Rotterdam'da keşif dolu günler
Kerem Akça, 43. Uluslararası Rotterdam Film Festivali'ni değerlendirdi
Kerem Akça / keremakca@haberturk.com
‘Keşif’lere alan açan programı, Altın Kaplan yarışması ve Hubert Bals Fonu ile bilinen bir festival… Uluslararası Rotterdam Film Festivali, 43. yılında da ufku geniş bir 11 günlük sinema coşkusu yaşattı. 22 Ocak-2 Şubat tarihleri arasında çok bilinmeyen yönetmenlerin yetkin işlerinin ve deneyci ilk filmlerin ağırlığıyla öne çıktı. Festival sayesinde tanınan isimlerin son başarıları “The Distance” ve “EDSA XXX”in yanı sıra “Viktoria”, “Arwad”, “Love Steaks” ve “My Blind Heart” da ‘ilk film becerisi’ konusunda takdiri hak eden eserlerdi. Etkinlikte Altın Kaplan Ödülü’nü üç film paylaşırken, bizim adımıza da iki önemli olay gerçekleşti.
Rotterdam Film Festivali, Cannes, Berlin, Venedik ve Toronto’nun ardından gelen ‘başaltı festivaller’den biri olmasının yanı sıra gerçek bir sinefil etkinliğidir. Tabiri caizse soğuk bir Avrupa kentinde düzenlenmesine karşın geriye ‘sımsıcak hisler’ bırakmasıyla bilinir. Geçen yıl da katıldığım etkinlik, programının geniş bir çerçeveye yayılmasıyla Hollanda’da bizim İstanbul Film Festivali’nin ülkemizdeki işlevine yakın bir görev üstlenmiştir. 250 civarındaki filmden oluşan seçkisiyle bir anlamda bu sene de heyecan yaşattı. Ama tek fark etrafta gösterilen, önemli yönetmenlerin filmlerinin, ödüllü eserlerin yanında ‘keşif’e alan açan yapıtların, olgun denemelerin de özellikle etkisini hissettirmesi…
VİZYON SAHİBİ, ORGANİZE BİR FESTİVAL
Bu da aşırılığın, cinsel içeriğin, tartışmalı temaların, deneyciliğin, cinsel kimlik arayışının, alternatif anlatı metotlarının, öteki tanımlarının ve sıra dışı karakterlerin hikayelerinin öne çıkmasına yol açar. Böylece ortaya bir vizyon çıkar. Bu sene 1944 doğumlu unutulmaya yüz tutmuş Danimarkalı yönetmen Nils Mamros’un toplu gösterimi bile bu konuda önemli bir hareketti. Hubert Bals Fonu’nun 25. yılına ayrılan özel bölüm de buna eklenebilir. Festival için esas hedef çok açılmadan kendi kriterlerine uygun filmlerin yer aldığı, ana yarışmalardaki ‘seri üretim’e dönüşen ‘geleneksel sanat sineması örnekleri’nin ise devre dışı bırakıldığı bir görüntü yaratmaktır. Denerken mayına basmak gayet normal karşılanabildiği gibi, klişe metotlarla ‘eli yüzü düzgün’ bir şeyler yapmak çok kabul edilmez. Dinamik, kıyıda köşede kalmış başaltı yönetmenler de bu sayede keşfedilir.
Bu duruşu benim gördüğüm en organize film festivali çatısı altında gerçekleştirmek kolay iş değil. Festival merkezinden basın/konuk olanaklarına kadar konuklarına kolaylıkta sınır tanımazken seyirci ilgisini de ayakta tutan bir etkinlik Rotterdam. Bu da uluslararası anlamda kalıcı olabilen bir ‘kış’ ve ‘keşif’ festivalini beraberinde getiriyor elbette. Tüm sinefillere kalplerinin güm güm attığı günler vaat ederek hem de!
