Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması

Ayasoyfa'nın tarihi, son dönemdeki tartışmalarla birlikte gündeme geldi. Danıştay’ın Ayasofya'yı müze yapan 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptaliyle ilgili davada bugün kararını açıklaması bekleniyor. Ayasofya için atılacak adım bu karara göre şekillenecek. Ayasofya ile ilgili detaylar haberimizde.

AYASOFYA'NIN TARİHİ

Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yaptırmış olduğu en büyük kilise olan Ayasofya, aynı yerde üç kez inşa edilmiştir. İlk yapıldığında Megala Ekklesia (Büyük Kilise) olarak adlandırılmış, 5. yüzyıldan itibaren ise Ayasofya (Kutsal Hikmet/Bilgelik) olarak tanımlanmıştır. Ayasofya, Doğu Roma İmparatorluğu boyunca hükümdarların taç giydiği, başkentin en büyük kilisesi olarak katedral işlevi görmüştür.

Günümüz Ayasofya’sı aynı yerde fakat öncekilerinden farklı bir mimari anlayışla yapılmış olan üçüncü yapıdır. İlk yapı İmparator Konstantios (337 – 361) tarafından 360 yılında bazilikal planlı ve ahşap çatılı olarak inşa ettirilmiş, 404’de, İmparator Arkadios devrinde (365 – 408),halk ayaklanması sırasında yanarak harap olmuştur. İkinci yapı, İmparator II. Theodosios (408 – 450) tarafından 415 yılında yine aynı planla anıtsal bir girişe sahip olarak inşa ettirilmiş ve 415 - 532 yılları arasında şehrin en büyük kilisesi olmuştur. 532 yılında, İmparator Iustinianos’a (527 – 565) karşı çıkan Nika Ayaklanması’nda yanmış ve yıkılmıştır. Theodosios Dönemi yapısının anıtsal girişini süsleyen ve on iki havariyi temsil eden kuzu kabartmalı frizler, anıtsal girişe ait basamaklar ile diğer kalıntılar bugünkü zeminin 2 m. altında, İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından A. M. Schneider başkanlığında 1935 yılında yapılan arkeolojik kazılarda meydana çıkarılmıştır. Kutsal Hikmet (Tanrı’nın Kutsal Sözü) anlamına gelen Ayasofya’yı, İmparator Iustinianos dünyanın en büyük kilisesi olarak, Anadolulu iki bilim adamına, fizikçi ve matematikçi Tralleisli (Aydın) Anthemios ve geometri ve mekanik ustası olan Miletoslu (Balat) mimar İsidoros’a inşa ettirmiştir. 23 Şubat 532'de yapımına başlanan kilise sadece beş yıl on ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak 27 Aralık 537’de büyük bir törenle ibadete açılmıştır. 6. yüzyıldan günümüze kadar ulaşan mimarlık tarihi açısından, o güne kadar benzeri yapılmamış, daha sonraki dini yapılara da örnek teşkil eden dörtgen plan üzerine oturtulmuş dairesel kubbesiyle, Kubbeli Bazilika tarzında yapılmış ilk yapıdır. Bu nedenle mimarlık tarihi açısından dünyada tek olma vasfına haizdir. Kuzey Afrika, Fransa, Mısır, Suriye, Yunanistan ve Anadolu’dan getirilmiş mermerlerin yapı içinde özel bir dizaynla kullanılması, altın ve gümüş varaklı, cam ve taş mozaik taneleri ile oluşturulan iç mekan bezemeleri ile kendine özgü bir dekoratif süsleme anlayışına sahiptir. Sütun başlıklarının ince işçiliği ve üzerinde yer alan İmparator ve İmparatoriçe monogramları nedeniyle de önem arz etmektedir.

1453 yılında Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi ile camiye çevrilmiş ve ilk Cuma Namazı Ayasofya’da kılınmıştır. Camiye çevrilmesiyle yapıya eklenen İslami öğeler yapıya ayrı bir değer katmaktadır. Mihrabı, minberi, müezzin mahfili dönemin mermer işçiliğinin en güzel örnekleridir. Bahçesinde yer alan I. Mahmud Dönemi şadırvanı ise üzerindeki süslemeleri ile İstanbul’un en görkemli Şadırvanı olma özelliğine sahiptir.

