ve ayakları üzerinde duran kadın portresi çizen Damla Sönmez’in yetkinliği dikkat çekiyor.

        ÇOK YÖNLÜ SEÇKİNİN ÖDÜL DAĞILIMI NASIL OLACAK?

        Dünya prömiyeri sonrası ve vizyonda ele aldığım yarışmanın diğer iki halkası “Şarkı Söyleyen Kadınlar” ve “Silsile” ise, ‘farklı yaşayış tarzı oluşturan, tasavvuf yüklü kıyamet paranoyası’ ve ‘kenar mahallede geçen yasak ilişkili suç gerilimi’ gibi mantıklarla yol alıyor. Reha Erdem’in ve Ozan Açıktan’ın en zayıf filmlerini sunuyorlar.

        Filmlerin büyük bölümünde hatırı sayılır derecede dakika alan oyuncuların ana yapıya uyum sağlayamayıp, tip aşamasında kaldığı görülebiliyor. “Deniz Seviyesi”nin Jacob Fishel’i, “Ben O Değilim”in Maryam Zaree’si, “Silsile”nin İlker Kaleli’si örneklendirilebilir. Bunun yanında genelde sinemaskop oranının yavaş yavaş ana tercih olmaya dönüşmesi, bazen HD konusunda sıkıntı çekilmesi, Ahmet Rıfat Şungar’ın iki filmde oynamasına karşın iz bırakmaması da ayrı püf noktaları…

        Bana kalırsa farklı sınıfların, yasak ilişkilerin, azınlık sorunlarının, kültürel/ithal tür damarlarının, çekici coğrafi mekanların havada uçuştuğu çok yönlü seçkinin çıkarımı nasıl olur göreceğiz. Ama ‘En İyi Erkek Oyuncu’da Serkan Keskin, Ercan Kesal ve Timuçin Esen, ‘En İyi Kadın Oyuncu’da Damla Sönmez ve Vahide Perçin arasında bir çekişme var. ‘En İyi Görüntü Yönetimi’nde “Ayhan Hanım”, “Kumun Tadı” ile çarpışacak. ‘En İyi Kurgu’da ise “Ayhan Hanım” ve “Silsile” akla yatkın gözükenler.

        ULUSLARARASI YARIŞMADA “TAŞ BEBEK” VE “METALCİ” ALIRSA FENA OLMAZ

        Jürinin yabancı üyelerle doldurulmasıyla birlikte genelde evrensel kriterleri, bizim festival geleneklerinin üzerine taşıyan ödüller veriliyor İstanbul’da. Bu sene de “Ayhan Hanım” ve “İtirazım Var”ın sinemasal yetisi, “Kumun Tadı” ve “Deniz Seviyesi”nin ilk film enerjisi pas geçilmeyecektir. Azınlık meselesinde en öne çıkan iş “Sesime Gel” de bir şeyler alacaktır. Zaim’in üç Türk, iki yabancıdan oluşan jürisi ne yapacak merakla bekleniyor. Açıkçası bana ‘En İyi Film’ ödülü için “Sesime Gel” ile “Ayhan Hanım” arasında bir çekişme olacak gibi geliyor.

        Uluslararası yarışmada ise gönlüm “Taş Bebek” (“Papusza”, 2013) ve “Metalci”den (“Malmhaus”, 2013) yana. Ama çingene bir şairin yıllara yayılan biyografisini resim niyetine siyah-beyaz karelerle kavrayan “Taş Bebek”, yolda geçmesiyle akrabalık kurduğu “Çöldeki İzler”den (“Tracks”, 2013) de destek alabilir. Zira “Mutlu Yıllarımız” (“Anni Felici”, 2013) gerçek bir ‘festival ödülü alabilecek film’ olsa da Farhadi’yi pek tatmin edecek bir iş değil gibi gözüküyor.

        Kerem Akça’ya göre ödülleri alacaklar:

        En İyi Film: Sesime Gel

        En İyi Yönetmen: Levent Semerci (Ayhan Hanım)

        Jüri Özel Ödülü: Bir Varmış Bir Yokmuş

        En İyi Senaryo: Sesime Gel

        En İyi Erkek Oyuncu: Ercan Kesal (Ben O Değilim)

        En İyi Kadın Oyuncu: Vahide Perçin (Ayhan Hanım)

        En İyi Görüntü Yönetimi: Ayhan Hanım

        En İyi Kurgu: Silsile

        En İyi Özgün Müzik: Ayhan Hanım

        Seyfi Teoman En İyi İlk Film: Kumun Tadı

        Kerem Akça’ya göre ödülleri alması gerekenler:

        En İyi Film: Ayhan Hanım

        En İyi Yönetmen: Levent Semerci (Ayhan Hanım)

        Jüri Özel Ödülü: İtirazım Var

        En İyi Senaryo: Deniz Seviyesi

        En İyi Erkek Oyuncu: Serkan Keskin (İtirazım Var)

        En İyi Kadın Oyuncu: Damla Sönmez (Deniz Seviyesi)

        En İyi Görüntü Yönetimi: Kumun Tadı

        En İyi Kurgu: Ayhan Hanım

        En İyi Özgün Müzik: Deniz Seviyesi

        Seyfi Teoman En İyi İlk Film: Kumun Tadı

        Kerem Akça’ya göre ‘Ulusal Altın Lale Yarışması’ndaki filmlerin kalite sıralaması:

        1-Ayhan Hanım

        2-İtirazım Var

        3-Kumun Tadı

        4-Ben O Değilim

        5-Deniz Seviyesi

        6-Şarkı Söyleyen Kadınlar

        7-Bir Varmış Bir Yokmuş

        8-Sesime Gel

        9-Silsile

        10-Gittiler

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