GERÇEKÜSTÜCÜ BİR ANTİ-SOYGUN FİLMİ: “THE DISTANCE”
Filmlere geçince ise rahatlıkla “The Distance” (“La Distancia”, 2014) ve “EDSA XXX” (“EDSA XXX: Ganito Kami Noon, Ganito Pa Rin Kami Ngayon”, 2012) gibi uluslararası benliğini burada kabul ettirmiş yönetmenlerin eserleri festivale damga vurmuş gibi... “Finisterrae” ile 2011’de Altın Kaplan Ödülü’ne ulaşan İspanyol Sergio Caballero, bunlardan birincisinde gerçeküstücü bir anti-soygun filmine imza atıyor. Mesafe ya da uzaklığın peşine düşerek kapitalizmin açtığı araları kapatmaya çabalayan bir cüce çetesinin sıkıştırılmış mekandaki maceralarına odaklanıyor.
Sinemanın gördüğü en garip hayalet filmlerinden biri olarak yorumladığım “Finisterrae”nin ardından burada yönetmen, Rusça, Almanca, Çince gibi dillerde konuşan, telepatik güçleri olan karakterlerini ‘hiçlik’ ve ‘boşluk’ dolu bir evrene sokuyor. Stalin’e, Hitler’e kadar uzanan ‘bizi bu hale getiren modern dünya rejimleri’ eleştirisini harekete geçiriyor. Sinemaskop formatının bütün genişlik algısını kullanıp ıssız bir dağlık bölgede geçen eserin, incelikli zoom hareketlerinin ötesinde sabit kameranın keskinliğinden, cücelerin hiçbir şey anlaşılmayan söylenmelerinden ve eylemlerinden güç depoladığı kesin.
Caballero, bir kez daha içindeki Jodorowsky aşkını açığa çıkarıyor. “Even Dwarfes Started Small”u (“Auch Zwerge Haben Klein Angefangen”, 1970) Alejandro Jodorowsky’nin ötekileri kullanma algısı ve gerçeküstücü vizyonuyla yeniden yorumluyor. 83 dakikada harikalar yaratan, klasikleşme ihtimali olan bir işe, gelmiş geçmiş en tuhaf soygun filmine imza atıyor.
AYRIKSI, ÇILGIN, MELEZ VE GÖSTERİŞLİ BİR MÜZİKAL: “EDSA XXX”
Geçen yıl vampir sahte belgeseli (“Misericordia: The Last Mystery of Kristo Vampiro “, 2013) ile buraya konuk olan Filipinler’in Takashi Miike’si Khavn ise gerçek bir çılgınlıkla, camp gösteriyle, işitsel-görsel eşsizlikle seyirciyi selamladı. 1986’da diktatör Marcos’u devirmek için yaşanan ayaklanmalara ve 2001’de yaşanan EDSA Devrimi’ne bir ‘peki ya devrim uzun sürseydi?’ sorusuyla odaklanıyor. Adeta kıyamet sonrası bir atmosferde XXX gezegenine açılan insanoğlunun durumuna bakış atıyor. Khavn, farklı dil ve anlatı metotlarına biçimci bir ruh ve detaycı koreografi esasları ile yaklaşıyor. Kendisinin imza attığı çok yönlü, dinamik müzik skalası ise filme canlılık katıyor.
Kıyamet sonrası bilimkurgusu müzikali “EDSA XXX”, Miike’nin “Katakuriler’in Mutluluğu” (“Katakuri-ke no Kôfuku”, 2001), Suzuki’nin “Princess Raccoon” (“Operetta Tanuki Goten”, 2005) ve Bousman’ın “Repo! The Genetic Opera”sıyla (2008) akrabalık kurarken hiciv duygusu yüksek bir esere dönüşüyor. Tamamına yayılan fıçılama etkisini balık gözü objektifle yaratırken, yuvarlak kalan merceğin etrafındaki bizi sessiz döneme götüren ‘siyah’ izleri de unutmuyor. 1986’da geçen kısımların siyah-beyaz belgesel estetiğiyle çekilmesi ise ‘renklilik’in, ‘farkındalık yaratma’nın tuzu biberi oluyor.
