Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Muharrem SARIKAYA / GAZETE HABERTÜRK

Türkiye’nin İsrail ile anlaşmasından memnun kalmakla birlikte, Türkiye’nin HAMAS ile ilişkisinden ABD hoşnut değil. ABD Büyükelçisi John Bass röportajımızda, Washington’un YPG ile ilişkisinden Ankara’nın rahatsız olmasına benzer düzeyde, kendilerinin de Türkiye’nin HAMAS ile ilişkisinin hoşlarına giden bir durum olmadığını bildirdi.

Menbiç ve Cerablus operasyonları sonrası YPG güçlerinin DAEŞ ile mücadele için başka alana kayacaklarını açıklarken, “PYD’nin Türkiye sınırı boyunca yeni bir idari alan oluşturmak amacıyla birleştirmesini desteklemediklerini” yineledi. PKK’yı terör örgütü olarak gördüklerini bir daha kayda geçirdi; ancak hükümetin PKK ile mücadelesinin basına ve akademisyenlere baskı aracı olmaması gerektiğine de vurgu yaptı. Büyükelçi Bass’a yönelttiğimiz sorular ve yanıtları şöyle oldu:

-Türk-Amerikan ilişkilerinde bir devamlılık vardır, bir de konjonktürel sorular vardır. Siz bu dönemi biraz önce özetlediniz, hem Suriye’deki IŞİD bağlamında hem de IŞİD’e karşı bölgesel savaşla ilgili, hem Türkiye’nin içindeki PKK mücadelesi ama fikir özgürlüğü, basın özgürlüğü ve akademisyenler konusunu da birlikte ele alarak. Siz döneminizde bu sözünü ettiğimiz devamlılığı nasıl tanımlarsınız ve konjonktürel sorunlar olarak neleri sayarsınız?

Bildiğiniz gibi, halen iki ülke arasındaki ilişkinin temelini oluşturan çok sayıda ortak çıkarlar bulunuyor. Her şeyden önce, NATO ittifakı içinde müttefikleriz. Birbirimizi korumaya ve gerekirse askerlerimizin, askeri personelimizin hayatını feda etmeyi taahhüt etmiş durumdayız; ki ABD bunu kutsal bir yükümlülük olarak görüyor. Aynı zamanda, her ilişkide olduğu gibi, her zaman her konuda anlaşmıyoruz ve şu sırada teröre karşı savaşırken üzerinde çalışmayı sürdürdüğümüz bazı farklılıklarımız var, ve bu farklılıklar, temel olarak DAEŞ, El Nusra gibi hem iki ülkenin güvenliği hem de Avrupalı dost ve müttefiklerimiz ve Körfez’deki dostlarımızın güvenliğine tehdit oluşturan aşırıcı örgütlerle en iyi nasıl mücadele edeceğimiz konusunda.

Bu zorlukları aşmak ve hiçbir müttefikin güvenliğini tehlikeye atmayacak şekilde Suriye ve Irak’ta ilerleme kaydetmenin en iyi yolunu bulmak için birlikte çalışmaya devam edeceğiz. Bunu başarmak için Türkiye ile günlük olarak çok çalışıyoruz; özellikle de Suriye’de  devam eden ve DAEŞ’le savaşan çeşitli grupları destekleyen askeri operasyonların Türkiye’ye sıçrayıp buradaki PKK çatışmasını daha yoğun hale getirmemesi ve hükümetin buradaki terör tehdidiyle başa çıkmasını zorlaştırmamasını güvence altına almak için son derece sıkı çalışıyoruz.

-Tam da bu konuda, Obama’nın Ortadoğu sorununu kendi gücünü kullanmak yerine yerel ittifaklarla çözme yönünde bir doktrini olduğunu görüyoruz veya bölgesel sorunları çözmeye yönelik, çatışma alanlarını gideren bir yaklaşım sergiliyor. Bunların Türk-Amerikan ilişkilerine etkileri, yani devamlılık ve konjonktürel olarak baktığımızda nasıl yansır? Ki siz, Suriye ve Irak meselesinde bir bölümünü biraz önce söylediniz her iki cümlenizde de. Bunların konjönktürel ve devamlılık açısından önümüzdeki dönemdeki problemleri sizce neler olabilir?