Ayasofya koleksiyonunda bulunan eserler arasında, şu an bahçe bölümünde bulunan İmparatoriçe Eudoksia heykelinin kaidesi, İmparator Theopholus Döneminde Tarsus’tan getirilmiş olan M.Ö II. yüzyıla ait bir tapınağa ait Büyük Bronz Kapı, Sultan III. Murad döneminde Bergama’dan getirtilmiş Helenistik Döneme ait yekpare mermerden yapılmış büyük mermer küpler, İslami Dönem Koleksiyonuna kayıtlı olan Padişahlar tarafından yazılmış hat levhaları ile Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmış ve 7,5 metrelik çaplarıyla dünyanın en büyük hat levhaları olma özelliğine sahip, yapıldıkları dönemde yapı içinde yazılarak yerlerine asılan büyük hat levhaları, özellikleri itibariyle dünyada tek olma özelliğine sahiptirler.

Ayasofya iki Semavi dinin (Hıristiyanlık ve İslamiyet) öğelerinin bir arada, uyum içinde sergilendiği en görkemli yapılardan biri olmasının yanı sıra, Pagan tapınaklarına ait parçaları da (Efes Artemis Tapınağı somaki mermer sütunları, Baalbeck’teki Helios Tapınağı porfir sütunları, Tarsus’tan getirilmiş olan bronz kapı) içinde barındıran Ayasofya, 1985’den beri UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan ünik bir yapıdır.

AYASOFYA'DAKİ PADİŞAHLARIN TÜRBESİ

Sultan II. Selim Türbesi

Ayasofya Haziresinde yapılan ilk türbe olan Sultan II. Selim Türbesi, İstanbul türbelerinin en güzellerinden biri olup, Mimar Sinan'ın yaptığı 18 türbeden biridir. Sultan henüz hayatta iken Mimar Sinan'a kendisi için Ayasofya'nın yanında bir türbe yapmasını emretmiş, ancak 1574' te öldüğünde türbe henüz bitmemiş olduğundan, türbenin inşasına devam edilerek üç yıl sonra (1577) tamamlanmıştır.

Dışı tamamen mermer kaplı olan yapı sekiz köşelidir. Önünde üç kemerli küçük bir revak vardır. Giriş kapısının iki yanına beyaz zemin üzerine mor, kırmızı, yeşil, mavi çiçek desenli çini panolar yerleştirilmiştir. 16. yüzyılın en güzel çini örneklerinden olan bu panolardan, sol taraftaki çini pano aslının taklididir. İstanbul'da diş hekimliği yapan ve Sultan II. Abdülhamid'in de diş hekimi olan, eski eser koleksiyoncusu Albert Sorlin DORIGNY tarafından 1895 yılında restore edilmek üzere Fransa'ya götürülen bu panonun imitasyonunun yapılarak yerine takıldığı, orijinalinin ise bugün Louvre Müzesi'nin "Arts of Islam" bölümünde 3919/2-265 envanter numarası ile sergilendiği bilinmektedir. Türbenin ana giriş kapısı, kündekari tarzında, sedef kakmalı ve geometrik bağa bezemeli olup, ahşap işçiliği açısından seçkin bir örnektir.

Türbe içte sekiz sütuna dayanan çift kubbeli, köşeleri yarım kubbelerle destekli, sekizgen bir plana sahiptir. İç kısmıi zengin çinilerle süslenmiş olup gerek mimari özellikleri gerekse çini örnekleri açısından İstanbul’un önemli türbeleri arasında yer alır. Türbe içerisinde Allah, Hz. Muhammed, Hulefa-i Raşid’in, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin isimleri, değişik surelerden alınmış ayetlerle ve İznik çinileriyle süslenmiştir.

