Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema Bu da uzay boşluğunun ‘Hayal Şehir’i

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        9 AĞUSTOS FİLMLERİ

        “Matrix” sonrası dönemde totaliter düzeni canlandıran, sanal gerçeklik, sınıfsal uçurum, droid, cyborg, fütüristik şehir, siberpunk teknolojisi, uzay istasyonu ve hacker kavramlarıyla sarılmış, keyifli ve çok yönlü bir bilimkurgu seyirliğinin adresi denebilir. “Elysium: Yeni Cennet”, tek başlı sistemlerin yaratabileceği faşist tutumu gözler önüne sererken, uluslararası bir gözlemle dünyanın bölünmesi halinde aristokrasi ile proletaryanın konumunu incelemeye alıyor. Neill Blomkamp, bu ilk Hollywood işinde, umut vaat eden Oscar adayı birinci filminin üzerine çıkarken “Hayal Şehir”, “2001: Uzay Yolu Macerası”, “Çılgın Maks” ve ‘Terminatör’den parçaları zekice kullanıyor. Robot teknolojisine günümüze uygun bir beden, distopyalara sanal gerçeklik zeminli bir ambalaj buluyor. Büyük oranda da bilimkurgu sinemasının ikinci altın çağındaki yetkin, özgün ve kaliteli tür ürünlerinden birine dönüşüyor.

        “Yasak Bölge 9” (“District 9”, 2009) ile bilimkurgu alanında kumaşını gösteren Neill Blomkamp, burada ilk safkan Hollywood işi ile karşımıza çıkıyor. O eserde mizahı öne çıkarırken, üslupsal kafa karışıklığından, kendini ciddiye almamaktan ve çaktırmadan vuran ırkçı ideolojiden çeken ideolojik zemin ise burada profesyonellikle taçlandırılıyor. Güney Afrikalı yönetmen kendi geleneğini bir kez daha hissettiriyor. Günümüzün ‘ABD-Ortadoğu’ çatışmasını arka planına alan bir eserle çıkageliyor.

        Efektleri özenli, mitolojik ve siyasi bilimkurguların mimarı olacak gibi

        Andrew Niccol gibi ‘distopik açılımlar’ın üzerine giden bir kişi değil belki. Ama Peter Jackson’ın ilk döneminde gördüğümüz efektlerle oynama aşkını taşırken, politik söylemlerle haşır neşir olmayı ve mitolojik göndermeleri içeri dahil etmeyi seviyor. Bu durum ister istemez çeşitli riskleri beraberinde getiriyor. Birincisi efektlerin B sınıf bir gelenekle oyuncaklı hale getirilmiş gibi durup detaylandırmasının görünümü, ikincisi ideolojik yaklaşım konusunda alttan alta yapılan planların bazen beklenen sonucu verememesi.

        Doğrusunu söylemek gerekirse burada orijinal isminin katkısıyla Yunan mitolojisindeki ‘cennet’i merkezine alan hikaye yapısı, bu risk oranı yüksek özelliklerin altını iyi oyup yoğuruyor. “Yasak Bölge 9”da politik ve ironik olup böylesi bir bakışın fazla hissettirilmemesi zafiyetinin üzerini örtüyor. Lafın özü mitolojik açılım, siyasi söylemi de efekt detaycılığını da kullanışlı, çok yönlü bir sinema filminin malzemesi haline getiriyor.

        Uzayı da kapsayan bir distopik vizyon

        “Elysium: Yeni Cennet” (“Elysium”, 2013), uzaylı yaratık istilası komedisinin ardından çok yönlü ve orijinal bir distopik bilimkurgu zemini planlıyor. Totaliter bir düzenin hakimiyet kurduğu insanoğlu özelinde ‘işçi sınıfı’ ile ‘aristokrasi’ arasındaki uçurumun açılmasına dikkat çekiyor. Her şeyin faşist yönetimlere uzandığı bu yaşayış şekli de “Yasak Bölge 9”da uzaylılar ile insanların konumunun değişip bizim yasaklı ve öteki haline gelmemiz gibi bir motifi devreye sokuyor.

