Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Cumhuriyet’i nasıl anlamalı? Bu soruya bugüne dek birçok farklı cevap verildi: Klasik okul, Cumhuriyet’i bir modernleşme kurgusu üzerinden anlattı. 1970’lerde güç kazanan revizyonist okul, tarihe alttan gelen toplumsal grupların ekonomik, sosyal mücadeleleri perspektifinden baktı. 90’lara gelince, Cumhuriyet’te ve Osmanlı’da devlet tarafından marjinalleştirilmiş ya da kendilerini öyle gören grupların hikâyeleri öne çıkmaya başladı. Dikkate değer bir diğer gelişme ise, 90’lı yıllarda, Soğuk Savaş’ın bitmesiyle Osmanlı geçmişine duyulan ilginin artmasıydı. Böylece Cumhuriyet çalışmaları güç kaybederken geç Osmanlı çalışmaları zenginleşti. Fakat 2000’ler, “Cumhuriyet tecrübesini nasıl anlayalım?” sorusunun tekrar sorulduğu bir dönem. Biz de bu soruyu, yeni nesil sosyal bilimcilerden, master ve doktora tezlerini tarihsel sosyoloji alanında Serbest Cumhuriyet Fırkası ve geç Osmanlı tecrübesine ayıran Cem Emrence’ye sorduk. 

- Son dönemde çalışmalar, ‘Cumhuriyet ne yaptı’dan çok, Cumhuriyet’in anlatısı üzerine bina edilme eğiliminde...

Oysaki önceleri, bu ilk soru daha öndeydi. Örneğin, salgın hastalıklarla mücadele, Cumhuriyet tecrübesine dair önemli şeyler söyleyebilir bize. Yani Cumhuriyet, sadece siyaset alanına takılı bir şey olmamalı. Cumhuriyet’e kapsamlı ve çok yönlü bir tecrübe olarak bakmak kötü bir fikir olmayabilir. Cumhuriyet hakkında yapılan çalışmalar yeterli değil. Ve bu da bizim Cumhuriyet’in gerçekten ne olduğunu anlamamızda epey sorun çıkarıyor.

- Cumhuriyet rejimine geçmek, geç Osmanlı dönemindeki modernleşme reçetelerinden biri miydi? Cumhuriyet’in ilanı, Osmanlı’nın yıkılmasından sonra ne ifade ediyor?

Cumhuriyet, Osmanlı’yla bir sürekliliği temsil ediyor ama aynı zamanda bir kırılma, bir devrim... Şöyle düşünelim bunu bence: Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığı zaman, o coğrafyada çeşitli devletler ortaya çıktı. Bunların bir kısmı ulus devlet karakterindeydi, bir kısmı başka aidiyetler etrafında şekillenmişti. Fakat Cumhuriyet hariç hiçbirinde daha önce var olan kişi ya da bir aileye ait hükümranlık ortadan kalkmadı; tam tersine çoğu zaman tekrardan kuruldu. Suud Ailesi, Suudi Arabistan’ı kurarken kendisine benzer bir dolu kavmi ortadan kaldırdı. İmam Yahya Yemen’de benzer bir süreci gerçekleştirdi. Irak’ta İngilizler Mekke Şerifi’nin ailesinden bir kral çıkardılar fakat başarısız oldu. Ürdün’de aynı süreç başarıyla sonuçlandı ve günümüze uzanan bir krallık kuruldu. Cumhuriyet ise biraz daha Sovyet tecrübesi gibi bir şey... Yani, var olan imparatorluğun siyasi kurucu ailesini ortadan kaldıracak kadar radikal. Ama aynı zamanda Sovyet tecrübesinden farklı, çünkü toplumsal dengeleri o düzeyde altüst etmeyen bir model. Dolayısıyla bir devamcı, statükocu tarafı da var. Özetle, “Cumhuriyet’le Osmanlı arasında süreklilik mi, yoksa kopuş mu vardır” tartışması benim gözümde her ikisini de barındıran, ayrı kompartımanlarda takip edilmesi gereken bir süreç.

Cem Emrence'nin doktora tezi "Osmanlı Ortadoğu'sunu Yeniden Düşünmek" 2016'da Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıktı.

 

- Devamlılığı biraz açalım. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ne miras kaldı? Cumhuriyet, aslında Osmanlı’dan kopmak istedi mi? Yoksa arzu ettiği kırılmayı beceremediği için mi bugün bir devamlılıktan bahsediyoruz?