Başkan Obama’nın Ortadoğu’da terörle mücadele yaklaşımının arkasındaki temel ilkelere bakmakta fayda var diye düşünüyorum. Birinci husus, bildiğiniz gibi demokratik toplumlarda uzun vadeli her türlü askeri operasyon için halkın desteğini almak önemli ve Başkan Obama bununla ilgileniyor, Ortadoğu’da bir başka büyük askeri müdahaleye Amerika’da çok az bir destek olduğu anlayışıyla Suriye ve Irak’taki terörle başa çıkmaya ilişkin seçenekleri değerlendiriyor.  Bunun için bölgede de çok az destek olduğu kanısındayım. Ayrıca, herhangi bir askeri eylemin, DAEŞ’in yaymaya çalıştığı söylemi, yani bir inançlar çatışmasına giriştiği ve İslam’ı Batı ve Hıristiyan ülkelerin saldırganlığına karşı koruduğu yönündeki söylemi beslemeyeceğinden de emin olmaya çalışıyoruz. Bu yüzden, askeri operasyonlara, DAEŞ’in bu popüler propaganda söylemine izin vermeyecek şekilde yaklaşmaya çalışıyoruz. Ve biz bunu, DAEŞ’in yenilgiye uğratılmasının diğer yüzü olarak, kendi ülkelerindeki güvenliğin sorumluluğunu üstlenebilecek yerel güçlerle yapmaya çalışıyoruz.

Şimdi bu durum açıkça Suriye’deki çatışmanın çözümüyle bağlantılı. Uzun dönemde, nüfusunun yarısına saldırmak yerine Suriye halkının güvenliğini sağlayacak devlet güvenlik güçlerine ihtiyaç olacak. Ve DAEŞ’e karşı terörle mücadele üzerinde çalışırken bile, Bakan Kerry, Başkan ve diğer Amerikan yetkilileri Esad hükümetini ciddi bir müzakereye çekmek için siyasi müzakereleri canlandırma konusunda son derece yoğun şekilde çalışmayı sürdürüyor.

-Peki çatışma alanları nerede ortaya çıkar?

Ne anlamda?

-Türkiye-Amerika ilişkilerinde bölgesel sorunların çözümüne ilişkin bakışta. Özellikle DAEŞ’le mücadele yöntemi konusunda.

Üzerinde bazı sürtüşmeler yaşadığımız konunun açık bir örneğinin, PKK ile bağlantısı olan Suriyeli Kürt örgüt YPG’nin katılımı ve DAEŞ’e karşı eylem ve çabaları olduğunu düşünüyorum. Şu sırada biz bu örgütü DAEŞ’e karşı savaşta, DAEŞ üzerinde baskı kurma, kontrol ettiği toprağı ve Türkiye’de saldırılar düzenleme kapasitesini azaltmayı sürdürmede önemli bir unsur olarak görüyoruz. Fakat aynı zamanda, Türkiye’nin, YPG’nin Suriye’de daha fazla toprağı kontrol etmesinin PKK’nın Türkiye içindeki kampanyasını güçlendireceği yönündeki endişesine karşı son derece hassasız. Biz bunun gerçekleşmesini istemiyoruz. Rakka üzerine ek baskı kurmak gibi, Suriye içinde YPG unsurlarını da içeren operasyonlara sağladığımız herhangi bir desteğin, sadece DAEŞ’e karşı söz konusu operasyonlara yönlendirildiğinden emin olmak için çok çaba gösteriyoruz. Suriye’de hiçbir tarafın, DAEŞ karşıtı operasyonlardaki rolünü kullanarak, Suriye’de tek bir grubun yararına olacak siyasi bir değişiklikte üstünlük sağladığını görmek istemiyoruz. Biz mevcut toprakları üzerinde birleşik bir Suriye’yi kuvvetle destekliyoruz. Ve inanıyoruz ki, Suriye’deki mevcut coğrafi yönetim sınırlarına ve Suriye siyaseti ile yönetiminin nasıl olacağına ilişkin herhangi bir düzenleme, tüm Suriyelilerin karar vereceği bir meseledir.

-Ancak buna karşı Ankara’nın henüz kaygıları da tam anlamıyla ortadan kalkmış değil. Evet daha önceden, kısa süre önce, Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın açıklamalarında da benzer yaklaşımları görmüştük; ama PYD’nin son Menbiç olayının hemen akabinde Cerablus’un da devamında gelecek olması Ankara’da PYD güçlerinin, yani YPG’nin, Fırat’ın doğusuna tekrar dönüşü konusunda problemlerle karşılaştığını görüyoruz ve bunu da açıktan ifade ediyor. Siz Ankara’ya PYD’nin bu operasyonlar sonrasında veya PYD’nin güçlerinin bu operasyon sonrasında tekrar Fırat’ın doğusuna geçeceği konusunda söz verdiniz mi?