Türbede 42 sanduka yer almaktadır. Girişin karşında, Osmanlı tahtında 8 yıl 2 ay 19 gün saltanat sürmüş olan Sultan II Selim yatmaktadır. Padişahın bir yanında oğlu III. Murad'ın annesi olan ve 1585 yılında ölen Nurbanu Sultan, diğer yanında ise kızı ve Piyale Paşa'nın eşi Hacer Güherhan Sultan, onun yanında, diğer kızı Sokullu Mehmet Paşa'nın, daha sonra da Kalaylı Koz Ali Paşa'nın eşi olan İsmihan Sultan yatmaktadır. Kapıdan girişte soldaki iki sandukadan biri, II. Selim'in kızlarından ve Siyavuş Paşa'nın eşi Fatma Sultan'a aittir. II. Selim'in oğulları Süleyman, Osman, Cihangir, Mustafa, Abdullah ve III. Murad'ın oğulları ve kızları da bu türbede gömülüdür.

Sultan III. Murad Türbesi

III. Murad'ın 1595 yılında ölmesinden 4 yıl sonra, 1599 yılında Mimar Davud Ağa ve yardımcısı Dalgıç Ahmet Ağa tarafından, II. Selim ve Şehzadeler Türbesi arasına inşa edilmiştir. III. Murad Türbesi, altıgen planlı, çift kubbeli, dıştan mermer kaplı ve ön tarafta revaklı bir bölümü bulunan en büyük Osmanlı türbelerinden biridir.

Türbe, dıştan sade görünümlü, içte ise 16. yüzyıla tarihlenen mercan kırmızısı renkteki İznik çinilerinin en güzel örnekleri ve kalem işi süslemeleriyle zengin bir görünüme sahiptir. İçte lacivert zemin üzerine beyaz renkle yazılmış celi sülüs çini kuşağı bulunmaktadır. Türbe içerisinde pencereler üç sıra hâlinde yapılmıştır, alt sırada kapaklı pencere aralarına ahşap kündekâri dolaplar yerleştirilmiştir. Türbenin kündekâri tarzındaki giriş kapısı, geometrik şekilli sedef kakmalarla süslüdür. Ayrıca, kapının sağ kanadında "Herkes ölümü tadacaktır", sol kanadında ise "O'na döndürüleceksiniz" ile Dalgıç Ahmed Ağa yazılıdır. Türbe içerisinde, Sultan III. Murad, eşi Safiye Sultan, kızları, saray mensubu kadınlar ile Şehzadelere ait 54 sanduka bulunmaktadır.

Sultan III. Mehmed Türbesi

Sultan III. Mehmed Türbesi, padişahın 1603 yılında vefat etmesi üzerine, oğlu Sultan I. Ahmed tarafından 1608 yılında Mimar Dalgıç Ahmed Ağa'ya yaptırılmıştır.

Türbe dıştan mermer kaplı, 8 köşeli ve çift kubbeli olup, ortada büyük bir mekân ve giriş tarafına bitişik iki kısımdan oluşmaktadır. Türbeye girişi sağlayan revaklı kısmın yan taraflarında yıldız, çiçek ve manzara resimleri yapılmış olup, bu özelliği ile dönemin klasik süsleme unsurları dışında bir üslup sergilemektedir. Türbe içinde pencereler üç sıra hâlinde, alt sırada pencere ve dolapların arası 17. yüzyıl başına ait İznik çinileri ile süslüdür. Alt sıra pencereler üzerinde, lacivert üzerine, beyazla yazılmış çini kuşağı bulunmaktadır. Çini süslemeler dışındaki kısımlar kalemişi süslemeleri ile bezelidir. Yapının iki yanına daha sonraları sultan kızları için bölümler ilave edilmiştir. Türbenin dışında Bab-ı Hümayun Caddesine bakan tarafta tarih kitabesi yazılmıştır. Türbe içerisinde Sultan III. Mehmed, Sultan I. Ahmed'in annesi Handan Sultan, Sultan I. Ahmed'in şehzadeleri ve kızları, Sultan III. Murad'ın kızı Ayşe Sultan ile diğer şehzadelerle birlikte toplam 26 sanduka bulunmaktadır.

