'Lucy'yi kim kurtaracak?
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
8 AĞUSTOS FİLMLERİ
Seyircisinin zekasını sınarken fazla mekanik duran bir bilimkurgu-aksiyonunu, başroldeki Scarlett Johansson ayaklandırabilir mi? Luc Besson’un alter egosu “Lucy”, “Nikita”nın modelinden yola çıkıp “Limit Yok”, “Tetikçi” ve “The Trip”in omurgalarını “2001: Uzay Yolu Macerası”nın önermeleriyle sarıyor. Ama bu alandaki eylemlerinde kendini sınırlayarak iyi çekilmiş sahneleri baltalaması ve evrim teorisiyle ilgili ilkokul birinci sınıf seviyesinde bir şeyler söylemek istemesi affedilir gibi değil. Besson, 90’ların sonunda değiştirdiği konumunun altını bir kez daha çiziyor: ‘Ben artık sanatçı veya yönetmen değilim, tüccarım’.
Beyazperdedeki ‘adrenaline meyilli, tehlikeli kadın’ tanımlarıyla mı yorumlasak, yoksa aksiyonu içeriye sızdıran bilimkurgu sinemasının gerekleriyle mi? Karar vermek kolay değil. Ama emin olduğumuz bir şey var, o da burada Luc Besson’un takıntılarını (başta kadın aksiyonu meselesi olmak üzere) ve 2000’lerdeki düşüşünü (bunu anlatmak için ‘Arthur’ serisi yeterli) en ‘ucuz’ haliyle hissettirirken, kendini çok ciddiye alan bir tür filmiyle yüzleştiğimiz gerçeği…
ÖYKÜ ÇOK TANIDIK
“Lucy” için sürükleyici, tempolu diyenler olacaktır. Aslında bütünden bağımsız olarak incelendiğinde kurgusu, görüntü yönetimi fena değil. Ancak Besson’un bunlara biçtiği görev tanımı öylesine bayağı duruyor ki hiçbir şeye anlam veremiyoruz. Bir tarafından Scarlett Johansson için, Anne Parillaud (Nikita) mu, yoksa Milla Jovovich (Jeanne D’Arc, Leeloo) mi sorusu canlanırken, aslında “Limit Yok” (“Limitless”, 2011), “Tetikçi” (“Crank”, 2006) ve “İhtiyar Delikanlı”yı (“Oldeuboi”, 2004) net kaynaklar olarak belirleyen bir eser önümüzdeki. Yani yönetmen hiçbir şeyden geri kalmamış! Choi Min-Sik’in varlığı ve mekanlar üçüncüsünü akla getirirken, beynin yüzde 100’ünü kullandırtıp ‘süper güç’ yükleyen mucize hapın tanımı ilkine, yol açtığı ‘koşuşturmaca senaryosu’ ikincisine uğramamızı sağlıyor.
İsmine bakarsak (Lucy) ana karakterin yönetmenin ‘kadın alter egosu’ ya da ‘röntgenlemek istediği kadın’ olarak konumlanması ise ayrı bir parantez... Bu sayede Besson’un belki ‘otantik bir uyuşturucu’ ile kendinden geçtiği, Uzakdoğulu gangsterleri peşine taktığı ya da birileri tarafından tufaya getirildiği iddia edilebilir. En iyi ihtimalle, böylesi bir durumda, zihinsel, telekinetik güçlerin, zamanda yolculuk etme yetisinin hayalini kurması sanki… Ancak buradan da bir yere varamıyoruz. Zaten başlı başına eski Hollywood ırkçılığı var bu tabanda da…
‘CYBORG’ YATAKTAN ‘SİYAH GELİNLİKLİ KADIN’ OLARAK KALKMIŞ
Temelde “Lucy”, ‘sanal gerçeklik’ gereklerini yerine getirirse de ‘acid bilimkurgu’ olarak adlandırılabilecek bir eser. Türde popülerleşen her şeyden bir gıdım alarak cazibeli ve demode durmayan bir ambalaja sahip. Ama 80’li, 90’lı ve 2000’li yıllarda bolca gördüğümüz, ‘Terminatör’ sonrası artan ve aksiyonu köklerken dramatik yapıyı unutan tür filmi örneklerinden biri gibi…
“Babil M.S.” (“Babylon A.D.”, 2008), “Cyborg” (1989), “İkili Takım” (“Double Team”, 1991) gibi kaslı kahramanlardan (Jean-Claude Van Damme, Vin Diesel) iş bitirmesini bekleyen eserlerin ‘kadın’lı versiyonu, sanki yataktan “Siyah Gelinlik”in (“La Marié était Noir”, 1968) ‘siyah gelinlikli kadın’ı olarak kalkmış. “Nikita”nın (“La Femme Nikita”, 1990), aksiyon sinemasında öldürücü merkezi kadın motivasyonu için üstlendiği sorumluluk açığa çıkıyor böylece...
