'Bensiz bir dünya düşünemiyorum'
Sizi deli mi dahi mi olduğuna bir türlü karar veremediğim, çağdaş sanatın en önemli isimlerinden biriyle tanıştırmak istiyorum: Haluk Akakçe. Kim bilir belki de uzaylıdır...
İZZET ÇAPA/HT PAZAR
Dünyada çağdaş sanatın en başarılı temsilcilerinden biri Haluk Akakçe. Yalnız sanatıyla değil, ünlü dostları ve ilginç giyimtarzıyla son dönemdemedyanın vazgeçilmez kahramanlarından biri. Söyleşide, zaman zaman bir Almodovar filminde bazen de bir Dali tablosunun içindeymiş gibi sürrealist anlar yaşadık.
Neden mi?
-Bazı kitaplar vardır ya yeni başlayanlar için sosyoloji gibi. Anlatsana yeni başlayanlar için Haluk Akakçe kimdir?
Bir dahi. Haluk Akakçe’yi o kadar çok seviyorum ki her gün Allah’ıma dua ediyorum, keşke bir tane ikiz kardeşim olsa diye. Ben Haluk Akakçe’siz yaşayamam. Bir tane daha benden olsa, birbirimizi sevsek, yardım etsek. Bensiz bir dünya düşünemiyorum.
-Biraz megaloman mıyız ?
Valla değiliz. Ama dünya bana kötü davranıyor. Bir tek ben beni seviyorum ve iyi davranıyorum. O yüzden hiç megalomanlıkla alakası yok. Herkes yargılıyor zaten beni; bir şapka giysem, bir payet parlasa yüzümün bir yerinde...
‘BANA ZENGİN P.Çİ DİYORLAR’
- Senin gibi bir adam bunları neden kafasına takıyor ki?
Yurtdışında olsa takmam. Ama ben buralıyım. Burada yardım için, eğitim kuruluşları için çabalarken Cihangir’de oturup, atkısını boynuna dolamış, hiçbir şey üretmeyen sanatçı kılıklı adamların bana çamur atmasından artık sıkıldım. Yok “Zengin p.çi” diyorlar, yok “Bilmem ne”.
- Öyle misin gerçekten?
Yok ya. Memur çocuğuyum. Ailem bin bir türlü fedakârlık yaptı eğitimim, yüksek lisansım için. Amaan neyse, boş ver!
- Peki insanlardan uzak kalmak için mi evde maymun beslemeler, köpekler falan?
Maymunum vardı, artık yok.
- Maymunsuz evde yaşanır mı yahu? Neden yok maymun?
Çünkü buranın kirasını yükseltmek istiyor ev sahibim. Bahane olarak da komşulardan şikâyet dilekçesi göndermişler. Burada maymunlar, atlar, tavus kuşları yaşıyormuş...
- Ne yalan söyleyeyim, biz de öyle duymuştuk.
Yahu görüyorsun işte, yok. 3 köpek 1 kedi var sadece. Kabul, 2 maymunum vardı. Ama bu olaylar yüzünden gönderdim. Evet, buraya bir Midilli geldi ama çekim içindi gitti. Çok acayip bir şey. Mal sahibim isterse Türkiye’nin 3’te 1’ini satın alabilecek güçte biri ama kirayı bin lira artırmak için sahte dilekçe gönderiyor.
- Kim bunlar?
Onlar kendini bilir. Bu insanlar, domuz derisini soyup duvara yapıştıran yakın bir arkadaşımın eserini 500 bin dolara alıp özel jetle buraya uçuruyor. O parayla 5 bin çocuk okula gider, ama hâlâ bin liranın peşindeler...
- Boş ver onları biraz çocukluğuna dönelim. O zaman yaptığın resimler de çok para edebilir. Saklıyor musun?
Ne saklaması. Bırak çizdiklerimi, çocukluğumda fotoğrafım bile çekilmedi benim.
- Neden ki?
Ne bileyim, herhalde ailemin daha önemli işleri vardı. Benimle kimse ilgilenmedi. Bir tane fotoğrafım var o da 7 yaşında çekilmiş, hepsi bu.