Daha önce belirttiğim gibi, DAEŞ’e karşı yürütülen askeri operasyonlar kapsamında Suriye’deki yerel güçlere destek veriyoruz. Menbic ve çevresinde savaşan grupları destekliyoruz ve Halep vilayetinin kuzeyindeki alanı korumak amacıyla DAEŞ’in doğuya püskürtülmesi için Mare-Hercele hattındaki Suriyeli Arap güçleri desteklemeyi sürdürme konusunda Türk hükümetiyle yakından çalışıyoruz. Bunu yapmaya devam edeceğiz. Bu nedenle, Suriye’de beraber çalışmak için tek bir ortak seçme gibi bir durum olmadığını hatırlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Suriye’de birden fazla farklı grupla çalışıyoruz. Beklentim, DAEŞ’e karşı Menbiç’te yürütülen operasyonların tamamlanmasının ardından, söz konusu operasyonları düzenleyen güçlerin DAEŞ’e karşı ilave operasyonlar düzenlemek üzere Suriye’nin başka bir yerine yönlendirilmesi. Az önce de belirttiğim gibi, Rakka üzerinde ilave baskı oluşturulması konusuna son derece yoğunlaşmış durumdayız. Bu nedenle Menbiç’de geriye büyük bir gücün kaldığını göreceğinizi düşünmüyorum; çünkü bu güçlere başka yerlerde ihtiyaç duyulacak.

Bahsettiğimiz bu sürtüşmenin büyük bölümünün, ülkelerimizin terörle mücadeleye ilişkin politikalarında iki hükümet arasında tam anlamıyla uyuşmayan alanı yansıttığını da belirtmek isterim. Türkiye’nin Suriye’de söz konusu unsur ile birlikte çalışmamızdan duyduğu hoşnutsuzluktan kaynaklanan büyük bir gerilim olduğunu görüyoruz; çünkü [bu unsur] Türk hükümeti tarafından resmen bir terör örgütü olarak tanımlanıyor; ancak ABD hükümeti açısından durum böyle değil. Öte yandan, bunun, ilişkilerimizde bu zorluğu yaşadığımız yegane konu olmadığını hatırlamanın da eşit derecede önemli olduğunu düşünüyorum. Konuya başka bir perspektiften bakacak olursanız, Türkiye’nin, ABD’nin terör örgütü olarak tanımladığı Hamas ile çok yakın bir ilişkisi var. Hamas’ın terör örgütü olarak tanımlanmasının nedeni de, (örgütün) tarihi boyunca birden çok Amerikan vatandaşını terör saldırılarıyla öldürmüş olmasıdır. Türkiye’nin bu yakın ilişkiye sahip olması bizim bilhassa hoşumuza giden bir durum değil. Görüşlerimizin hükümet nezdinde bilinmesini sağlıyoruz. Ancak bu, terörle mücadeleye ilişkin politikalarımızda uyum içinde bulunduğumuz geniş alanda çalışmayı sürdürme konusunda bizi durdurmuyor.

-Daha açık bir şekilde sorarsam, siz Menbic ve Cerablus sonrası PYD güçlerinin Fırat’ın doğusuna çekileceğini düşünüyor musunuz?

Söylediğim gibi, benim beklentim, bu güçlerin mevcut operasyonu tamamladıktan sonra DAEŞ’e karşı harekete geçmek üzere başka yerlere yönlendirilecekleri, daha doğrusu kendilerini bu bölgelere yönlendirecekleri yönünde. Elimde bundan farklı bir izlenim uyandıracak herhangi bir kanıt yok.  Daha önce de söylediğim gibi ABD hükümeti, YPG’nin, şu anda kontrolü altında bulunan bölgeleri Suriye’nin Türkiye sınırı boyunca uzanan bölgelerin tamamında yeni bir tür idari alan oluşturmak amacıyla birleştirmesini desteklemiyor.

-Siz Ortadoğu’da yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir mezhepler savaşı mı? Yani Sünni-Şii mezhepler savaşı mı? Yoksa otoriter rejimlere karşı geri kalmışlığa bir halk isyanı mı? Yani bir özgürlük savaşı arayışı mı? Sizce iç savaşı belirleyen unsur nedir?

