Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Arkadaş ya da akraba taifesinden mi idiniz? Hayır! İyi ya o zaman bize ne idi de seyrettik... Ne diye kendi kendimize gelin güvey olduk? Bunu gerçekten bilmek için can atıyorum. Aklı başında bir sosyolog şunu bana dese...

Çayır çimene dizilmiş, beklemedeler... Ne olacak. Müstakbel gelin-damat oradan geçecek.

Aman, sakın ha yanlış anlaşılmaya... Vatandaşlar komşu kasabadan yürüyerek gelmiş değiller. BBC naklen yayında soruyor: Nereden geldiniz, af buyurun?

“Tennessee’den!”

Orta yaşı geçmiş insanlar. Dünyanın öte ucundan kalkmış, yola revan olmuşlar...

“Pekâlâ ne diye?” BBC ısrarlı, keşfedecek.

Tennessee’li çifte bu zaman ve bu parayı harcatan ne? Cevap yok ki. Öylesine gelmişler işte... Muhtemelen bulaşıcı “orada bulunma ateşi...”

Bu küresel histerinin sebebi, sırrı ne ola... Ayrıştırarak bakmayı deneyelim mi? Her şeyin küreselleştiği günümüz hayatımızı anonimleştirdi. Bu ise kitlelerde folklora olan ilgiyi artırdıkça artırıyor.

“İngiliz Kraliyet Ailesi” İngiliz kültürünün önemli bir bileşeni. Sürekliliğini de koruyor. Bin yıldan söz ediyoruz. İletişim stratejileri dahiyane: Her şey çok tadında. Ne zaman sahneye girecek, ne zaman çıkacaklar... Her detaya hâkimler. Üstlerine düşen rollerin hakkını veriyorlar. Kendilerine duyulan merak ve ilgiyi başarı ile beslemedeler: Ortalıkta hem varlar hem de yoklar...

Son bir söz. Can alıcı bir piyes seyrediyoruz! Nostaljik bir sahnede şık bir aşk... Bakın şayet “Matrix” dünyaya hâkim olmaz ise, insanoğlu var oldukça bunun alıcısı olacak!

AİLE BAĞLARI
46. İstanbul Müzik Festivali’nin açılış konserindeyiz. Yarım asra şunun şurasında ne kaldı! İlk sene var ya... Bugün gibi hatırımda: Topkapı Sarayı’nda sergilenecekmiş, Mozart, Saraydan Kız Kaçırma... Bu bir ilk, arkası gelecek.

Bu senenin teması “Aile Bağları” imiş. Tema beni her taraftan kuşatmış halde. Tam önümde oturan Haydar, oğlumun lise arkadaşı. Haydar “onur ödülü” sahibi dostumuz Yekta Kara’nın oğlu... Birbirimize bakıyoruz: O gururla, ben sevgi ile... Öte yanımda ise genç Manzini oturuyor, eşi ile. Babası Guido Manzini İstanbullu eski bir sanayici... Mimari ofisimin Maçka Palas’ta olduğu yıllardan dostum. Ofisimin yan dairesinde Gabriel Couteaux’un kızı var. Madame Serres, rahmetli. Haftada iki kez eve davet olunuyorum. Manzini’ler de orada... Naklolunan hatıralar inanılmaz! Hepimizi bağlayan iki tema var, klasik müzik ve şarap...

Bülent Eczacıbaşı, kurucu Nejat Bey ve Leyla Gencer’i de anıyor. Anlaşılıyor ki, bu festivali artık o taşımakta... Gözlerimi yumuyor ve müziği dinliyorum. Orkestra “1812 Uvertürü’nü” çalmakta... Çaykovski’nin bu bestesi, haklı bir milliyetçilikle bezelidir. 1812 Rusların Napoleon’u püskürttükleri senedir... Orkestra olanca coşkusuyla zaferi naklediyor. On bir adet top atışı; çan sesleri savaşın galibini beyan eder. Ama bir şey daha vardır... O da şu ilginç ezgidir: “Tanrı çarı korusun.” Tanrı’nın tercihini yapmasına ise yüzyıl kalmıştır.

Geldik mi bir kez daha müzik festivalinin temasına... “Aile Bağları”... Daha bir hafta oldu olmadı, bol bol “Tanrı Kraliçe’yi korusun”u dinlemiş idik... “Çar” ile “Windsor’lar” arasındaki “aile bağları” elbette malumunuzdur.

FIRST LADY HARRY?
Tam da düğün öncesi serin duranlar da oldu. Yüzlerce “sanal ortam marifeti” yumurtlandı. İtiraf etmeliyim ki birkaç tanesi çok yaratıcı idi. Şu özetin metnine dikkatinizi çekmek isterim:

“Amerikalı bir dul ile evlenen bu çocuğun, ağabeyinin kral olması, babaannesinin babasının, kral olan ağabeyinin, Amerikalı bir dul ile evlenmek isteyişi sayesinde mümkün olabilecek.”

Asap bozucu tekerleme, bulmacalar olur ya... Onları andırıyor. İşe bakın ki gerçek.

Yeryüzündeki hem de gelmiş geçmiş tüm kadınlara ah çektirten Edward var ya...

Bizim kızıl prensin büyük amcası idi. Güzel mi idi? Hayır! Yakışıklı mı idi? Hayır! Entelektüel mi idi? Hayır! Ya? Ne marifeti vardı da kadınlar içlerini çeke çeke hal oldular? Edward fevkalade ortalama bir hanedan üyesi idi. Çok şık ve zevkli giyinmekte idi, pekâlâ.. Ama bir şey yaptı ki, yarım asrı geçti, kadınlar hayran: Sevdiği kadın uğruna tahttan feragat etti!

Wallis Simpson, üzerinize afiyet Amerikalı bir dul idi. Ve bu hanedana uymamıştı. Ya şimdi? Açıkçası “hanedan kurallarının detayına” hâkim değilim. Ama zaten bizim kızıl prens tahta çok yakın değil. Altıncı sırada. Teoride mevcut olan “bu olasılık” var ya... Nasıl söylesek, pratiğe tercüme edince sıfır ihtimal gibi. Yani büyük amcanın ruhu gelse bile tahtı tıklatmayacak.

Amma velakin bir ihtimal daha var! Sıkı durasınız! Yeminle söylüyorum benim aklım değil. Bu uçuk fikrin müellifi ben olsa idim... Sizlerle paylaşmaya cesaret edemezdim. Ama yazı Guardian’da çıktı, S. Jenkins imzalı. Sir Simon önemli bir imza. Sorusu da yenilir yutulur cinsten değil... Meghan kişilikli bir genç kadın. Feminist. Siyahımsı. Çok popüler ve akıllı. Ve de “siyasi bir mahlukat political animal”.

Hazır mısınız? Sir Simon soruyor: “Ne diye Beyaz Saray’a çıkmasın?”

Durun, hemen olmazlanmayın... Çok başarılı bir örnek var: R. Reagan!

Bir nefeslenin ve düşünün. Genç bir kadınsınız. Dünyanın gözü üstünüzde. “UNESCO’nun Elçisi” olmuşsunuz. Önünüzdeki ömrü “teşrifat” ile mi geçirmek istersiniz, yoksa gücün yeryüzündeki doruğunda mı? Bu hanedan elbette sizi öğütecek, razı mısınız? Yoksa tarihe mi geçmek istersiniz?

Şöyle arkanıza yaslanın ve deyiverin: Siz olsanız ne yapardınız? Bakın bu fiction, Shakespeare’lik: “Windsor Harry nasıl First Lady oldu?”