KARTON FELSEFE BESSON’A HİÇ YAKIŞMIYOR
Oradaki gibi burada da bir ‘erkek eli’, komaya giren seksi kadına uzanıyor. Freeman; bilim adamı, fikir babası, mitolojik Tanrı ya da profesör olarak canlanınca her derde deva oluyor mu? ‘Spoiler’ vermeyelim… Ama bir bakıma Roger Corman’ın “The Trip”inin (1967) bilimkurgu versiyonu, içerisine tıkıştırılmış manasız ‘evrim teorisi’ önermeleriyle yol alıyor.
Açılış sekansından itibaren ‘Maymunlar Cehennemi’ (‘Planet of the Apes’) parodisi gibi duran, asla inanmadığımız humanoid maymun imgesinden tutun Discovery Channel ve National Geographic belgesellerinden kopyalanmış onca hayvana kadar hiçbir şey, “2001: Uzay Yolu Macerası”nın (“2001: A Space Odyssey”, 1968) felsefi saygınlığının yakınından geçmiyor. Aksine çok söz söylemek isteyen B sınıfı eserlerin gülünç durumunu hatırlatıyor. Kubrick, mezarında ters dönmüş müdür bilemeyiz. Ama böylece karton ırkçılığın üzerine, orantısız bir felsefe de ekleniyor.
BASİT BİR ‘MATRIX’ SONRASI BİLİMKURGUSU
Filmin 90 dakikaya sıkıştırılması seyirci için avantaj. Ama kaçma-kovalamaca sahnelerinin sanki görkeminin baltalandığını, ahenginin bozulduğunu, zoraki olarak kesildiğini düşünüyorsunuz. Besson, görsel açıdan da filme inanmamış. Girizgahta Mozart’ın ‘Requiem Aeternam’ının girmesi, hızlı çekimle yürüyen bir video klip bozmasına destek oluyor sanki. Besteci Eric Serra’nın ilk döneminden bu yana Besson’la uyumlu çalışmasında bir sıkıntı yok.
Johansson’un güzelliği yapay bir sarı saç ile bozuluyor. Sanki silikonları aldırması ve vücudunu sergilememek için uğraşması filme zarar veriyor. İşin feminist tarafı ise hiç umurunuzda olmuyor. Besson, vahşi ve zarif kadın suçlular yaratma peşinde. Burada da beyninin kontrolünü yavaş yavaş kaybeden bir tiplemenin izinde bir ‘acid bilimkurgu aksiyonu’nun yamacında alıyoruz soluğu. Ama basit bir sanal gerçekçilik bilimkurgusu egzersizi peşimizi bırakmıyor. Sürekli başka bir yerde uyanmak bir tutarlılığa oturmuyor. “Matrix” (“The Matrix”, 1999) sonrası sömürüye dönüşen hamleleri akla getiriyor. Etraftaki ‘bilgisayar içi tasarımlar’ inandırıcı durmuyor. Morpheus’u arayışa çıkıyoruz bir süre sonra…
SANAT ADAMIYKEN TÜCCAR OLMAK
Araya giren basit doğa, evrim teorisi belgeseli parçaları, “Belalı Tanık” (“Malavita”, 2013) dışında 2000’lerdeki Besson filmlerinin kendini ciddiye alma hatasıyla yaralandığını anlatıyor. 49 milyon dolarlık bütçeyle paraya para demeyen yönetmen, “Lucy”yi bir seriye dönüştürebilir. Ama 90’ların sonunda EuropaCorp’u kurmasıyla birlikte kendini ‘tüccar’ olarak bulduğunu kimse inkar edemez.
