Çikolata sadece çikolata değildir
Çoğu insanın kişisel tarihinde hem önemli yeri hem de izi olan haz nesnesi çikolata ve tarihi...
Aslıhan LODİ / HT PAZAR
aslilodi@gmail.com
Çoğu insanın kişisel tarihinde hem önemli yeri hem de izi olan haz nesnesi çikolata ve tarihi üzerine yazılmış bir kitap çıktı geçen hafta. Yok; aslında bu çalışmaya sadece “bir kitap” demek haksızlık olur. Türkiye’de ve dünyanın farklı ülkelerindeki arşivlerde, kütüphanelerde ve koleksiyonlarda aylarca çalışılarak hazırlanmış, çok kişinin emeği ve katkısı olan bir külliyat niteliğinde çünkü...
Başlık sizi şaşırtmış olabilir. “Çocukların vazgeçilmezi, yorgun-mutsuz anlarda bir çırpıda ağzımıza attığımız mini bir doping tableti ve -nedensekadınlarla özdeşleşen bir haz nesnesi olmasına tamam ama daha başka ne olabilir ki” diyorsanız geçen hafta Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Çukulata-Çikolatanın Yerli Tarihi” kitabını görmemişsiniz demektir. Kitap özetle, tarih boyunca farklı kültürlerde farklı rollerde karşımıza çıkan çikolatanın bir ürün olarak kronolojik değişimiyle gelişimini, hayatımızdaki yeri ile önemini ve farklı toplumlardaki hikâyeleri ile insanlar üzerinde bıraktığı derin izleri anlatıyor. Bunu yaparken de edebiyattan reklama, tarihten fotoğrafa, farklı disiplinler, sanatlar ve kaynaklardan besleniyor. Kitabın hazırlık sürecinde çikolata kokusu peşinde şehir şehir, ülke ülke dolaşan Saadet Özen pek çok önemli edebiyat eserinin çevirmeni olarak aşina olduğumuz bir isim. Çikolata sevgisini tek kelimeyle “Beni çikolatayla kandırabilirler” diyerek özetleyen Özen; son dönemde ağırlıklı olarak belgesel sinema alanında çalışıyor ve bir yandan da Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde “19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı geç Osmanlı dönemindeki görsel malzemeler” üzerine doktora yapıyor. O dönem kullanılan kartpostal, sinema filmi ve fotoğraflar üzerinden yürütülen kültürel ve siyasi politikaları araştırıyor. “Tezim için çalışırken o dönemde giderek yaygınlaşan reklam kartlarının hem kültürel hem siyasi mesajlar vermek amacıyla kullanıldığını ve bunun da kanun koyucuları son derece rahatsız ettiğini gördüm. Görünen o ki, o günlerin sorunlu alanı bu kartlarmış. Belki bugünün Twitter’ı gibi düşünebiliriz” diyor Saadet Özen. Bugüne kadar çikolata, düğmeler ve 19. yüzyıl başı reklam kartları gibi günlük yaşamın vazgeçilmez nesnelerine odaklanan sergilerde danışmanlık-küratörlük yapmış. Sergilerin amacını; “Günlük hayattaki sıradan nesnelerin tarihinin peşinden gitmeyi önemsiyorum. Tarihi doğru anlamak için arşiv belgelerinin bize söylediklerinin dışında bilgi verebilecek malzemeleri bir araya getirmek gerekiyor. Maalesef bu malzemeleri bir hazine gibi koruyan koleksiyonerlere dünyanın her yerinde ‘sıra dışı’ insanlar gözüyle bakılıyor. Topladıkları nesneler de ne yazık ki ‘çöp’ olarak nitelendiriliyor. Oysa günlük hayatta kullandığımız her nesnenin bir geçmişi ve yeri var. Tarih de aslında uzun süre arşiv malzemesi dışında kalan her şeye marjinal gözüyle bakmış ama şimdi bu anlayış yavaş yavaş kırılıyor. Sadece bizde de değil, dünyada disiplinin geneline hâkim bir algıydı bu. Boğaziçi Üniversitesi’nde bu çalışmaları yapmak gibi bir şansım var. Disiplinler arası çalışmalara açık bir bölüm. Kitabın doğması bu sayede oldu biraz da” diyor.
Şekerci Hafız Mustafa’nın dükkânı, Cumhuriyet dönemi. Arkada “alafranga” bisküvi kutuları, önde çikolatalı drajeler. Akide, lokum gibi geleneksel ürünlerin yanında şekerciler yirminci yüzyıl başında Avrupa’dan ithal ettikleri şekerlemeleri, çikolataları satmaya başlamışlardı. 28 Nisan 1931.