Ben, sürekliliğin de kopmanın da farklı biçimde anlaşılabileceği kanısındayım. Cumhuriyet tecrübesindeki sürekliliğin ilginç tarafı, toplumsal olan... Geç Osmanlı’nın mirası, esas olarak Türkiye coğrafyasının çeşitli bölgelerinde farklı toplumsal çizgilerin varlığına ilişkin. Dolayısıyla Cumhuriyet, Batı Anadolu’da başka, Doğu Anadolu’da başka, İç Anadolu’da başka bir tecrübe devraldı. 1920’leri belirleyen, o geç Osmanlı mirasıyla Cumhuriyet’i kuran elitler arasındaki tansiyondu. 1920’lerin sonunda, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nın etkisi ortadan kalktıktan sonra insanlar, “Daha önce ne yaptıysak, milliyetçi seçkinler altında buna devam edeceğiz” diye düşündüler... Batı Anadolu’daki elitler, dünya ekonomisiyle entegrasyon, bir miktar kent otonomisi istedi... Serbest Cumhuriyet Fırkası, bunun bir yansımasıydı. Hudutlardaki elitler, “Bu Cumhuriyet de aynı geç Osmanlı gibi ara sıra gelir bize kızar, biraz mücadele ederiz, ondan sonra tekrar bir şekilde anlaşırız” diye düşündüler... Ama Şeyh Said Ayaklanması’yla birlikte gözüktü ki iki taraf da epey sertleşebiliyor. Tunceli’de yaşananlar, işin farklı bir içeriğe bürünebileceğini gösterdi bize. İç bölgelerde ise devletin kültürel kimliğinin gittikçe değişmesi, buradaki yerel aktörlere “Bu, geç Osmanlı gibi bir şey değilmiş” hissini güçlü olarak vermeye başladı. Yalnızca seçkinlerde sürekliliğe bakmak yerine toplumsal süreklilikle seçkinler arasındaki gerilimlere bakarsak belki daha iyi anlarız bu dönemi...

- Cumhuriyet, daha çok Batı Anadolulu bir rejim miydi?

II. Meşrutiyet’in ilanında İttihat ve Terakki üç farklı projeyle karşı karşıya geldi. Bunlardan biri, “Kozmopolit kıyı projesi” dediğim, uluslararası piyasalara entegre, orta sınıf merkezli ve gayrimüslim tüccarların serbestlik bulabildiği bir model. İkincisi, bir Müslüman devlet modeli... Bu, II. Abdülhamid’in aslında kıyı projesine karşı geliştirdiği, İç Anadolu, Suriye ve Filistin’de etkisini gösteren Müslüman blok merkezli ve devletin daha sonra eğitim ve ordu yoluyla daha da derinleştirdiği bir çerçeve. Üçüncüsü, yerel hâkimiyetin halen güçlü olduğu, zayıf bir merkez tarafından tanımlanan bir Osmanlı idaresi. Bu da tabii en çok huduttaki gruplara yarayan bir modeldi. İttihat ve Terakki, vizyon itibarıyla ilk başta kıyı iktidarına yakın gibi gözüküyordu. Fakat hatırlayalım ki ilk yaptıkları şey, işçi hareketlerini bastırmak oldu. Ve bir millileştirme projesiyle gayrimüslim azınlıkla büyük bir mücadeleye girdiler. Dolayısıyla kendilerini kıyı projesinden ayırdılar. Hudutlardaki gruplara da güvenmemeyi tercih ettiler. Doğu Anadolu’da Ermeni meselesiyle mücadele etmenin gerekli olduğunu düşünmekle beraber, Kürtlere şüpheyle bakmaktaydılar. İç bölgelerdeki Müslüman bloka da mesafeliydiler, zira bu grup Abdülhamid döneminde iyice güçlenmişti. Fakat nihayetinde, Balkan Savaşları’ndan sonra Müslüman kimliğe pragmatist bir sahiplenme oldu. Sonunda anladılar ki aslında üç bölgesel hattı temsil eden projeler kendilerine tam olarak seslenmiyor. Ve bence Cumhuriyet bu vizyonu devraldı.

Yeni nesil sosyal bilimcilerden Cem Emrence

 

- Yani, bu üç vizyondan parçaları kendisinde barındırdı fakat hiçbir vizyonun tam olarak takipçisi olmadı...