Daha net söylemek gerekirse burada olgunluğa erişen hikaye anlatıcısı Besson’un münferit kamera hareketleriyle dahi iş bitirebilen diyalogsuz ve siyah-beyaz kıyamet sonrası filmi başyapıtı “Son Savaş”ı (“Le Dernier Combat”, 1983) mumla arıyoruz. Yönetmen, artık eski kıvraklığını kaybetmiş, ‘bir kare para için, bir kare sinema için’ gibi tuhaf bir zihin yapısına açılıp ermiş. 90 dakikayı buna göre belirlemiş. Becerikli uzay operası filmi “5. Güç” (“The Fifth Element”, 1997) ile benzer karşılaştırmalar yapılabilir.
‘Bilirkişi’ Morgan Freeman’ın bulduğu teoriler ise hiçbir mantığa oturmuyor. Yönetmenin bu konuda araştırma yaptığını söylemesi, çok dahiyane bir beyin yıkama seansıyla, belki terapist-hasta ilişkisi filmi “Trans” (“Trance”, 2013) gibi olsaydı mantıklı bir yere oturabilirdi. “Lucy”, tür müptelası Besson’un üç bilimkurgu filminin en zayıfı olarak anılacak ilerleyen yıllarda.
FİLMİN NOTU: 3.9
Künye:
Lucy
Yönetmen: Luc Besson
Oyuncular: Scarlett Johansson, Morgan Freeman, Choi Min-Sik, Analeigh Tipton, Amr Waked
Süre: 90 dk.
Yapım yılı: 2014
İLGİNÇ VE SIRA DIŞI BİR CANLANDIRMA BELGESELİ
20 milyon dolarlık bütçesiyle dikkat çeken “Kayıp Karıncalar Vadisi”, “Çayırın Sakinleri” ile “Karınca Z” arasında ‘diyalogsuz bir köprü’ kuruyor. Bunu da bir ‘canlandırma belgeseli’ adı altında planlarken, ‘live-action’ ve ‘animasyon’ bölümleri üzerine ayrı bir işçilikle çalışıp, yeni ve çevreci bir gelenek yaratıyor.
2006’da başlayan ‘Minuscule’ (‘Minuscule: La Vie Privée des Insectes’), doğaya böceklerin gözünden odaklanmıştı. Hélène Giraud-Thomas Szabo ikilisinin altı dakikalık kısa video animasyonları küçük yaştaki çocukları hedef almıştı. Burada ise bunların ‘karıncalar’ odaklı uzun metraj versiyonu karşımıza çıkıyor.
DOĞA BELGESELİ İLE BİLGİSAYAR ANİMASYONU İÇ İÇE
Diyalogsuz serüven, “Çayırın Sakinleri” (“Microcosmos”, 1996) ile “Karınca Z”yi (“Antz”, 1998) iç içe geçiren bir omurga kullanıyor. Birincisinde Claude Nuridsanny-Maurice Perennau ikilisinin, mikro kameralarla böceklerin etrafını sarıp ‘içeriden çayır hayatına bakış’ arzusu canlanıyordu. Bunun doğal ve çekici gözlemi bugünlerde de belgesel dünyasında iz bıraktı. İkincisi ise ilk bilgisayar animasyonlarından birinde DreamWorks Animation’ın medar-ı iftiharı olmuştu.
İşçi bir karıncanın, arılar ve böcekler geçen evrenine, yerin altına, pis, çamurlu, kumlu dünyaya bakıyordu. Burada ise iki yönetmen, aslında bir ‘canlandırma belgeseli’ ile çıkageliyor. Belki “Beşir’le Vals”de (“Vals Im Bashir”, 2008) Ari Folman’ın denediği, Lübnan Savaşı’ndan röportajlarla ve unutulan hatıralarla sardığı yapının bir benzerini kullanıyor. Ancak sadece bu oluşum açısından… Animasyon tekniği konusunda herhangi bir akrabalık yok.