Bir cümlede özetlemek gerekirse, ‘Mad Max’in çayırlarda şekillenen gelecek yorumu ile “Hedwig ve Kızgın Çıkıntısı”nın (“Hedwig and the Angry Inch”, 2001) ‘punk rock’ açılımını çarpıştırıp, Bollywood müzikallerinin gösterişiyle onaran bir yapıt karşımızdaki… Alt açı, üst açı, parlak renkler ve garip (çöp kutusu gibi) aksesuarlar/kıyafetler ile ilerleyen bir kitsch görüntü gösterisi aynı zamanda… “EDSA XXX”, hem siyasi hem hınzır Khavn’ın 2013 tarihli vampir sahte belgeselinden daha yetkin işinde, melezlik rekoru kıran, asla temposundan taviz vermeyen bir müzikale imza atmasını sağlıyor. Filipinler sinemasının geçmişinde ürünler vermiş bir türden beslenip, ancak yaşanarak deneyimlenebilecek ayrıksı bir miras bırakmasını sağlıyor.
İKİ TEMSİLCİMİZ VARDI
Ufak bir parantez açmak gerekirse, festivalde bizi ilgilendiren de iki gelişme yaşandığını söyleyebiliriz. 2006’da kısa filmi “Bir Damla Su” ile Cannes’da Cinéfondation bölümüne seçilen Deniz Gamze Ergüven’in ilk uzun metrajı “Mustang”, Global Film Initiative tarafından 10.000 avroluk bir yapım desteği aldı. Böylece, Cinemart’a katılan 25 proje arasında desteklenen beş film arasına girerek kalitesini ispatladı. Ayrıca Tayfun Pirselimoğlu’nun Roma Film Festivali’nde ‘En İyi Senaryo’ ödülü alan “Ben O Değilim”i de ‘Spectrum’ bölümünde gösterim olanağı buldu.
Ama Türkiye sineması açısından yakın zamanda Özcan Alper’in son filminin destek aldığı, Mahmut Fazıl Coşkun’un “Uzak İhtimal” (2009) ile büyük ödüle ulaştığı, 2012’de Orhan Eskiköy-Zeynel Doğan ikilisinin “Babamın Sesi” (2011), 2013’te Pelin Esmer’in “Gözetleme Kulesi” (2012) ile yarıştığı bir atmosferde böylesi bir rekabet oluşturamamak üzücüydü. Zira ödül alanların seviyesini de düşününce bu durum daha da batıyor.
KANADA’DA FARHADI ETKİSİ: “ARWAD”
Bu seneki Altın Kaplan yarışması seçkisinde Maya Vitkova’nın Bulgaristan’ın “Teneke Trampet”ine (“Die Blechtrommel”, 1979) imza attığı hiciv yüklü ilk filmi, en dikkat çekici işti. Ülkenin sosyalist rejimine iğneleyici bakışı ve komünizm çocuğu konusuna büyülü gerçekçi bir ambalaj giydirmesiyle değerliydi. Sinemaskop oranında her yanından farklı bir estetik kaygı fışkıran “Viktoria”, 150 dakikayı aşan süresindeki eklektik yapısıyla Romen Yeni Dalgası’nın işleyişine ‘bambaşka bir açılım’ getirdi. Hem Bulgar sineması hem de Doğu Avrupa sineması adına da kalıcılık aşıladı.
Dominique Chila-Samer Najari ikilisinin ilk filmi “Arwad” (2013) ise gerçek bir ‘umut vaat eden ilk film’di. Seküler ahlak, ölüm, dini ahlak, evlilik, yasak ilişki, kayıp gibi temalara kafa yorarken, zamanın beklenmedik bölgelerinden dört dilim seçmesiyle değer kazandı. Suriye ile Kanada arasında gidip gelen eserin, epizodik anlatıdaki başarılı değişim ivmesiyle öne çıktığı söylenebilir.
Bu da karakter yaratımı ve senaryo yazımıyla filmi doyuma ulaştırırken, orta plan ve doğal ışık kullanımı, ailelerin kayıplarına, hüzünlerine yardımcı olan bir çerçeve oluşturdu. “Macera”nın (“L’Avventura”, 1960) hikaye kurgusuyla bozulmuş, Asghar Farhadi’nin elinden geçirilmiş versiyonu böylece canlandı. Müslümanlık ile Hıristiyanlığın aile bağlarına yapılan yorumlar, ahlak anlayışı ve daha nicesi dingince masaya yatırılırken Suriye ile Kanada’nın kültür farklarına bakışı ‘yoğun felsefi katmanlar’la onarılıyordu.