        Totaliter, oligarşik veya distopik arayışı olan tür filmlerinde sinema seyircisi olarak gördüğümüz bu kurulan şehrin dünyada olduğudur. Ancak burada yönetmen ‘Elysium’ adlı bu fütüristik yaratımı ya da “Hayal Şehir”i (“Logan’s Run”, 1976) böyle bir kodlamayla yansıtmıyor. Aksine “2001: Uzay Yolu Macerası”nı (“2001: A Space Odyssey”, 1968) hatırlatan bir uzay istasyonunun içine, tekerleğin bölgelerine yerleştiriyor. Böylece etraftaki gezegen dokusu korunuyor. Genelde uzay boşluğu filmlerinde gördüğümüz bir görüntü gözümüzde canlanıyor.

        “Çılgın Maks”ın ana karakteri ve ‘Yıldız Savaşları’nın droid’leri malzemeleri arasında

        Bunun üzerine dünyada yaşayan insanları genelde azınlık olarak konumlandırıyor yönetmen. Matt Damon’ın Max tiplemesini, sanki sonu gelmiş dünyanın içine konumlandıran flashbackiyle canlandırıyor. “Çılgın Maks”i (“Mad Max”, 1979) andıran ten rengi yüklü, çöl tanımlı görsel yapı bu duruma ‘gerilla’ geleneğiyle eşlik ediyor. Bu bölümdeki mizansenler, “Yasak Bölge 9”un gerçekçilik aygıtlarının düzene girmiş haliyle canlanıyor. Kıyamet sonrası bilimkurguların hiççiliği ile yansıtılıyor.

        Bu noktada dünyayı kurtaracak motivasyon kaynağı, teknolojik araç depolaması ise büyük oranda bir hacker tarafından yapılıyor. ‘Yıldız Savaşları’ (‘Star Wars’) serisinde gördüğümüz droid’lerin koruduğu, görevlendirildiği bu bölgenin, robot-insan kırması bir karakterin ya da cyborg’un ‘kahraman’laştırılmasıyla bir uzay boşluğu macerasına açılma mecburiyeti aslında kalıpları yıkıyor.

        “Robocop”un (1987) polis yaklaşımına benzer insan-robot kırması tasarım, hacker kültürüyle harmanlanıyor. Bilgisayar sistemine benzeyen Max’in bedeni bir anlamda çip ve kabloların o döneme aitliğiyle bir ‘el emeği göz nuru’ hal alıyor. Blomkamp’in önceki filminde gördüğümüz yaratık tasarımındaki ‘el işi’ izlenimini akla getiriyor. B sınıf bir arka planı devreye sokuyor.

        Mitolojinin cenneti ‘elysium’ kullanışlı bir gözlemle sarılıyor

        Sinema perdesinde Yunan mitolojisinden Hades’i görmeye alışığız. Birçok yönetmen de öteki dünyanın cehennemle daha sinemasal ve doğru durduğunu veya o katmanın hikayelerinin daha kullanışlı olduğunu düşünür. Ama Blomkamp burada oradaki ‘cennet’e denk gelen ‘elysium’u baz alıyor. Uzay boşluğundaki şehri de ona atıfta bulunarak planlıyor. Yani bir anda yeni bir başlangıcın iyimser, kahramanca ve Tanrısal hale getirilmesi hedefleniyor.