Öncelikle ormanın derinliklerine kuşbakışı giriyoruz. Ardından piknik yapan bir çiftin arasından çıkan uğurböceklerinin uçuşması, karıncaları da meseleye dahil ediyor. Aslında mizansen açısından daha dostane bir anlayış varken, destansı bir film misali savaş sekansları kırmızı ve siyah karınca türleri arasında canlanıp arka planı heyecanlandırıyor. ‘Yüzüklerin Efendisi’ (‘The Lord of the Rings’) veya ‘Yıldız Savaşları’nın (‘Star Wars’) kanlı çarpışmaları diyalogsuz ve minyatür bir anlam arıyor.
BİR GELENEK YARATACAKTIR
Bunların paralel kurgu ile birbirine iliştirilmesi, uğurböcekleri ile karıncaları ayırıyor. Müzik ve doğa sesleri yanımıza kar kalıyor. Uçan böcek çeşitleri görünce süzülen kameranın tabiat ananın kalbine odaklanması ilginç duruyor. Yönetmenler de bunun için uğraşmış. 89 dakikada diyalogsuz, görüntülerle derdini anlatan, bilgisayar animasyonu modellemeleriyle dikkat çeken bir anlayış yaratmış.
Görünce belki Çek Jiri Trnka’nın öncü kukla animasyonlarıyla ‘fark yaratma’ arzusunu bildiğimiz Orta Avrupa animasyonları akla geliyor. Aynı yıl içinde çekilen DreamWorks animasyonu “Doğal Kahramanlar” (“Epic”, 2013) ile akrabalık gözlerden kaçmıyor. Ama elbette ilk seferlik altı dakikadan 90’a çekme konusunda sıkıntılar var. Bu da “Kayıp Karınca Vadisi”ni (“Minuscule: La Vallée Des Fourmis Perdues”, 2013) müthiş bir ambalajla sunsa da üzerinde uğraşılması gereken bir yapıyla uğurlamamızı sağlıyor. Fakat yeni bir şeyin oluşturulduğuna dair ikna olup, bunun içindeki Orta Avrupa çizgileri ile Fransız belgeselciliğini idrak edebiliyoruz.
FİLMİN NOTU: 6.5
Künye:
Kayıp Karıncalar Vadisi (Minuscule: La Vallée Des Fourmis Perdues)
Yönetmen: Hélène Giraud, Thomas Szabo
Süre: 89 dk.
Yapım yılı: 2013
BU KEZ ZIPLATIYOR!
Aceleye getirilmiş, sorunlu ve çiğ ilk filmiyle zihnimizde kötü izler bırakan “21 Jump Street” ya da “Liseli Polisler”, ikinci halkasında zaaflarından arınarak geliyor. Hill-Tatum ikilisinden daha iyi yararlanılması, ‘çapkınlık’ ve ‘eşcinsellik’ kriterlerini dolduran esprilerin tam zamanlı eğlence sözü vermesi sevindirici. Böylece gençlik polisiye-komedisi, ‘iki kafadar filmi’ ceketiyle bu kez hedefine ulaşıyor.
Sinemada “Cehennem Silahı” (“Lethal Weapon”, 1987), “Çılgın İkili” (“Bad Boys”, 1995), “Bitirim İkili” (“Rush Hour”, 1998) gibi seriye dönüşen eserlerle bildiğimiz ‘polisiye-komedi’ eğilimli ‘iki kafadar filmi’ni, gençlik filminin içine sokan “Liseli Polisler” (“21 Jump Street”, 2012) ABD’de kısa sürede fenomen oldu. 1987-1991 arasının sevilen TV dizisinin ilk uyarlaması 138 milyon dolarlık bir hasılata ulaşırken, ikincisi an itibarıyla 200 milyon dolara dayandı. Bu da aslında 40-50 milyon dolarlık bütçelerin dörde katlanması anlamına geliyor. Columbia Pictures da zaten bunun etrafını bir ticari ağla örmeye başladı.