JAPON VE HIRVAT TEMSİLLERİ TERS KÖŞE YAPMADI
“My Blind Heart” (“Mein Blindes Herz”, 2013) ise Marfan sendromundan mustarip bir ötekinin hikayesini Herzog’ün ilk döneminden beslenen siyah-beyaz ve karamsar bir dünya ile yorumluyordu. Gözlemciliği abartmayan eserin, huzursuzluk yaratan bireyin toplum dışına itilmiş kişilerle, ölüm ve aileyle bağ kurma becerisi için ‘olağanüstü’ demek mümkün.
Aslında yarışmada “Happily Ever After”, “Casa Grande”, “Anatomy of a Paper Clip” (“Yamamori Clip Koujo No Atari”) gibi eserler de ‘ilk işler’iyle bir gıdım heyecanlandıran yönetmenleri tanıttı. Bunlardan birincisi ve üçüncüsü Hırvat ve Japon sinemasının alışılmış ivmelerine, ‘özel hayatta iz bırakan savaş arka planı’ ve ‘hınzır estetik kaygı’ alışkanlığına tutunuyorlardı. Ortadaki ise ülkede alışık olmadığımız burjuvaziyi portrelemeye kayarak, fark yaratmaya çabaladı. Oyuncularının başarısızlığına karşın “Amerikan Güzeli”ne (“American Beauty”, 1999) benzer bir aile tablosu sunmayı bildi. Genel anlamda bu yıl Altın Kaplan yarışması seçkisinin zayıf olduğu bir gerçekti.
“CHERRY PIE” VE “PERFECT GARDEN” ES GEÇİLDİ
Bu bağlamda yarışmaya niye alınmadığını anlayamadığım Lorenz Merz imzalı İsviçre filmi “Cherry Pie” ve Mara Mattuschka-Chris Harring ikilisinin zihninden çıkan Avusturya filmi “Perfect Garden”ın anılması şart hale geliyor. Bunlardan ilki, hamile bir kadının ruh halini, psikolojik ve ruhsal bir yolculuk olarak tasarlayan, kurşuni ve gümüş renk paletinin tonlarını da buna ilave eden epizodik bir eser. Bu algıyı feminist bir inceleme adına planlarken, aslında sosyal gerçekçi sinemanın biraz uzağında bir yapı kuruyor. Merz, sinemaskop oranında, psikolojiyi de hikaye kurgusunu da doğru planlayıp, klişelere sapmadan merak uyandıran ve dramatik bir süreç yaratabiliyor.
İkincisi ise dans koreografileri ile erotizmi iç içe geçiren garip bir hayat kadını filmi, ütopik-ayrıksı bir bar yaşamı tanımı ya da modern bir genelev portresi sunuyor. Cinsellik eğiliminde bulununca yabancılaştıran, bir modern dans figürü sunan sıra dışı bir film haritası yaratıyor. Bunu yaparken ise araya ‘gangster hikayesi’ ve ‘bir bilimkurgu evrenine aitmiş gibi konuşan hayat kadınlarının yapay sözleri’ni eklemek filmi biraz yaralıyor. Ama öte yanadan iç çamaşırlarıyla ‘Perfect Garden’da dolaşırken, seks eğiliminden ziyade dans etme arzusuna kapılan karakterleri tatmak sinemasal haz veriyor. Kırmızının ağır bastığı renk filtresinden beslenen garip tepkiler ve lafların, dans ve seks ile kurduğu, Avustralya sinemasının serbestliğini akla getiren koreografi tesir ediyor. Alternatif bir ruh aşılıyor. “Perfect Garden”, ilerleyen yıllarda tozlu raflarda keşfedilecek bir kült filme dönüşebilir.
İLK FOGMA FİLMİ
Aslında bunların arkasına “Frontalwalle” (2011) ile sinemaya giren Jakob Laas’ın ikinci uzun metrajlı denemesi de yerleştirilebilirdi. Ama ilk Fogma filmi olarak bilinen “Love Steaks” (2013), yaz aylarında Münih Film Festivali’nde yarışıp ödüller aldıktan sonra Karlovy Vary Film Festivali’nde de gösterildiğinden böyle bir şey beklemek çok akıl karı değil. Daha ziyade üstlendiği ‘öncü’ konumla anılacak bir eser karşımızdaki.