Bence, Ortadoğu’daki ihtilaflarda söz konusu çatışma ve istikrarsızlıkları kendi amaçları doğrultusunda istismar etmeye çabalayan farklı unsurlar ve aktörler olduğunu görüyorsunuz. Ortadoğu’da çatışmayı körükleyen, mezhepçi bir gündemi olan ve mezhep temelli gerilimleri alevlendirecek şekilde çatışmayı körüklemeye çalışan bazı aktörlerin ve ülkelerin bulunduğu açık. Ancak öte yandan, bu çatışmalardan bazılarının söz konusu ülkelerdeki vatandaşların, devlet yönetiminin kalitesi, seslerini duyurabilme ve devletin halkın ihtiyaçlarına saygı duyduğu ve cevap verdiği bir toplumda yaşama kabiliyetlerine ilişkin olarak duydukları sıkıntılardan kaynaklandığı da doğru. Bu yüzden,  bu sorunun cevabının iki seçenekten sadece biri olarak tanımlanabileceğini düşünmüyorum. Burada pek çok etken var ve söz konusu çatışmalarla başa çıkılmasını böyle karmaşık hale getiren şey de kısmen bu; çünkü bunlar birbirleriyle bağlantılı ve şu anda pek çok dinamik söz konusu.

-Şunu soracaktım, sizce ABD Kürtleri coğrafyada bir bütün olarak mı görüyor yoksa her iki ülkenin içindeki etnik yapılar olarak, parçalı gruplar olarak mı bakıyor?  Yine bu kapsamda Sykes Picot’un 100. yılında yeniden hayat bulacağına inanıyor musunuz, yoksa sürecin artık tamamlandığı görüşünde misiniz? 

İlk sorunuza gelince, Amerika Birleşik Devletleri bu bölgede şu anda mevcut olan ulus devletlere bağlılığını koruyor.  Konuya bu ülkelerdeki farklı nüfuslar açısından baktığımızda, onları en başta ve her şeyden öte ikamet ettikleri, vatandaşı bulundukları ülkenin vatandaşları olarak görüyoruz. Politikamız gereği, etnik ya da mezhepsel kimlikler arasında fark gözetmemeye özen gösteriyoruz. Etnik kökenlerine, inançlarına ve siyasi yelpazenin neresinde yer aldıklarına bakılmaksızın herkese alan tanındığı toplumlar yaratacak veya böyle toplumları destekleyecek yönetim kavramlarını teşvik etmeye çok daha fazla yoğunlaşıyor ve özen gösteriyoruz. Ortadoğu’da birkaç farklı yönetim türüyle karşı karşıya olunduğu aşikar; nüfusların içinde farklı etnik grup ve mezhep bileşimleri var. Bir hükümet ile ülkenin vatandaşları arasında iyi yönetim ve iyi ilişkiler sağlamanın en iyi yolu nedir sorusunun birden fazla cevabı var. Açıkçası, bir ülkenin vatandaşları için bu soruların cevaplarını sağlamanın bizim işimiz ya da sorumluluğumuz olduğunu da düşünmüyoruz. Kendi geleceklerini belirleyebilmelerinin ve bu sorularla ilgili kendi sonuçlarına varmalarının onlar için önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu, bildiğiniz gibi uzun zamandır ABD politikasının temel taşlarından birini oluşturuyor.

-Çok az zamanımız olduğu için hemen, birbirine ekli olacak belki ama bir bütün içerisinde de olması açısından… Göreve başladığınız dönemde öne çıkan çatışma alanları Türkiye-Amerika ilişkilerinde veya Ankara-Washington ilişkilerinde çok da fazla değildi.  Ama gün geçtikçe Gülen sorunu, PYD, şimdi Rıza Zarrab’ın yargılanması konusu eklendi.  Nitekim, yakın geçmişte Cumhurbaşkanı da Obama’nın son dönemine ilişkin sitemlerini ve buna ilişkin beklentilerini iletti.  Sizce anlaşmazlıkları coşturan nedenler nedir? Birincisi bu.  İkincisi de, uzun sayılacak bir süredir Türkiye’de görev yapıyorsunuz, daha önce İstanbul’da da bulundunuz, Türk halkını ve Türk sistemini iyi tanıyorsunuz, Amerikan tipi başkanlık sistemi Türkiye’ye uyar mı sizce?