UFAK TEFEK DEĞİŞİKLİKLER YARAMIŞ
Açıkçası 2012 tarihli ilk filmden tek fark Amber Stevens, Jillian Bell ve Peter Stormare’in varlıkları… Ama arka plana bakınca Keith Brachman-David Rennie ikilisinin kurguda hassasiyet adına ekip stratejisi geliştirmesi önemli. Bunun yanında Oren Uziel ve Rodney Rothman’ın Michael Bacall’a ‘senaryo’ katkısı vermesi, Jonah Hill’in bu konumdan eliğini eteğini çekmesi fark yaratmış. Apatow geleneğinden diyalog esprilerinin tutmadığı, serinin zemininde ‘aksiyon’un ve ‘asosyallik’in unutulmaması gereği açığa çıkmış.
İlk filmde devamlılık hataları başta olmak üzere, aksiyon sahneleri ile çiğ espriler arasında bir ‘ahenk’ olmadığını görmüştük. ‘En ezik çocuk’ ile ‘en popüler çocuk’un birleşmesi adına yapılan hamleler, hiç de zeki durmamıştı. Burada ise teşkilatın yıkılmasının ardından ‘21 Jump Street’, yeni bir binaya, karşı kaldırımdaki ’22 Jump Street’e taşınıyor.
‘Zıplama sokağı’ imalı iken şef Dickson’ı canlandıran Ice Cube ile zamanla yan rollerin unutulmaz oyuncusuna dönüşeceğe benzeyen Rob Riggle müthişler. Cube’un korumacı baba kimliğiyle kızının yaptıklarını sorgulama sebepleri bir tarafa, Riggle’ın ruh verdiği eşcinsel mahkum tiplemesi de hatırlanacak.
TÜM İKİLİLERDEN DAHA İLERİ GİDİYOR
Eşcinsellik ve cinsellikle ilgili espriler “Liseli Polisler 2”nin (“22 Jump Street”, 2014) ana katmanını oluştururken, kurgucuların katkısıyla ‘skeç üzerine skeç’ mantığına bir enerji gelmiş. Elbette bunun sinemasal anlamda eleştirilmeye açık olduğunu söylemeliyiz. Ama siyahi kızı yatağa atma meselesinden, onun oda arkadaşıyla girilen diyalogdan durum yaratmaya kadar her şey hesaplanmış. Partici gençlerin büyük halleri, bir X kuşağı temsili olarak ‘haylazlık’ anlamına geliyor.
Phil Lord-Chris Miller ikilisinin “Lego Filmi” (“The Lego Movie”, 2014) mucizesiyle aynı yıl çektikleri eserde biraz tecrübelendikleri de net. Bu da iyi yazılmış diyalogların, saçmalıklardan çıkan ve sınır tanımayan ‘tuvalet komedisi’ ile mücadelesini anlamlandırıyor. ‘Polisiye-komedi’ geleneğini ‘belden aşağı espriler’le donatıyor. Film, Murphy-Nolte, Gibson-Glover, Smith-Lawrence, Chan-Tucker gibi örneklerden daha ileri gidiyor.
LİSEDEKİ KONUMLAR YER DEĞİŞTİRİYOR
‘Gençlik komedisi’, ‘gizli polis operasyonu’ namına değer kazanıyor. Kızlar yurduna giren çocuk misali büyümüş de küçülmüş Jonah Hill kahkaha makinesine dönüşüyor. Tatum’un eşcinselliğini, biseksüelliğini itiraf etmesine interneti mizaha sokma kıvraklığı da ekleniyor. Sarışın erkek metresle sesli ve görsel espriler iyi işliyor. Popüler çocuğun büyüyünce eşcinsel olması, ezik çocuğun ise buna paralel olarak bütün kızları götürebilmesine ne diyebiliriz ki?
Meraklısı için eklemekte fayda var… Kapanış jeneriği sonrasına denk gelen sürpriz silinmiş sahne ve öncesindeki olası devam filmlerinin yaratıcı teaser’ları en az film kadar eğlenceli. Bu sayede sinema zevki katlanacaktır.