Olmadı, olamadı... Evet, çoğu köken olarak Batı Anadolu’dan ve Balkanlar’dan geldi şüphesiz. Vizyon olarak modernistlerdi, o da şüphesiz. Ama hiçbir zaman kıyı modelinin gereklilikleriyle hareket etmediler. Tam da bu yüzden, mübadele kolayca gerçekleşti. Mesela kıyı modeli devam etseydi ne olurdu Cumhuriyet’te? Gayrimüslimlerle nüfus mübadelesi olmasaydı da, Batı Anadolu’da aynı model devam etseydi... İşte Lübnan’da Fransızlar tam da bunu denedi; Marunilerin ve hinterland çıkarlarının güçlü olduğu bir model kurdular. Bizdeki, başka bir çözümdü. Yani, nüfus mübadelesi de bir arada eşitsiz bir şekilde yaşatma da kıyı modelinin nasıl çözüldüğüne dair bize fikir veriyor.

‘BU COĞRAFYADA DAHA FAZLA ARAŞTIRMAYA İHTİYAÇ VAR’

- Eski Osmanlı coğrafyasındaki diğer ülkelerle karşılaştırdığımız zaman, Cumhuriyet bunların arasında en başarılısı mı oldu?

Cumhuriyet’i anlamak için bu coğrafyadaki ülkeler arasında daha fazla karşılaştırmalı çalışmalara ihtiyacımız var. Bence Türkiye’nin devlet kapasitesi, insan sermayesi ve elitlerinin vizyonu, Cumhuriyet’i diğerlerinden farklılaştırdı.

- Demin bahsettiğiniz üç farklı bölgesel yapıya Cumhuriyet tek bir elbise giydirmeyi mi denedi?

İttihat ve Terakki’yle 1908’de başlayan dönemin de en önemli sorusu buydu. Bu üç farklı yapı arasında kendilerini tanımlamaya çalıştılar. Bir tarafta bir grup seçkin, öte tarafta çok kolay değişmeyecek toplumsal yapılar... Cumhuriyet tecrübesinin farklılığı belki de iki dünya savaşı arası, özellikle 20’lerin sonunda ortaya çıkan bir hareket serbestisini kullanmasında yatmakta. 1920’lerde bunu yapmak mümkün değildi. Ekonominiz dışarıya bir grup tarım ürününü satmaya dayanıyor. Zaten insan gücünüz büyük oranda azalmış. 13-14 milyonluk bir ülkeden bahsediyoruz. Bütün altyapısı, demiryolları, elektriği yabancıların kontrolünde... Eli kolu bağlı aslında... 30’lar ise farklı bir dönem. 30’lar artık bir uygulama fırsatı veriyor. Tam da bu dönemde zaten her üç bölgesel model de ciddi derecede zayıflatılıyor.

- Bu üç farklı yapıyı kendi kalıbına sokabildiği bir döneme mi girdi?

“Cumhuriyet, kendi vizyonu etrafında bu üçünü de dönüştürdü” demek, bence biraz güç. Çünkü eğer öyle olsaydı, zaten bu farklılıkların bir kısmını bugün halen görüyor olmazdık.

- Bu üç yapının izleri bugün nerelerde?

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, küresel entegrasyonun güç kazanması ve seçkinci yönetimlerin zayıflamasıyla kimlik siyasetinin öne çıkması çeşitli grupların ve coğrafyaların kimliklerinin yeniden farklılaşmasına yol açtı. Hudut bölgelerinde tekrardan bir otonomi söylemi öne çıktı. Kıyı bölgeleri modernite ve küresel ekonomiyle bağlantılı söylemleri öne çıkardılar. Ama mesela daha önce olmayan bir şey; iç bölgeler, kendilerine yeni bir ekonomik rol buldu. Örneğin, Anadolu Kaplanları ortaya çıktı... Bu üç bölgesel oluşum devletin kapısını tekrar çalmaya başladı. Merkezi devletin hangisine yakın duracağı, hangisine ait politikaları öne çıkaracağı sorusu önem kazandı. Elbet, sonucun ortaya çıkmasında geçmişte olmayan başka etkenler de var; örneğin seçimler gibi. Buna ek olarak, ulus devlet 1920’lere göre çok daha güçlü ve etkin. Sözün özü, günümüzde ortaya çıkan bölgesel hatlar geçmişin bir tekrarı olmamakla birlikte her birinin tarihsel kökenlerinin geç Osmanlı dönemin de ait olduğunu iddia etmek sanırım yanlış olmaz.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kurumlardan biri de Türk Hava Kuvvetleri (1911). Fotoğrafta 1936 yılında Mustafa Kemal Atatürk, Metris manevralarını izliyor.