İlk sorunuza cevaben, bence hükümetler ve liderler arasında anlaşmazlıklar ve hayal kırıklıkları, genellikle hükümetler birbirleriyle yeterince iletişim kurmadıklarında ve diğer tarafın bakış açısını anlamak amacıyla birbirlerini yeterince dinlemediklerinde ortaya çıkar. Bunun da dijital çağda zaman zaman bir zorluk teşkil ettiğini düşünüyorum; çünkü her iki ülkede de, bir diğerinde yaşanan iç gelişmelere ilişkin çok sayıda bilgiye anında erişim mümkün oluyor. Bazen kişilerin sözleri söyledikleri bağlam dışına çıkarılabiliyor ya da ilişkinin geniş kapsamı içinde anlaşılamayabiliyor. Benim açımdan bu durum, özellikle de tamamen hemfikir olmadığımız konular bulunduğunda, birbirimizi anladığımızdan emin olmak için daha da fazla çaba harcamamız gerektiğini bize hatırlatıyor. Ve ben bunun iki hükümet arasında çok çeşitli konularda her gün yaşandığını görüyorum. Eminim, Türk hükümetinin ABD politikaları konusunda hayal kırıklığı yaşadığı konular vardır. ABD hükümetinin de Türkiye’nin politikaları nedeniyle hayal kırıklığına uğradığı konular var. Fakat bence, otuz yıl geriye gitsek de, farklı zamanlarda iki hükümetin birbirleri hakkında hayal kırıklığı yaşadığı bazı konular olduğunu yine görebilirdik.

Başkanlık sistemiyle ilgili sorunuza gelecek olursak, bence asıl mesele Türk vatandaşlarının bu sistemin kendileri için doğru yönetim biçimi olduğunu düşünüp düşünmedikleri. Burada bulunduğum süre içinde gördüm ki, Türkiye’deki siyasi yelpazenin her noktasından insanlar ülke yönetimiyle ilgili konulara müdahil olmak ve söz sahibi olmak konusunda güçlü hislere sahipler. Başkanlık sistemimiz bizim açımızdan iyi işliyor, ancak bu 240 yılı aşkın bir sürede evirilmiş bir sistem ve yapı. Modern çağda yönetimin karmaşık yapısını yansıttığından ve vatandaşları yönetime katıldıkları için mutlu hissettirecek şekilde onlara doğru hizmeti ve desteği sunacak bir yönetim sistemini sürdürebilmemizi sağladığından emin olmak için devamlı olarak ayarlamalar ve değişiklikler yaptık.

Birbirinden ayrı ancak eşit konumdaki üç devlet organını içeren sistemimizde, dengeyi yaratmak ve devlet organlarından birinin diğerlerine hükmederek vatandaşlarımızın büyük kısmına uygun düşmeyecek şekilde politikaya veya politika seçimlerine yön vermesini önlemek amacıyla her bir organın önemli rolleri bulunuyor. Hayatım boyunca siyasetimizi gözlemlerken öğrendiğim şey şu;  vatandaşlar, değişimin onlarla birlikte meydana gelen ve katılabilecekleri bir süreç olduğunu değil de başlarına gelen bir süreç olduğunu hissettiklerinde, söz konusu politikaya verilen desteği korumak çok daha zorlaşıyor.  Bunun, demokrasimiz için önemli bir ders olduğunu düşünüyorum; önümüzdeki başkanlık seçimlerinde de önemli bir ders olmayı sürdürecek. Bu ülkenin vatandaşlarının da bu sorunları nasıl ele alacağını görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum.

-Sormazsam konjonktüre  karşı ayıp olur, Türkiye ile İsrail arasındaki anlaşmaya ne diyorsunuz?

 Haberler doğruysa, ki doğru olduklarını umuyorum, ileriye doğru atılmış çok yapıcı bir adım olacağını düşünüyorum.

-Sanırım hükümetiniz de bu çabaları destekliyor…

Uzun zamandır, çok iyi iki dostumuz ve müttefikimiz olan bu iki ülkenin normal bir ilişkiye dönmelerinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu gelişmenin iki ülke açısından da iyi olacağını düşünüyoruz. Uzun vadede hem iki ülke açısından, hem de şu anda derin sorunlarla ve ihtilaflarla uğraşan bu bölgede barış ve refahın teşvik edilmesi açısından yararlı olacağını düşünüyoruz. O nedenle, ileriye yönelik son derece olumlu bir adım.