-Peki ailen seni böyle özgür bir ruh olarak mı yetiştirdi, yoksa sen yaşadığın baskılardan doğan özgür bir ruh musun?
Ailece alkoliğiz. O yüzden hepimiz özgür ruh olarak yetiştik ve öyle devam ediyoruz.
- Senin Musevi olduğun konuşuluyor, doğru mu bu?
Şimdi, şöyle ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Annemin ismi Mualla Sümerman’mış. Sonra ailesi isim değiştiriyor, Mualla Paker oluyor. Bu arada hep şaka yollu diyorum ki: “Anne, sen kesin Musevisin. Sümerman değil, Zimmerman.”
‘BABAM ANNEMİ SÜREKLİ DÖVERDİ’
- Valide Sultan’ın tepkisi ne?
Hafif bozularak “Yok öyle şey evladım” diyor. Ama bu arada New York’ta kendimi “half jewish” yani yarı Musevi olarak tanıtıyorum. Bir gün annem ehliyetini kaybetti, Ankara’dan nüfus kaydını istetti, gelen kâğıtta “gayrimüslim” yazıyor. “Hayatta olmaz böyle şey, senin başının altından çıktı bu” diyor, bağırınıyor annem.
- Nasıl olmuş peki?
Ne bileyim. Bildiğim, dinim teknik olarak Musevi benim.
- Peki ya baban?
Babam Selanik göç me ni, an - ne min is pat la na ma yan id di ası na gö re ise Se res Çin ge ne si.
- O Müslüman mı?
Baletti adam yaa.
- Balet... Balet... Balet... Error... Nasıl yani? Buradaki alakayı anlayamadım ya neyse. Japonya’ya apar topar gitme maceranı da bir anlatsana.
Babam maalesef çok saldırgan bir insandı. Annemi devamlı dövüyordu. 2-3 ayda bir kemiklerini kırardı. Bir gün okulda “Türkiye’ye en uzak yer neresi” diye sordum, öğretmen “Japonya” dedi.
- Nereden icap etti bu?
Annemi alıp kaçırmayı aklıma koymuşum. Bir sabah “Seni Japonya’ya kaçıracağım, kurtulacağız” diye mektup yazıp oda kapısının altından attım.
- Neden kapının altından atıyorsun ki?
Babam onu dövdükten sonra görmeyelim diye odaya kilitlerdi. Çocukluk işte, takmışım kafaya Japonya’yı.
- Ve bir gün sen...
Yeni bir proje üzerinde çalışıyorum, New York’a dönmem gerekiyor. Bir an canım uzaklara gitmek istedi. O ge ce he men bi le ti mi ayırt tım, ay nı an - da te sa dü fen te le viz yon da No mi - ya Ma ki ‘Tok yo Mon Amo ur’ u söy lü yor. Gö züm ona ta kıl dı.
- Cehaletime ver, kim o Nokima Maiye ?
Bi kere o Nokima Maiye değil, Nomiya Maki. Çok ünlü bir Japon şarkıcı. Ülkenin ikonu. O anda kafamda şimşek çaktı. New York’ta bir arkadaşımı aradım. Sony’nin CEO’sunu tanıyor. “Bana Nomiya ile bir randevu ayarla” dedim... Japonya’da birlikte 3 gün geçirdik. Değişim üzerine bir video enstalasyonu yapmaya karar verdik. Ocak’ta onun yeni albümü çıkıyor.
- Haydaa... Anneni kurtarırken nereye geldik. Neyse, peki nedir bu “Değişim” dediğin?
Bir proje. Kendini sadece tek kimliğe teslim etmeyen insanlar olacak. Nomiya’nın dışında kadınlardan biri Daphne Guinness, diğeri Grace Jones. ‘Cansev.
'İNSANLAR BENDEN UZAK DURSUN İSTİYORUM'
-Giysilerin, duruşun, hayat tarzın tamamen topluma aykırı. Bunu dikkat çekip popüler olmak için mi yapıyorsun?
Tam tersi. İnsanlar benden uzak dursun diye.
- Yani imajın, savunma mekanizman.
Bu benim saklanma şeklim aslında. Dış görünüşüm ne kadar dikkat çekerse insanlarla aramda o kadar mesafe oluyor. Hayatım atölyede geçiyor. 18 saat ayakta resim yapıyorum. Kafama bir şapka takıp sadece 10 dakika dışarı çıkıyorum.