Sultan I. Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi (Vaftizhane)

Günümüzde Sultan I. Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi olarak kullanılan yapı Ayasofya'nın güney batı yönünde en önemli ek yapılarından biri olan, vaftizhane kısmıdır. Yapı dıştan 4 köşe, içten ise köşelerde eksedralar ile sekizgen planlı olup, üstü kasnaksız kubbe ile örtülüdür. Ayasofya ile arasında küçük bir avlu vardır. Doğuda apsis, batıda narteksi olan yapının köşelerine nişler yerleştirilmiştir. Fetihten sonra Ayasofya'nın kandil yağları deposu olarak kullanılmış, daha sonra Sultan I. Mustafa'nın 1639'da aniden ölmesiyle türbeye çevrilmiş, 1648 yılında vefat eden Sultan İbrahim de buraya defnedilmiştir. Türbe içerisinde Sultan I. Mustafa, Sultan İbrahim, Sultan I. Ahmed'in kızları, Sultan IV. Murad'ın kızı Kaya Sultan, Sultan II. Ahmed'in şehzadeleri, kızları ile bazı hanedan mensupları gömülü olup, toplam 19 sanduka bulunmaktadır.

AYASOFYA'DAKİ ŞEHZADELER TÜRBESİ

Kaynaklarda, Şehzadeler Türbesi'nin, Sultan III. Murad'ın annesi Nurbanu Valide Sultan için, Mimar Sinan tarafından 1580'lerin başında yapıldığı, ancak veba salgını nedeniyle ölen genç şehzadelerin buraya gömülmesi nedeniyle Valide Sultan'ın, Sultan II. Selim'in Türbesi'ne gömüldüğünden bahsedilmektedir. Sultan III. Murad Türbesi'ne bitişik olan Şehzadeler Türbesi, kubbeli, dıştan sekizgen, içten dört köşeli, zemini altı köşeli tuğlalarla kaplı, duvarları kesme küfeki taşından, oldukça sade bir görünüme sahiptir. Türbenin ahşap ana giriş kapısı, geçmeli, geometrik şekilli, ahşaptan çıtalarla süslenmiştir. Türbe içerisinde çini ve hat örnekleri bulunmamakla birlikte duvarlarında, 19 yüzyıla ait siyah ve beyaz renklerle yapılmış, bitki motifleri, sepette çiçekler, kurdeleler ile kumaş kıvrımlı kalem işleri ile bezenmiştir.

2006 yılında yapılan onarım çalışmaları kapsamında pencere üstlerindeki kemer alınlıklarında orijinal rumi desenli malakari süslemeler ile birlikte, sandukaların üzerinde 16. yüzyıla ait puşideler, şehzade kaftanları ve Kabe örtüsü parçaları ortaya çıkartılmıştır. Türbe içerisinde Sultan III. Murad'ın 4 şehzadesi ve 1 kızı gömülü olup, toplam 5 sanduka bulunmaktadır.

KARİYE MÜZESİ

Doğu Roma İmparatorluğu döneminde önemli dini merasimlerde saray kilisesi ve şapeli olarak kullanılan Kariye, Fetih’ten sonra da bir süre kilise işlevi görmeye devam etmiş olması sebebiyle önemli bir yapıdır.

Kariye, 14. Yüzyılda Logothetes (Hazine Sorumlusu) Theodoros Metokhites tarafından yapılan iyi korunmuş mozaik ve freskleriyle, Doğu Roma resim sanatının son döneminin önemli ve güzel örneklerini bir arada barındırmaktadır. Dış nartekste (Doğu Roma bazilika ve kiliselerinde genellikle batı giriş bölümü) Hz. İsa'nın hayatı, iç nartekste ise Hz. Meryem'in hayatını anlatan mozaikler ve parekklesion bölümündeki canlı anlatıma sahip freskleri ile Hıristiyan teolojisinin önemli sahnelerini bir arada vermektedir. Mozaik ve fresklerde tekdüze desenlerden çok, mimari motifler ve Helenistik özellikler gösteren manzaraların bulunması, mozaiklerdeki derinlik ve figürlerdeki hareketli üslup nedeniyle Doğu Roma resim sanatının en güzel örneklerini teşkil etmekte ve Orta Çağ'da Rönesans Dönemi’ni haber veren üstün bir sanatsal değer taşımaktadır. Bu nedenle de sanatsal açıdan tek olma vasfına haizdir.