MİT ve İmralı arasındaki görüşmeler ciddi ciddi iyi gidiyor. BDP'li heyetin İmralı ziyaretinin ardından oluşan hava da gayet olumlu. Fakat bugün daha farklı bir şeyden bahsedeceğim.
Hatırlarsınız, devletin İmralı'yla yaptığı görüşmelerin devam edip etmeyeceğinin bile bilinmediği günlerde ihtiyatlı iyimserlik diye bir tabir kullanılmıştı. Bundan mülhem ben de tedbirli kötümserlik diye bir tabir uydurmuş, kendimi de bu kategoriye koymuştum.
Kötümserliğimin nedeni Kürtler ya da Türkler değildi. Elbette iki tarafın da endişeleri olacaktı, görüşmeler iki tarafı da kısmen hayal kırıklığına uğratabilirdi ama bunlar aşılamayacak sorunlar da değildi.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ve genel seçimlerin görece sulh ortamında gerçekleşmesi için atılacak palyatif adımların ve aslında çözüm olmayan girişimlerin çözümmüş gibi lanse edilmesinden endişe ediyordum. Ama Kürt meselesiyle ilgili gayet radikal adımlar atmış bir hükümete samimiyetsizlik hamletmek mümkün olmadığı için kaygılarımın asıl sebebi hükümet değildi. Oslo sürecinde masayı devirmiş olan bir örgüte ne kadar güvenilebilirse, o nispette güven duyulabilirdi İmralı'ya ya da Kandil'e de. Öyle de yaptık, ancak inanır mısınız, kötümserliğimin nedeni sadece örgüt de değildi.
Kötümserdim, çünkü "Kürt meselesi" çok büyük bir fabrika.
Hatta dev bir sektör.
Hammaddesiyle, tedarikçisiyle, taşeronuyla, üretim araçları ve hedef kitlesiyle, avukatları ve muhasebecisiyle, işçisi ve hamalıyla, patron ve ikinci adamlarıyla, ithalat ve ihracatıyla, tercümanları, broşürleri ve reklam ağıyla çok büyük bir kesimi "doyuruyor".
Kürt sorunu çözülüverirse hangi alanda faaliyet yapacağını bilemeyip bocalayacak pek çok "sivil toplum örgütü" de var; şahsen kitlelerle yüz yüze olan ve toplumun karşısına itibarları, inandırıcılıkları, demokratlıkları, donanımları, bu ülke için iyi olanı arzu etme muratlarıyla çıkan nice kalem/kanaat sahibi de bu sektörün bileşenleri arasında.
Meseleye Türk milliyetçiliği tarafından bakan ve son günlerde "Türklerin hassasiyetini kaşımakla"suçlanan Ertuğrul Özkök'e vurmak kolay. Çünkü geçmişte kötü bir sınav kâğıdı verdi. Günahı çok. Ayrıca biliniyor ki Özkök'ün "Hedef gösterildim" diye veryansın etme gibi bir teamülü de yok. Önüne gelen o tarafa vuruyor o yüzden. Tersi sorun değilmiş gibi. Sahi, Kürt hassasiyetini kaşımak mühim değil mi? Kürtlerin hassasiyetine duyduğu samimi ilgiyi, mesleğe dönüştürüp işi "kaşımaya" vardırmış olanın yaptığı da sorunlu bir tutum değil midir diye soruyorum?