- “İnsanlar beni bu 10 dakikayla değerlendiriyor” diyorsun. Ama bu kadar janjanlı giyinirsen olacak bunlar.
Varsın olsun. Her şey kendim için. İsteyen 18 saatimi, isteyen 10 dakikamı değerlendirsin.
- Peki ya eserlerin satılırken “Ah gitti yavrularım” diye üzülüyor musun?
Yok canım neden üzüleyim? “Bir an önce gelsin paralar” diye bakıyorum.
- Sen resmen paragöz adamın birisin.
Aksine, hatta eğer çok param varsa korkudan ölüyorum. Hemen paradan kurtulmam gerekiyor. Karl Lagerfeld’in söylediği gibi: “Zengin insanlar var, parası olan insanlar var.”
- Sen hangisisin?
Ben çok zenginim. Hayatımdan böyle memnunum ama kendime engel yaratmayı seviyorum.
- Ya aşacak bir engel yoksa önünde?
Engel yoksa yaratıyorum. Bilerek ve isteyerek zorlaştırıyorum kendime her şeyi. Doğamda var ne yapayım.
- Bütün bunlar starlığın ya da dahiliğin bir parçası mı?
Bunun ne starlıkla alakası var, ne dahilikle. Dedim ya doğamda var. Mesela gece uyumuyorum, gündüz uyuyorum. Adeta vampirim. İnsanlar tarafından yanlış anlaşılan bir hayat yaşıyorum. Ama bunu paylaşacağım kimse yok çevremde. Onun için “Keşke benden bir tane daha olsaydı” diyorum.
- Yani sana benzeyen birilerini bulamadığın için mi yalnızsın?
Bence paylaşımcı değilsin pek, ondan bu yalnızlık. Aslında evet, çoğu zaman kendimi hiç kimseyle paylaşamıyorum. Sanırım bu yüzden yalnızlığı seviyorum ve bir noktadan sonra mutlaka bir sınır çiziyorum.
- Peki ya arkadaşların?
Yakın olduğum çok az kişi var. Ruhum belirginleşmeye başladığında hemen oradan başka bir yere gitmem gerektiğine karar veriyorum.
-Bir dönem mimarlık da yapmışlığın var.
Evet, New York’ta bir mimarlık şirketinde çalışıyordum, sigara içmek yasaktı. Birkaç kere aşağı inip sigara içtim. Sigara içmek daha çok keyif verdi. İşi bırakıp sigaraya devam ettim. Çünkü oradaki işim yaratıcı değildi. Zaten artık ben bu dünyaya neden geldiğimi anladım.
- Bize de söylesen ya şunu, bir aydınlanma yaşasak milletçe.
İnanması zor ama İzzet, dünyayı değiştirecek bir fikrim var. Tekerleğin icadı gibi bir etkisi olacak. Ama bunu yapabilecek miyim diye hâlâ tereddütteyim.
- Ne duruyorsun, haydi patlat bombayı!
Şimdi patlatamam. Bıyık altından gülüp “Deli” diyebilirler. Ama unutmasınlar; onların bilmediği bir şeyi biliyorum ben. Ve bu büyük bir sır.
‘6. KATTAN DÜŞTÜM, ÖLMEDİM’
-Bu projenin yazılı bir kopyası var mı? Allah korusun, ya ölürsen!
Yok, yok, ben ölmeyeceğim.
-Hadi ya.
Öyle yani, ölmem ben. Miami’de 6. kattan düştüm, şeklim çimenlere çıktı resmen. “Ne oldu” diye kalktım. Motosiklet kazası geçirdim, otobüs çarptı yine hiçbir şey olmadı.
- Giydiğin kıyafetlerde seks ayırımı yapmıyorsun. Canın isterse kadın kıyafetlerini büyüttürüp giyiyorsun.
Bazı insanlar adamdır, bazıları kadın bazıları da Haluk.
-Yani Haluk başka bir şeydir.