        Blomkamp mamulü ‘elysium’da Almancadan İngilizceye kadar birçok dilin konuşulması, çok ulusluluğu anlatıyor. Sanki Meksika gibi gelir seviyesi düşük, ötekileştirilen bir ülkenin, aydın Batı Avrupa ve ABD ile karşılaştığı bir düzenek izliyoruz. Aradaki sınır, ABD-Meksika sınırı izlenimi yaratıyor. Türkiye’nin de aşağıda olmasına şaşırmayacağımız bir ulus çatışması devreye giriyor. Blomkamp da zaten dünyanın bir uçurumla aradan bölünmesini bir uluslararası süreç olarak düşünmüş. Oranın başına, yüksek teknolojiyle haşır neşir faşist bir lider getirmesi manidar. “Yasak Bölge 9”da da benzer bir kaosu öngörmüştü.

        Sanal gerçeklik distopik bilimkurgusunun ‘Hayal Şehir’i

        Böylece dünyadaki insanların işçi sınıfına denk geldiği, fakirleştiren, gettolara iten düzen eleştiriliyor. Orada yaratılan müstakil evler sahiplerine, aristokratlara veriliyor. Orta sınıfın kalmadığı portre, aslında onların yasaklı olmasıyla hastalıkları ve daha fazlasını engelliyor gözüküyor. Bu noktada da bir bakıma solcu bir isyan canlanıyor.

        “Hayal Şehir”, “Gizemli Şehir” (“Dark City”, 1998) ve “Sihirli Şehir”de (“City of Ember”, 2008), dünyanın veya gezegenin herhangi bir yerinde konumlanmış fütüristik hayali şehir, burada sanal gerçeklik distopik bilimkurgusunun içinde canlanıyor. Hem de Elysium markasının özeniyle konumlanması, biraz ‘tech-noir’a uygun olmasına alışık olduğumuz bu kullanımları farklılaştırıyor. Ütopya ufkumuzu genişletiyor.

        Sharlto Copley ile Matt Damon’ın çatışmasında ‘Terminatör’ün cyborg’larına benzer bir teknolojik çekişme izliyoruz. Birinin daha gelişmiş ‘üst dünya’ya aitliği, diğerinde melezliği abartıp güce yaslanıyor. Sanki sanal gerçeklik vurgusu ile siberpunk teknolojisi birbirine giriyor. Elysium’a varana kadar da bu durum sürüyor. Ama esas olan bu eserin distopyayla ilişkisini ‘bilgisayar programları’ üzerinden konumlandırması.

        Doğrusunu söylemek gerekirse dünyadan Elysium’a doğru gidiş konusunda ‘Terminatör’ün hikaye yapısından alıntılamalar var. Böylece aslında “Bay Hiçkimse” (“Mr. Nobody”, 2009) ve “Oyunbozan Ralph”ten (“Wreck-It Ralph”, 2012) sonra “Matrix” (“The Matrix”, 1999) sonrası sürecin en cüretkar ve özgün işlerinden biriyle yüzleşiyoruz. ‘Elysium’un bir sistem, bir program olarak tasarlanması manidar bir ‘sanal’lığı canlandırıyor.

        Bilimkurgunun ikinci altın çağına yakışan bir yönetmen ve bir film

        Jodie Foster ve William Fichtner’ın sistem temsilcisi tiplemeleri bu duruma eşlik ederken, bilimkurgunun altın çağında bir bilimkurgu auteur’ü adayı yoluna emin adımlarla devam ediyor. Yönetmenin favori oyuncusu Sharlto Copley’nin mizahı ana şablona katkı yaparken, özellikle aşağı bölümden başlayan macerayı aksiyona çeviren tempo algısı inandırıcı durmuyor. Aksine büyük oranda Blomkamp’ın becerisine takılıyor.

        Büyük bütçe biraz aksiyon gereğini şart hale getirmiş. Ama son yarım saatte film aynen “Zamana Karşı”da (“In Time”, 2010) Andrew Niccol’ün olduğu gibi bu zaafı taşıyor. Efektlerle, politikayla ve göndermelerle oynamayı seven yaratıcına Matt Damon yoluyla fazla sorumluluk yüklüyor.