KAHVE, EKMEK VE ÇİKOLATA
Bu kitabı hazırlama fikri aslında; mezun olduğu Notre Dame De Sion Fransız Lisesi’nin 150. yılı için yazdığı kitap için çalışırken doğmuş. Anılarını dinlemek için ziyaret ettiği okulun en eski mezunları, öğrencilerin öğleden sonraları kahve içip ekmek ve çikolata yedikleri saati büyük bir özlemle ve adeta tekrar yaşayarak anlatınca bu konunun peşine düşmeye karar vermiş. Anılardaki bir ortak nokta da Nestlé’nin 1927 yılında İstanbul Feriköy’de açtığı fabrikanın şerefine çocuklara dağıttığı çikolataların verdiği mutluluk ve heyecan olmuş. Çocukları promosyon çikolatalarla sevindiren marka, bu kitabın sponsoru olarak karşımızda şimdi. Araştırma sürecinde Özen ve arkadaşlarına geniş uluslararası arşivlerini de açmışlar.
İkrâmiyeli hediyeli Zafer Çikolatası kartı. Üstte İsmet Paşa (İnönü), Mustafa Kemal Paşa (Atatürk) ve Refik (Saydam) Bey. “Kahraman Anadolu müdâfileri. İnönü ve Dumlupınar muzafferiyeti. 1922-1925 arası.
GELECEKTEKİ SAĞLAM YATIRIM ARACI: ÇİKOLATA
Tarih boyunca insanların yiyecek ve çikolatayla bir tür sevgi-nefret ilişkisi olmuş. Bir dönem moda olan yiyecekler ve alışkanlıklar bir süre sonra kaybolmuş. Çikolata, zaman zaman revaçtan düşse de hayatımızdan çıkmamış. Çeşitli hastalıklara şifa olacağı düşüncesiyle eczanelerde satılmış, mutluluk verdiğine inanılmış. Saadet Özen bu konuda “Herhangi bir nesnenin mutluluk verdiğine inanırsak verir. Toplumsal düzeydeki anlamların bu algının oluşmasında etkili olduğunu düşünüyorum” diyor. Avrupa ve Amerika’da çok daha eskilere dayansa da, Türkiye’de 2000’lerden itibaren artan düzeyde “haz” üzerinden algılanıyor ve bu şekilde pazarlanıyor. Kadının toplumdaki rolünün değişmesiyle çikolatanın rolü de değişmiş. Yalnızca çocuklarına ya da misafirlerine çikolata alan-sunan kadınlardan, “Çikolata yerken hazzın doruklarındayım” mesajı veren özgür kadınlara... “Gelecekte ne olacak sizce? Haz nesnesi olmaya devam edecek mi, yoksa kimlik değiştirir mi tüketim alışkanlıkları ile beraber?” soruma Özen ayrıntılı bir cevap veriyor: “Masumane bir şey şeytani bir nesneye dönüştü, gibi görmüyorum. Bizde haz meselesi çok yeni. Fransa’da Belle Epoque döneminde haz gösteriş unsuru olarak sahnedeyken, çikolata da olayın bir parçasıydı. Şehir yaşamında kendi parasını kazanan ve hazzı da bir ihtiyaç olarak gören bir kitle söz konusu. Bir de şöyle bir sorun var; kadınlar çikolatadan haz alıyor, erkekler almıyor! Bu sadece çikolata için değil, birçok nesne için erkek dünyasının kurduğu bir hayal. Sağlam ilişkiler kurmadan kadını o sihirli şeyle (burada özne çikolata) oyalayıp işleri yoluna koyacaklar! Avrupa’da 18. yüzyıl öncesinde insan vücudunda dört ana sıvı türü olduğuna inanılıyormuş. Alınan gıdalar o sıvıları dengeleyecek diye düşünülüyor. Temelsiz bir inanış aslında ve çikolatanın kadınların tabiatına çok uygun olmadığına ve fazla ateş yaptığına inanılmış nedense...” İşte o anlayış sonra kadınların haz nesnesi olarak algılanmasına kadar evrildi belki ama pazarlanabilmesi şehirleşmeyle ve hazzı temel hak olarak gören kitlenin ortaya çıkmasıyla oldu. 1950’de Türkiye’de çikolatanın haz verdiği mesajı yayan bir reklam yapılsaydı kimse çikolata alamazdı! Ancak Özen gelecekte bu kadar rahat çikolata yiyebileceğimiz konusunda şüpheli: “Gelecek konusundaki en somut gerçek, kakao ağaçlarının hızla tükenmesi. Bence çikolata 50 yıl sonra günümüzün pırlantası kadar kıymetli bir şeye dönüşebilir.” Çok can sıkıcı degil mi?