“Love Steaks”, Potsdam-Babelsberg Üniversitesi’nin Berlin Okulu’yla rekabet girme adına şekillendirdiği entelektüel bir sinema akımın ilk filmi. Bir anlamda 95’te Danimarka’dan çıkan Dogma’ya alternatif oluşturmak için ‘kurallar özgürlüktür’ diyen bu oluşum, doğaçlama, sıçramalı kurgu, yabancılaşma üzerinden ilerleyen bir anti-aşk öyküsü sunuyor. Sadece iki profesyonel oyuncunun tek bir otele ısınmasının, diğer personellerin ise olup bitene eşlik etmesinin nasıl sonuçlar verebileceğini inceliyor. Senaryonun sadece omurgasının kurulmasıyla, diyalogsuz ve tez-anti-tez dönüşümü olmadan ne kadar ‘beklenmedik’ noktalara ulaşabileceği gözlemleniyor.
Yunan Yeni Dalgası’nın yeni bir lehçe arama algısını, Yorgos Lanthimos’un “Alps”inin (“Alpeis”, 2011) yapısını Dogma’nın gerçekliğiyle bitiştiren eserin, ana oyuncuları sete terli sokup, bunun ardına da ter, masaj yağı ve et kokusu yerleştirmesi bir ‘alternatif çıkış’. “Şölen” (“Festen”, 1998) gibi bir devrim olmasa da sinemaskop oranında HD döneminden bir saf gerçeklik algısı geliyor orası kesin. Bu riskler almayı, deney yapmayı seven coşkulu yaklaşımın ilk ayağına, ileride geri dönüp bakmak gerekebilir.
ROTTERDAM İŞLEVİNİ YERİNE GETİRDİ
Aslında çok bilinmese de burada yer almasına sevindiğim işler de vardı. Michel Cody—Amiel Courtin-Wilson imzalı bir empresyonist tablo kıvamında akan Kamboçyalı hayat kadını filmi “Ruin”, 1980’lerin duygusunu özgürlükçü hamleler, ayrıksı bir spor dalı ile kalıcı karakterlerle onaran “Ping Pong Summer”, siyah-beyaz, tam ekran, diyalogsuz, deneyci ve hızlı kurguyla çekilmiş kaykaycı başarı hikayesi “P3ND3D05”, korkuya hakim bir yönetmenin atmosfer becerisi gösteren vampir filmi “Darkness by Day” ve Meksika’da suçun konumuna dair minimalist, Dumont’vari eser “To Kill a Man” keyif verdi. Özellikle de henüz üçüncü filmine yeni gelmiş isimlerin tanınması veya iz bırakması adına bu seyirlikler değerliydi.
Rotterdam’ın tanıttığı ayrıksı başaltı yönetmenlerin de aslında böylesi bir ruhla temsili anlamlı. Bu sene de zaten bana kalırsa Maya Vitkova başta olmak üzere, belki ileride ‘auteur’e dönüşecek birçok ismi tanıdık. Cinsel kimlik, cinsel özgürlük, ötekilik gibi meseleleri kavrayan gizem aşılayan, cesur ve yetenekli yönetmenleri zihnimizde güncelleme şansı yakaladık.
Kerem Akça’ya göre Altın Kaplan yarışmasındaki filmlerin kalite sıralaması
1-Viktoria
2-Arwad
3-My Blind Heart (Mein Blindes Herz)
4-Happily Ever After
5-Casa Grande
6-Anatomy of a Paper Clip (Yamamori Clip Koujo No Atari)
7-Lose My Self (Vergiss Mein Ich)
8-Riocorrente
9-War Story
10-Something Must Break (Någonting Måste Gå Sönder)
11-Stella Cadente
12-Concrete Clouds (Pavang Rak)
13-Farewell to the Moon (Afscheid Van De Maan)
14-The Hope Factory (Kombinat Nadezhda)
15-Hang Gong-Ju
43. Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nin ödülleri
Altın Kaplan Ödülü: Anatomy of a Paper Clip, Hang Gong-Ju, Something Must Break
NETPAC Ödülü: 28
FIPRESCI Ödülü: The Songs of Rice (Pleng Kong Khao)
Big Screen Ödülü: Another Year (Yeshche Odin God)
KNF Ödülü: To Kill a Man
MovieZone Ödülü: Jacky in the Kingdom of Women (Ja