        Yönetmenin dünya ile ‘elysium’ arasında yaptığı görsel ayrımın becerikliliği, buraya yansımıyor. Uzay istasyonunda daha yapay renklerin, geniş açıya yakın merceklerin, sabit açıların konformizmi vurgulaması, aşağıda gerilla geleneğiyle yer değiştiriyor. Böylece Blomkamp, ilk filmine göre yönetmenlik konusunda ileriye doğru bir adım atıyor. “Elysium: Yeni Cennet”, “Matrix” sonrası dönemde olabilecek bir totaliter düzenin tanımını yaparken bilimkurgunun ikinci altın çağına yakışan bir filme dönüşmekte zorlanmıyor. “Hayal Şehir”in değerini de biraz daha arttırıyor.

        FİLMİN NOTU: 7.6

        Künye:

        Elysium: Yeni Cennet (Elysium)

        Yönetmen: Neill Blomkamp

        Oyuncular: Matt Damon, Sharlto Copley, Jodie Foster, William Fichtner, Alice Braga, Diego Luna

        Süre: 109 dk.

        Yapım yılı: 2013

        GÖRME ENGELLİLERİN DÜNYASINDA İŞİTSEL BİR YOLCULUK

        Lizbon’daki bir klinikte karşılaşan iki görme engelli karakterin yakınlaşmasını ele alan bir sinema resitali… Evet evet yanlış duymadınız “Hayallerin Ötesinde”, sömürüye açık bir konuya odaklanmasına karşın ‘işitsel’ ve ‘görsel’ bir şölene dönüşüyor. Leone’nin koreografiye ve ses tasarımına-müzik ezgilerine bağlı yapısını büyük oranda kullanırken, sarı-sepya arasındaki renk paletini de görememenin fluluğu olarak devreye sokuyor. Böylece soyut öğretmen-öğrenci aşkı üzerinden varlığından haberdar olmadığımız, duyusal, saklı ve ayrıksı bir dünyaya doğru albenisi yüksek, şiirsel ve öznel bir yolculuğa çıkıyoruz.

        ‘Andrzej’ isimli yönetmenlerle ilgili bir muhabbet açmak bile başlı başına bir sinema deneyimine dönüşebilir. Polonyalı Andrzej Jakimowski bu konuda bildiğimiz en genç isim şimdilik. “Squint Your Eyes” (“Zmruz Oczy”, 2005) ve “Tricks”in (“Sztuczki”, 2007) ardından üçüncü filminde de alışık olduğu ekibiyle çalışıyor. Zaten ‘körlük’ gibi riskli bir kavramı ele alması, ilk bakışta projeye ağız burun bükmemizi sağlasa da sonrasında bu istikrar belirtisiyle anlam kazanıyor.

        İşitsel yapının ana akışa müdahale ettiği cesur bir yaklaşım

        Görme engeli, sinemaskop oranında (2.35:1) öğretmen (Ian) ile öğrencisinin (Eva) soyut aşkını anlamlı kılıyor. Bu konsept, yönetmen tarafından bir üslup, bir anlatı metodu oluşturmak için kullanılıyor. Aslında girizgahın ışığı yalıtılmasından destek alan sarımsı bir renk paletiyle, köpeğin girişte oturduğu sahne ile yapılması her şeyi belli ediyor. Bu genelde sömürülen mesele Dino Viti’nin “Kadın Kokusu” (“Profumo di Donna”, 1974), Fernando Meirelles’in “Körlük”ü (“Blindness”, 2008) veya albino kadın-kör erkek ilişkisine cüretkar yaklaşımıyla dikkat çeken Tamar Van den Dop imzalı “Blind” (2007) ile benzer bir sürece sokuluyor. Omurgasına ise ‘öğretmen-öğrenci ilişkisi filmi’ şablonunu alıyor.

