Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması

Penguen dergisinden tanıdığımız karikatürist Bahadır Baruter aynı zamanda bir ressam. Karanlık, melankolik aile tablolarından oluşan son yapıtlarını 13 Eylül'de Galeri X-İST'te açılacak olan "Senin Ailen Bir Yalan Yavrum" adlı sergide görebilirsiniz. Baruter'e bu tabloları yaratırkenki ilham kaynaklarını sorduk...

HT PAZAR / GÜLENAY BÖREKÇİ

Bahadır Baruter "İçinde kaybolduğumuz karanlığın, yaşadığımız olumsuzlukların nüvesi olduğuna inandığım aile kavramı da beni çok ilgilendiren bir konuydu" diyor. "Etrafa karşı en kalın maskelerimizi taktığımız ortamın aile olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden onu en gerçek haliyle, arada yazı baloncukları olmadan anlatmak istedim. Ve bakışlarıyla, duruşlarıyla, başlarını keder içinde yana eğmeleriyle, dudaklarındaki melankolik kıvrımlarla acıyı haykıran grotesk insan imgeleri yarattım." Baruter'le röportajımız buradan devam ediyor...
Yeni serginizde çok acayip, ürkütücü, hatta tekinsiz aile tabloları var. Çizdiğiniz aileler hiç alışık olduğumuz türden değil...
Aslında onlar alışık olduğumuz aileler. Ama hiçbir zaman fotoğrafları bu şekilde çekilmez. Parlatılmış, üstleri kalın bir yalan tabakasıyla kaplanmış fotoğraflar görürüz. Sofralardan bereket taşar. İnsanlar "Bakın, ne kadar mutluyuz, birbirimizi ne kadar seviyoruz" mesajı vermek için kameraya gülümseyerek bakar. En melankolik aileler bile o fotoğraflarda öyle değilmiş gibi görünür. Hepsi harikulade hayatlar yaşıyordur. Mağrur, gururlu, mutludur. Ben, yüzyıllardır anlatılan büyük yalanı resimlerimle deşifre ettim bir bakıma. Analitik bir kazı çalışması yaptım. Bak, burada herkes ya tamamen ya yarı yarıya suyun altında. Karikatür kökenli bir resim yolcusu olarak denizin dibine inip harıl harıl kumu kazmışım da içinden en gerçek yüzleriyle anneler, babalar, evlatlar çıkarmışım gibi...
Su neyi simgeliyor?
Bilinçaltımızı da simgeliyor olabilir, yalanlarımızın üzerini örtmek için icat ettiğimiz cilayı da... Ama ölü planktonlar sarmış her yeri. Yüzler, bedenler yüzyıllarca su altında kalmış objelerin yüzeylerinde rastlanan türden derin çatlaklarla dolu. Bu insanlar belli ki büyük felaketlerden sağ çıkmış ama aynı zamanda çok yıpranmışlar.


'ÇOCUKÇU BİR TAVRIM VAR'
Hep mi böyleydi aile fotoğrafları?
1950'li, 60'lı yıllarda insanlar yalan söylemeyi bizim kadar iyi beceremiyordu. O siyah-beyaz fotoğraflarda daha ciddi, "cool" dururdu herkes. İkonalardaki gibi grotesk bir mülayimlik, vakar olurdu yüzlerde, duruşlarda. Alt metinleri okursan "Bu kadın ne kadar yalnız" derdin. "Bu adam çok despot, bu çocuk dertli, ağabey hain yaradılışlı, abla kıskanç." Şimdi artık "yakalama" fotoğrafları çekmek moda. Pikniklerde, yemeklerde, tatillerde herkes doğal görünüyor. Dijital olarak sayısız alternatif çekilebildiği için en uygununu seçip baskıya verebiliyoruz. Gerekirse photoshop'ta düzeltme bile yapıyoruz.
Niçin hep tir tir titreyen, korkuyla bakan çocuklar çizdiniz?
"Çocukçu" bir tavrım var diyelim. Çocuklar ailenin henüz şekillenmekte olan en masum bireyleri. Dünyayı yeni yeni keşfederlerken hayatı ilk kez aile adı verilen o tekinsiz ortamda öğreniyorlar. En çok yaralanan da onlar oluyor.
Ama tabii o anne babalar da çocuktu. Onların da travma üreten anne babaları vardı.
Haklısın. Psikoloğa ya da psikiyatra gitsen, duyacağın ilk soru "Çocukluğunda neler yaşadın" olur. Ne işyerindeki problemleri sorar sana terapist, ne maddi sıkıntılarını... Senin bile unuttuğun anları hatırlaman, onların sende bıraktığı izleri keşfetmen için ev ödevleri verir. Hatırlamayı ve uyumsuz parçaları doğru yerlere yerleştirmeyi başarırsan, annenle baban dahil çocukluğun üzerinde etkili olmuş bütün aile bireylerini sorgulamaya, anlamaya başlarsın. Orada mutsuz olmak kaçınılmaz. Geçmişte yaşadıklarının ağırlığını iyice üzerinde hissedeceksin ki o yüklerden kurtulmanın yollarını arayasın.
O halde niçin mutlu aile yalanları anlatmaktan vazgeçemiyoruz?
Çünkü kapitalizm bunu istiyor. İnsanlar evlilik ve aile üzerinden tüketime teşvik ediliyor. Bir ailen yoksa toplum içinde birey olarak fazla bir değerin olmuyor. En saygı duyulacak işi bile yapsan, özgeçmişin "Evli, üç çocuk babası" diye bitiyor. Reklamlarda da öyle. İnsanların en zayıf noktası çocukları olduğu için bir ürünü çocukları kullanarak satmayı deneyenler kazanıyor.
Biz ailelere bölündükçe kapitalizm güçleniyor gibi bir şeyden söz ediyorsunuz...
Efsaneye göre, Kral Süleyman Babil Kulesi'ni yıktırdığında o zamana kadar bir olan dili 72'ye ayırmış ve herkes ayrı dilde konuşmaya başlamış. İnsanlık denen o devasa örgüyü ufak parçalara ayırmanın, onları manipule etmek, birbirlerine düşürmekte ne kadar etkili olduğunu düşünsene.


'Eşimle hâlâ sevgiliyiz, henüz aile olamadık
'
Uzun yıllardır yazar Mine Söğüt'le evlisiniz. Siz nasıl bir ailesiniz?
Eşimle hâlâ sevgiliyiz, henüz aile olamadık. Sadece fotoğraflarda değil hayatta da makul, güleryüzlü, pozitif insanlarız aslında. Depresif, melankolik görünmeyiz. Karanlık kendini masa başında gösterir. Mine yazıyla yürüyor, ben çizgiyle yürüyorum ama aynı noktada buluşuyoruz. Bakış açılarımız, dertlerimiz, yaratıcı süreçteki kasvetimiz, sorularımız, bulduğumuz ters cevaplar benziyor.
Yaratıcı süreci nasıl anlatırsınız?
Yaratıcılık, insanın eksik taraflarını tamamlamaya çalışması. Dolayısıyla her sergi çalışması benim için tasavvufi bir olgunlaşma süreci oluyor. İnsanın terapiste gitmesine sebep olan acılar, obsesyonlar sanat üretirken şifa verici hale geliyor. Yaralarını keşfediyorsun, onlarla yüzleşmediğin sürece iyileşemeyeceğini fark ediyorsun ve sonunda o yaraları tüm insanları ilgilendirecek, belki onların değişmesine, iyileşmesine vesile olacak ürünlere dönüştürüyorsun. Hayat kadar kısa bir mesafede yapılacak en erdemli iş bu.