FİLMİN NOTU: 4.8
Künye:
Liseli Polisler 2 (22 Jump Street)
Yönetmen: Phil Lord, Chris Miller
Oyuncular: Jonah Hill, Channing Tatum, Ice Cube, Amber Stevens, Queen Latifah, Peter Stormare
Süre: 112 dk.
Yapım yılı: 2014
HİÇ İNGİLİZ EŞCİNSEL FİLMİ GÖRMESEK…
Sanki Cassavetes döneminde çekilmiş, İngiliz kitchen sink gerçekliği yüklü bir eşcinsel aşk/ilişki filmi… Ama aradan sayısız öncü eser, yönetmen geçtiğinden bu konuda “Hafta Sonu” için olumlu şeyler söyleyemiyoruz. Haigh de bireysel arşivi için çektiği eserde, kendi kendini tatmin etmekle kalıyor. Sanki 1978 tarihli “Gece Kuşları”nın sansürlü versiyonuna imza atıyor.
İngiliz eşcinsel sinemasını keşfe çıktığımızda çok fazla seçenekle sarılırız. Bir taraftan Stephen Frears’ın Thatcher dönemi filmleri “Benim Güzel Çamaşırhanem” (“My Beautiful Laundrette”, 1985) ve “Kulağımı Dik” (“Prick Up Your Ears”, 1987), bir taraftan Basil Dearden-Dirk Bogarde birlikteliği “Victim” (1964), bir taraftan deneyci Derek Jarman’ın softcore pornoya teğet geçmesi derken liste uzar. Ama son dönemden daha fazla örnek verebiliriz. Andrew Haigh de burada adım attığı alanla zaten büyük risk almış.
‘GECE KUŞLARI’NIN 35 YIL SONRA GELEN SANSÜRLÜ VERSİYONU GİBİ
‘Kitchen sink gerçekliği’ üzerinden bir yapı kurmayı tercih etmiş. Ailesinin yanında tercihini saklayıp, soluğu eşcinsel barlarında alan Russell (Tom Cullen) biraz çekingen. Ama arayış içinde, bir cinsel delik peşinde. Bulduğu Chris New ise daha azgın ve lakayt. Ama film, 70’lerde disko kültürünü yansıtan Ron Peck’in kült “Gece Kuşları” (“Nighthawks”, 1978) ile akraba. Hatta onun 35 sene gerisinden gelip ‘sansürlü’ duruyor. Büyük oranda da gerçekçi ambalajıyla o etmene tutunuyor.
Açık seçik denilen seks sahneleri Fassbinder’e, Jarman’a, hatta 90’lar sonrası eşcinsel sinemanın cesur örneklerine göre bir hayli zayıf. Sözgelimi “Querelle”in (1982), tutku ve cinselliği estetikle kavrama büyüleyiciliği elbette yok. Aksine doğal ve dokunaklı bir aşk hedefleniyor. Şatafatsız, dikkat çekmeyen ışıkla alınan, sıçramalı kurgunun ve gözlemci kameranın hakim olduğu doku, ‘hafta sonu’ ile de biten ‘ilişki günleri’nin üzerine gidiyor. Bu süreç İngiliz Yeni Dalgası usulü denebilecek bir zaman dilimi yaratıyor.
BU ALANDA GERİLLA SİNEMACILIĞI 70’LERDE KALDI
“Manzaralı Oda” (“A Room with a View”, 1985), “Sevişme Günleri” (“Saturday Night and Sunday Morning”, 1960), “Aşk Engel Tanımaz” (“Notting Hill”, 1999) göndermeleri nasıl algılanır bilinmez. Ama Haigh, ucuza mal ettiği “Yunan Pete”den (“Greek Pete”, 2009) sonra ikinci filminde de eşeği sağlam kazığa bağlamamış. Mumblecore’a yakın, puslu havadan ve donuk renklerden güç alan görsel yapı, “Sevgilinin Ardından”da (“Lilting”, 2014) yeteneksizliğine tanıklık ettiğimiz görüntü yönetmeni Ursula Pontikos’un kolaycılığıyla perdeye yansıyor. Haigh kurguyu kendi yapmış, sanki 20.000 dolara her şeyi halletmiş.