        Yönetmenin hedefi daha önce görmediğimiz bir halet-i ruhiyeyi canlandırmak, körlerin ruh halinden, zihninden, gözünden ya da duyusal dünyasından öznel bir üslup geliştirmek. Meirelles’in “Körlük”te gözümüzü kör eden bir beyaz kullanırken özellikle bunu açılış sekansında akılda kalıcı hale getirmesi önemli ve halen hatırlanası bir durum. Burada ise yönetmen benzer bir hedefle yola çıkıyor. Klasik dramatik yapıyla ağlatma objesine dönüşecek tiplemeler, görüntünün flu ve tutarlı kalmasıyla işitsel yapının ana akışa müdahale ettiği sürecin malzemeleri oluyorlar.

        “Suspiria”nın gece geçen açık alan sahneleri sanki gündüze transfer oluyor

        Görme engellilere verilen eğitimleri ‘okul’ bahanesiyle başlatan filmin ‘ses-detay plan’ birlikteliğini benimserken, sepyaya alan açan aşırı ışık yalıtımını sarı renk filtresiyle birleştiren paleti doldurduğu söylenebilir. Böylece de aslında bir süre sonra yakın-çok yakın planla gözleri görmeyen tiplemelerin gelen seslere, yankılara ve detay planlara ‘ara’dan müdahale ettiğini gözlemliyoruz. Leone’nin western için geliştirdiği ‘spagetti’ estetiği sanki daha farklı bir şekilde canlanıyor.

        Koreografi büyük oranda Argento’nun renk filtrelerinin ‘sarı’ya meylettiği bir görsel yapıyı hakim hale getiriyor. Hatta daha da ileri gidersek kuşbakışı planlarda gölgesi düşüp sesleri monoya düşen insanlar, Argento’nun “Suspiria”sındaki (1977) açık alan koşuşturmacasını andırıyor. Ses ile görüntünün ahenk yüklü birlikteliği böylece biraz olsun tanıdık gelebiliyor.

        Koreografinin ince işçiliği filme tesir ederken aslında ‘duyma yetisi’ ile hareket eden körlerin esas görüntüye, gözümüzün önünden geçen karelere müdahale edemeyeceği üzerine tavizsiz bir süreç izliyoruz. Lara-Hogg ikilisinin birbirine neredeyse hiç yakınlaşmaması ya da karakterlerin gerçek karakter olarak sunulmaması derken sömürüden öte bir ‘yanık duygusu’ yaşanıyor.

        Duymanın birincil duyuya dönüşmesi, ancak böyle görselleştirilebilirdi

        Bu sayede aslında finale giden yolda “Desperado”dan (1995) ya da ‘tango-salsa’ gösterilerinden kopma topuk sesleri ile tren-araba seslerinin iç içe geçtiği ses kurgusu işliyor. Gitar-keman ezgilerinden güç alan müzik skalası da buna eşlik ediyor. Böylece çok katmanlı bir işitsel yapı kurulurken, karakterlerin çok yakın-yakın planları da şiirsel anlara alan açma işlevi üstleniyor.

        Belki Jakimowski’nin senaryoyla biraz daha fazla zaman geçirmesi ya da ilk bölümdeki görmeyen göz-bahçe arasındaki geçişlerde süreyi azaltması daha iyi olurmuş. Ama üç filmlik bir kariyerle aklımızın ucundan geçmeyen bir dünyaya bizi götürmesiyle dikkat çeken, sinema yolculuğu olarak albeni yüklü bir eser karşımızdaki. Görme yetisini kaybetmiş insanların duygusu ancak bu kadar hislere uygun bir görsellikle temsil bulabilirdi. Sinemaskopun desteğiyle bunu deneysellik ve klasik senaryonun dışına çıkma riskine karşın bütün lezzetiyle deneyimliyoruz.