Aynen öyle. Mesela en yakın arkadaşım şapkacı Philip Treacy ile Londra’da atölyelerimiz karşı karşıya. Ben hep onun şapkalarını takarım. Philip “Hiç anlamıyorum, 1.80’lik, Norveçli ince boyunlu, bir prenses için yapılmış şapka, nasıl olur da şişman, sakallı, kıllı, 1.70’lik adamda daha güzel duruyor” diye sorar...
- Cevap ne peki?
Çok basit. Cinsel ayrımcılık diye bir şey yok. Bak Muhteşem Yüzyıl’a. Adamların hepsi payetler içinde. Yüzükler, mücevherler. Kıyafet kıyafettir sonuçta.
'MUHTEŞEM YÜZYIL'DAKİ ERKEKLERİN HEPSİ PAYETLİ'
- “Giysilerin cinsiyeti yok” diyorsun.
Bak şu ceketime. Bunu Ümran giyse kadın kıyafeti mi olacak? Şunu söylemek istiyorum. Mücevher takmak ya da payetli ceket giymek bir adamı kadın yapamıyor. Pantolon giymek de bir kadını adam yapamıyor. Ama keşke yapabilse, o da ayrı. Kalıplara bağlı kalmayan insanları seviyorum, gerçek rock yıldızları onlar bence...
-Yani sen bir rock yıldızı mısın şimdi?
Rock yıldızı mıyım bilmiyorum ama gerçek bir rock yıldızı gibi yaşıyorum. Ben ve benim gibiler, toplumun kendilerini şekillendirmesine izin vermeyip toplumu şekillendiren insanlar.
‘Peri Bacaları’ndan Taksim’e balonla gittim’
- Özgürlüğüne gıpta etmiyor değilim. Mesela o şapkaları taktığın zaman ne hissediyorsun?
Ne hissettiğim, ne kadar tekila içtiğime bağlı. Bir gün, tekila seviyesi yüksekken Kadapokya’daki otelde pencereden çıktım. “Balonla beni Taksim’e götürür müsün” dedim.
- Hadi be, nasıl ya, geldi mi sahiden balon Taksim’e?
Geldi tabii. Balonu satın aldım, söndürdüm, depoda duruyor.
- İlginç bir adamsın. Takıntıların, batıl inançların var mı? Olmaz mı?
Paraların üzerindeki Atatürk’ler üst üste gelecek ve aynı yöne bakacak. Bir de o paralar 200, 100, 50 TL gibi büyükten küçüğe sıralı olacak; her yere sağ ayakla girilecek; geceleri ıslık çalınmayacak. Önlem olarak da sık sık kurşun döktürürüm.
-Bir de senin meşhur Miami projen var. Anlatsana biraz. (Ve Haluk anlatmaya başladı. Kesintisiz 25 dakika konuştu. Vallahi ne anladım ne deşifre edebildim. Tek anladığım, bu proje için 6 ay alkolü bıraktığı. Ama o konuşurken bilgiç bilgiç başımı sallamayı ihmal etmedim. Soluklandığı bir anda, fırsat bu fırsattır deyip konuyu değiştirdim. Söyleşinin başından beri yanımızda bulunan kadın koruması Ümran’a getirdim lafı.)
- Aslan gibi bir kadın koruman var. Ümran’la nasıl tanıştınız?
2 yıl önce Türkiye’ye gelmiştim. Programlara falan çıkıyorum. Tabii hep aynı sarhoşluk seviyesini koruduğum için yolda giderken...
‘GÜLER SABANCI’YI ÜMRAN’DAN KORUDUM’
- Dur tahmin edeyim; yolda giderken tehdit falan mı alıyorsun?
Yok canım. “Abi abi” diye satıcılar peşime düşüyor. “Hayır” diyemediğim için ne varsa alıyorum. Bir sabah bir uyandım, 18 seyyar piyango çarkı, 30 bin tane de piyango bileti almışım.
- 30 bin bilet mi?
En azından bir amorti çıkmıştır. Hiçbirine bakmadım ki. Ertesi gün hepsini boyadım sattım, ikramiyeden daha çok para kazandım.
- Neyse dur dağıtma yine, Ümran’ı konuşuyorduk.