"BİR DOST OLARAK BASKIYA İLİŞKİN ENDİŞELİYİZ"

"Terör saldırıları sonucunda bu ülke vatandaşlarının çektiği acıya ilişkin derin üzüntü ve kederimizi bir kez daha kuvvetle ifade etmek istiyorum. Sizin ve okurlarınızın da bildiği gibi, ne yazık ki biz de ABD’de son birkaç ayda terör saldırıları yaşadık. Bunun nasıl bir his olduğunu biliyoruz ve bir dost, müttefik ve Türkiye’nin yakın ortağı olarak toplumun şu sırada karşı karşıya kaldığı zorlukları görmek çok acı.

Ancak biz bu korkunç acıyla başa çıkarken de, -bu acıyı biz hissediyoruz, bu toplum hissediyor- terörle mücadelede bazı önemli ilerlemeler kaydettiğimizi anlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. DAEŞ, Irak’ta iki yıl öncesine göre yüzde 50 oranda daha az toprağı kontrolü altında tutuyor. Suriye’de ise bu rakam yüzde 20’den daha fazla, Suriye’de yüzde 20’den daha fazla oranda bir toprak kaybetti. Türkiye sınırına erişimini büyük ölçüde kaybetti. Çatışmalarda ölen radikal, aşırıcı güçlerin yerine yenilerini koymakta çok daha fazla zorlanıyor. Bunun sonucu olarak ilerleme kaydediyoruz ve Türkiye’de daha fazla saldırıya tanık olmamızın nedeninin kısmen, DAEŞ’in daha fazla baskı hissetmesinden kaynaklandığını düşünüyorum.

Şimdi, açıkça görülüyor ki, halen yapacak çok şeyimiz var ve birlikte yapacağımız çok şey var, buna PKK’ya karşı Türkiye’nin verdiği mücadele de dahil. Daha önce de belirttiğim gibi, Türkiye’deki PKK şiddetinin tamamen kabul edilemez olduğu görüşümüzü bir kez daha tekrar etmek istiyorum. Biz bunu reddediyoruz. PKK’nın terörü kullanmasını reddediyoruz. PKK’yı bir kez daha, saldırılara son vermeye, silah bırakmaya, ve çatışmaların ve devam eden faaliyetlerinin nedeni olarak gösterdiği konuları tartışmak üzere siyasi sürece dönmeye hazırlanmaya çağırıyoruz.

Aynı zamanda hükümet de, her hükümetin bu konudaki yükümlülüğünü yerine getirme ihtiyacı duyacağı gibi, bu ülkedeki insanların güvenliğini sağlamak için operasyonlara devam ederken, askeri ve güvenliğe ilişkin operasyonların sivil kayıpları azaltmak için olabildiğince hassasiyetle yapılmasının önemli olduğunu düşünüyoruz.  Ve biz aynı zamanda, PKK’ya karşı yürütülen mücadelenin, baskıyı artırma ya da bu ülkenin vatandaşlarının ifade ve basın özgürlüğünden yararlanma kapasitesini azaltma yönünde genişletilmemesinin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Herhangi bir yerdeki bir hükümet için, sırf hükümet politikalarına katılmıyor diye gazetecilere veya akademisyenlere karşı sert önlemler alma yolunu seçmesi başarı reçetesi olamaz. Biz bunun devam etmemesini umuyoruz. Türkiye’de, özellikle gazetecilerin ve akademisyenlerin şu sırada yaşadıkları baskıya ilişkin endişemiz sürüyor.

Ve biliyorsunuz, bu endişeyi Türkiye’nin bir dostu, müttefiki, 70 yıldan fazla zamandır bu ülkenin başarısına derinden yatırım yapmış bir ülke olarak ifade ediyoruz. Sanırım, açılış konuşmamda söyleyeceğim son şey ise, Türk medyasında fazla sıkça gördüğüm ve ABD’nin Türkiye’nin güvenliğini baltalama ve güçlü, başarılı bir ülke olmasını engellemeye çalıştığını ima eden söylemleri bir kez daha reddetmek olacak. Hiçbir söylem gerçeklerden bu denli uzak olamaz; stratejik ortaklığımızın ve ittifakımızın tarihi, bu ülkeye,  güvenliğine ve refahına sürekli olarak yatırım yapmış olduğumuzu gösteriyor. Türkiye’nin güçlü, müreffeh, huzurlu, hoşgörülü ve toplumdaki herkesin barış içinde yaşayabileceği bir ülke geleceğine ulaşması yönünde çalışan herkese yardım etme kararlılığımız da sürüyor. "