        FİLMİN NOTU: 6.8

        Künye:

        Hayallerin Ötesinde (Imagine)

        Yönetmen: Andrzej Jakimowski

        Oyuncular: Edward Hogg, Alexandra Maria Lara, Melchior Derouet, David Atrakchi

        Süre: 105 Dk.

        Yapım Yılı: 2012

        KADINLAR İÇİN ‘CEHENNEM SİLAHI’

        Daha çok erkek karakterleriyle bilinen ‘iki kafadar filmi’ni kadınların arasına transfer etme amacıyla yola çıkan “Ateşli Aynasızlar” için “Thelma ve Louise” ile “Cehennem Silahı”nı birleştiriyor gibi güzel şeyler söylemek isterdik. Ancak ilk filmi “Nedimeler”de mizansenin ana kurallarını ve mizahın seviyesini tutturamayan Paul Feig’in varlığı bu duruma engel oluyor. Böylece oradaki seksist, kaba ve sinemasız bakış bir kez daha canlanıyor.

        Özellikle 80’lerden bu yana polisiyede, aksiyonda karşımıza çıkan iki kafadar filmi (buddy movie) şablonu, burada ‘kadın’lı bir ceket giyiyor. FBI polisi ile ağzı bozuk bir yerel Boston polisinin bir araya gelmesi ise zıtlaşma komedisinden kahkaha tufanına açılma sözü veriyor. Ancak durum bunla bitmiyor. Zira bu metnin “Nedimeler” (“Bridesmaids”, 2011) ile iğrençlikler üzerine seksist ve tek boyutlu bir kaba komedi inşa eden Paul Feig’in elinden geçtiğini unutmamalıyız.

        Hollywood şişkinliğinden ve ekibinin anlayışından mustarip bir iş

        “Ateşli Aynasızlar” (“The Heat”, 2013), bu amaçlarına ilerlerken en baştan Melissa McCarthy’i sakar, şapşal, sorumsuz ve ne yaptığını bilmeyen biri olarak gösterip kilolu kadınları karşısına alıyor. Bunun üzerine “Güzel Dedektif” (“Miss Congeniality”, 2000) kimliğini 10 sene sonra yeniden giyen Sandra Bullock, kadın olmayı sıfırdan öğreniyor. Bu da yetmiyor ikisinin çiğliklerinden bir belden aşağı espriler silsilesi de çıkarıyor.

        Senaristin hiç yetkin durmadığı omurga, yönetmenin de katkısıyla uçurumdan aşağı yuvarlanmak için hazırlanmış gibi. Ne ‘Çılgın İkili’nin (‘Bad Boys’), ne ‘Cehennem Silahı’nın (‘Lethal Weapon’), ne ‘Bitirim İkili’nin (‘Rush Hour’), ne de ’48 Saat’in (’48 Hrs.’) mizah anlayışına girmek mümkün olabiliyor. Onca temizlik ve berraklık ise aslında kaçınılmaz bir Hollywood şişkinliğini beraberinde getiriyor.

        Kadınlar için Laurel ile Hardy olmasın?

        Bullock-McCarthy ikilisi işi abartıp lezbiyen bir çifte dönüşse belki. Ancak burada onu adlandırırken, tam çevirisiyle ‘ısı’ ismini koymak bile leziz duramıyor. Aksine birkaç perende atarak kamera karşısında kahkaha krizine girmemiz bekleniyor. Feig, seviyesiz, kolaycı ve acemi komedilerine devam ediyor. Bilinçli mi bilinçsiz mi bilinmez, ama Laurel ile Hardy ikilisinin vukuatlarını kadınların arasına uyarlamanın peşine düşüp bu formülün uygulamalarının en eski noktasına kadar uzanıyor. Mizah anlayışının geri kalmışlığından çekiyor.

        Kadın filmlerinin (chick flick) içinde bir şablon oluşturmaya çalışıyor. Ancak buradaki omurga “Nedimeler” kadar zayıf. Hem mizahi, hem ideolojik, hem de sinemasal açıdan bir değişiklik yok. Her iki filmde komedi filmi için sürelerin uzun tutulması da bu duruma eklenince yapma ve boyutsuz algının çekilmezliği daha da arttırıyor.