Ha evet Ümran. Bir gün beni Dirim Art’ın sahibi Hazer aradı, bir davete çağırdı. “Evden çıkamam, çok içiyorum, sonra hiçbir şey hatırlamıyorum. Bana koruma gönder” dedim.
- Adam şaşırmıştır.
Şaşırdı tabii. Ama ısrarcıyım; “Charlie’nin Melekleri’nden Lucy Liu gibi, eski voleybolcu, uzun boylu olsun lütfen” diye tutturdum.
- Resmen sipariş veriyorsun.
Sonra da unuttum. Ertesi gün resepsiyondan aradılar “Koruma görevliniz” geldi diye. Zar zor hatırladım, aşağı indim, başımdan savacağım. Baktım kahverengi saçlı, lise üniforması gibi lacivert ceketli bir kız.
- Ümran mı?
“Eski Ümran” diyelim.
- O ne demek?
“Dün şaka yapmıştık kusura bakmayın” falan diye başımdan savmak istedim önce, ama kız öyle üzüldü ki kendimi kötü hissettim. Meğer milli voleybolcuymuş. “Bir hafta deneyelim” dedim. Hemen Beymen’den Ayten’i aradım.
-Neden? İlk onu mu dövecek?
Yok canım. Her gece dışarı çıkıyorum. Korumanın da prezantabl olması lazım.
-Beni baştan yarat durumu...
Aynen. Saçlarını sarıya boyadılar, tepeden tırnağa değiştirdiler. Akşama doğru aradı “Haluk Bey bana topuklu ayakkabı giydiriyorlar, koşmam gerekirse” dedi. “Nereye koşuyorsun, bir yere kaçmıyorum ki” dedim. O günden beri benimle, 3 bacak, birkaç da kol kırdı.
-Ben korkmaya başladım.
Ahahaha. Yahu Ümran’a Londra’da tanıştığım Paris Hilton’un korumalarını anlatmıştım. Tanımadığı kimseyi 60 santimden fazla yaklaştırmıyorlar Paris’in yanına diye. Neyse bir gece bir davete gidiyoruz.
- Galiba kader ağlarını örmeye başlıyor.
Hem de nasıl. O davette bir kadın arkadaşım yaklaştı yanıma, daha “Haluk’cuğum ne haber” demesine fırsat kalmadı, “Şak” diye Ümran yapıştı bileğine, sonra kadını havada gördüm. Kadıncağızın kolu kırılmış.
- Vay be. Kimmiş kadın?
Hatırlamıyorum ki. Birkaç gün sonra Şebnem Işık’ı gördüm. Kolu alçıda. “N’oldu” diye sordum. “Dalga geçiyorsun herhalde, tam sana ‘Merhaba’ diyordum ki bir kadın beni fırlatıp attı bir kenara’’ dedi.
- Hatırlamıyorsun yani?
Hatırlasam Ümran’a neden ihtiyacım olsun.
- Var mı başka kırık vakası?
Bir davette Güler Sabancı’yı gördüm. Baktım bana doğru yürüyor. “Hayııırr” diye ken di - mi or ta ya at tım. (Bu ara da bi zi din le yen Üm ran sö ze ka rı şı yor: “O ka dar da de ğil. Güler Hanım’ı tanıyorum” diyor.)
- Peki başka vukuatları var mı Ümran’ın?
2 kadın daha dövdükten sonra, en son Hazer’i halletti.
- Hazer. Hani Ümran’ı sana gönderen?
Ümran için fark etmez. Alayına gider. Bir gün Hazer geldi, hafif sarhoş. “Kaç zamandır bana iş vermiyorsun. 2 milyon dolara 3 Botero sattım. Senden de kırmızısı bol 10 tane 2’ye 2 tablo istiyorum. 500 binini şimdi vereceğim” dedi.
- Anında kontak atmıştır.
Atmaz mı, atar tabii. Hakarete bak. Adam kırmızısı bol 10 resim istiyor. Sanki pizza siparişi. Ümran’a “At şunu dışarı” dedim. “Doonkk” diye kafasına patlattı Hazer’in.
- Şaka değil mi bu?
Yok yaa. Ne şakası.
-Peki konuşuyor musunuz hâlâ?
Ben herkesle konuşurum. Onu bilmem.