Ancak eşcinsel sinemada gerilla sinemacılığı 60’larda, 70’lerde kaldı. O dönemin özgürlük arayışı, çıkarımları, atmosferi, siyasi havası çok farklıydı. Paul Morrissey gibi isimler Andy Warhol desteğiyle bu yapıda işler kotarabiliyorlardı. Şimdilerde aradan “Benim Güzel Çamaşırhanem”, “Sebastiane” (1976), “Yaşamın Dibi” (“The Living End”, 1992), “Benim Güzel Idaho’m” (“My Own Private Idaho”, 1991) ve hatta “Brokeback Dağı” (“Brokeback Mountain”, 2005) gibi sayısız başyapıt geçmişken bu nasıl bir bakış açısı? Çözmek zor.
Haigh, bir yere kadar samimi bir çift yaratıyor ama 70 dakikalık filmi zorla 97 dakikaya çekiştirerek de sancılı seyir sürecine yol açıyor. Tek gecelik ilişkinin ardından başlayan trajik aşk satmıyor, satamıyor. “Hafta Sonu”, Ira Sachs’in “Işık Açık Kalsın”ı (“Keep the Lights On”, 2012) ile birlikte 2010’ların en şişirilen eşcinsel ilişki/aşk filmi şüphesiz. İngilizce ana dil ya da lobisi, bu konuda en önemli etken.
FİLMİN NOTU: 4
Künye:
Hafta Sonu
Yönetmen: Andrew Haigh
Oyuncular: Tom Cullen, Chris New, Jonathan Race
Süre: 97 dk.
Yapım yılı: 2011
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Anormal Aktivite 2 (A Haunted House 2): 3
Arınma Gecesi: Anarşi (The Purge: Anarchy): 3.4
Attila Marcel: 4.2
Ayin (The Sacrament): 6.7
Aynı Yıldızın Altında (The Fault in Our Stars): 3.5
Barcelona’da Bir Yaz Gecesi: 2.9
Bela (Borgman): 7.5
Bir Don Juan Öldürmek: 2.2
Cin (Jinn): 6
Çöldeki İzler (Tracks): 4
Dehşet Kasabası (Aux Yeux Des Vivants / Among the Living): 5.5
Galaksinin Koruyucuları (Guardians of the Galaxy): 7.6
Geçmişin İzleri (The Railway Man): 3.9
Göz (Oculus): 1.9
Hayalet (Phantom): 1.4
Hayatımın En Kötü Gecesi (Walk of Shame): 5.1
Herkül: Özgürlük Savaşçısı (Hercules): 2
Hızlı ve Korkusuz (Vehicle 19): 6
İlk Görüşte Aşk (Une Rencontre): 5.4
İtalya Tatili (Walking on Sunshine): 6.1
İnce Buz, Kara Kömür (Black Coal, Thin Ice): 4
Kan Bağları (Blood Ties): 5.5
Karışık Aile (Blended): 5.4
Keşke Burada Olsam (Wish I Was Here): 5.7
Kış Uykusu: 4.5
Locke: 6.5
Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti (Dawn of the Planet of the Apes): 5.5
Meleklerin Mucizesi: 2.8
Motel (The Bag Man): 3
Muska: 2.7
Öteki (The Double): 9.3
Paris’te Bir Hafta Sonu (Le Week-End): 5.4
Pislik (Filth): 4.5
Sinyal (The Signal): 5.5
Takip (The Rover): 6.5
Tom Çiftlikte (Tom a la Ferme / Tom at the Farm): 3.3
Toprağa Uzanan Eller: 3.1
Transformers: Kayıp Çağ (Transformers: Age of Extinction): 5.5
Uçuş 7500 (7500): 5.5
Vecide (Wadjda): 4
Yetenek Avcısı (Million Dollar Arm): 4.5
Zamanda Yolculuk (Saving Santa): 1
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.