        FİLMİN NOTU: 2.5

        Künye:

        Ateşli Aynasızlar (The Heat)

        Yönetmen: Paul Feig

        Oyuncular: Sandra Bullock, Melissa McCarthy, Demian Bichir, Marlon Wayans

        Süre: 117 dk.

        Yapım yılı: 2013

        MÜBADELE DÖNEMİ ZEMİNLİ KUŞAK ÇATIŞMASI

        Mübadele dönemini görmüş 80 yaşlarındaki Rum bir kadın, onun torunu ve eski evinde ikamet eden 35 yaşındaki bir Türk arasındaki kuşak çatışmasının öyküsü. Aslında kağıt üstünde günümüze uygun bir sosyopolitik damar mevcut. Ancak “Evdeki Yabancılar”, sinemamızın hastalığı olan ‘güzel meselem varsa film çekmeye gerek yok’ anlayışının son kurbanlarından. Böylece festival kitlelerini mesele ile doyururken, seyirci adına her açıdan amatör bir işle yüzleşmek kaçınılmaz hale geliyor.

        Türk sinemasının ‘sanat filmi’ ya da ‘festival’ kolunun ana sorunu şüphesiz hep aynı: ‘Eğer tabanda çok çekici, sosyopolitik açıdan katmanları olan bir mesele varsa film çekmeye gerek yok’ tümcesi birçok yönetmenin zihnine işlemiş durumda. Bunun izinde amatör, konuşan kafalara varan, fazla özgüvenli yapıtlarla karşılaşmak kaçınılmaz hale geliyor. “Evdeki Yabancılar” (2012) da bu yolun yolcusu.

        Büyük ihtimalle post-prodüksiyon aşaması diye bir şey olduğunu bilmiyor

        Mübadele dönemini yaşayan 80 yaşlarındaki Rum Agapi ile onun eski evinde buluşan iki gencin ilişkisini ele alıyor. Göçmenlik, dostluk, kuşak çatışması, yabancılık, iletişim ve daha fazlası devreye giriyor sözde. Ama Dilek Keser-Ulaş Güneş Kacargil ikilisinin bu konuda bir sinema filmi çekme tutarlılığına ulaşabildiğini söylemek zor.

        Aksine HD’nin ana dokusu işlenmeden beyazın tonlarına ‘rastgele’ yanaştırılmış bir renk paletiyle yola çıktığını görebiliyoruz. Üstüne üstlük bu durum kameranın önünde durup konuşan ‘tip’lerle de vurgulanıyor. Post-prodüksiyon görmemiş bir eserle yüzleşmek zor olmuyor. Kız torun Elpida, Agapi ve 35’lerindeki Yaşar da aslında alegori dozu yüksek bir toplumsal görüntü sunuyor. Hatta günümüzdeki ötekileşmenin, zoraki ayrıştırılmanın eski Türkiye’de nelere denk geldiğinin de altını kazıyor.

        Amatör bir ev video dersek abartmış olmayız

        Ancak Türksoy Gölebeyi’nin ve yönetmenlerin işi tek mekana sıkıştırması hiç de faydalı olmamış. Bunun devamında üçlü arasındaki ilişki ne “Küçük Günahlar”daki (2011) gibi yetkin karakterlerle, motivasyonlarla ve iyi bir senaryoyla bütünlenmiş, ne de “Rüzgarlar”daki (2012) gibi sinemasal bir damar bulabilmiş.

        Bu da ilk kareden itibaren ‘özensizlik’ hedefinden şaşmayan bir görsel yapıyla her şeyin yerle bir olmasını sağlıyor. Kameranın, oyuncu yönetiminin ve diyalogların ağır geldiği yönetmen ikilisi, konuşan kafalardan sanat yapmaya çabalıyor. Ama bunu becerebilmek ne kelime, bir süre sonra yedinci sanatı sömürür hale geliyorlar. “Evdeki Yabancılar”, adeta amatör bir ev videosu kıvamında.

        FİLMİN NOTU: 1.8

        Künye:

        Evdeki Yabancılar

        Yönetmen: Colin Trevorrow

        Oyuncular: Fatih Al, Melpo Zarokosta, Romy Vasiliadis, Cem Bender

        Süre: 112 dk.

        Yapım yılı: 2012

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        38 Şahit (38 Témoins): 3

        Acil Arama (The Call): 6

        Aşk Taktikleri (La Stratégie de la Poussette): 2

        Babadan Oğula (The Place Beyond the Pines): 7.8

        Baldan Acı (More Than Honey): 4.7

        Başvuru: Kabul (Admission): 2.7

        Benim Çocuğum: 3.8

        Beyaz Saray Düştü (White House Down): 5.3

        Bir Kadının Gözyaşı (Thérèse Desqueyroux): 3

        Camille Claudel, 1915: 7.1

        Ceset (El Cuerpo / The Body): 3

        Cinnet (Modus Anomali): 5

        D@abbe: Cin Çarpması: 1.4

        Dehşet Kaseti (V/H/S/2): 3.5

        Devir: 4.9

        Doğal Kahramanlar (Epic): 5.8

        Dünya Savaşı Z (World War Z): 3.2

        Dünya – Yeni Bir Başlangıç (After Earth): 5.5

        Felekten Bir Gece III (The Hangover Part III): 2.9

        Geceyarısından Önce (Before Midnight): 3.5

        Genç Çıraklar (The Intership): 3.9

        Havada Aşk Var (Amour & Turbulences / Love is in the Air): 5.4

        Hayalet Öğrenciler (Promocion Fantasma / Ghost Graduation): 6.3

        Hipnozcu (Hypnotisören / The Hypnotist):4.5

        Iron Man 3: 5.2

        İnşallah (Inch’Allah): 3

        İntikam Kurşunu (Bullet to the Head): 1.3

        Kahraman Uzaylılar (Escape from Planet Earth): 5

        Karanlık Cinayetler (The Frozen Ground): 2.9

        Karanlıktan Gelen (Dark Skies): 3.8

        Kayıp Umutlar (Promised Land): 3.5

        Kutsal Motorlar (Holy Motors): 9.6

        Man of Steel: 6.8

        Manyak (Maniac): 6

        Maskeli Süvari (The Lone Ranger): 3.9

        Muhbir (Snitch): 5.5

        Ölüm Kapanı (Mi-Hwak-In-Dong-Yeong-Sang / Don’t Click): 4

        Pasifik Savaşı (Pacific Rim): 4

        Red 2: 3.8

        Rüzgarlar: 5.3

        Sadece Tanrı Affeder (Only God Forgives): 6.3

        Saksı Olmanın Faydaları (The Perks of Being a Wallflower): 6.7

        Sanal Hayatlar (Disconnect): 6.5

        Sen Gitmeden Önce (Not Fade Away): 5.2

        Sessiz Ev (Silent House): 5.4

        Sevimli Canavarlar Üniversitesi (Monsters University): 6.5

        Sihirbazlar Çetesi (Now You See Me): 6.5

        Son Ayin: Bölüm II (The Last Exorcism Part II): 3

        Son Konser (A Late Quartet): 5.5

        Süperstar (Superstar): 4.5

        Şirinler (The Smurfs 2): 3

        Star Trek: Bilinmeze Doğru (Star Trek: Into Darkness): 4.9

        Trans (Trance): 6.5

        Wolverine (The Wolverine): 1.9

        Zor Kazanç (Pain & Gain): 6.2

        Zorlu İkili (2 Guns): 5.9

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