Bedensel ölüm son değil.. Çetin Altan’ın güzel lafıdır.. “Bir kişinin adı son kez bir yerde anılır.. Sonra bir daha ondan konuşan çıkmaz.. İşte kişi adının son kez anıldığı o gün ölür..” diyordu.. Ufuk Güldemir bu açıdan şanslı..

Ölçülere gelmeyen ölçülerim vardır.. Vaktinin yaklaştığını kestirmek mesela.. Yirmili yaşlarında tanıdığın insanları düşüneceksin..

Onların yarısından fazlası, üzerinde “Küll-i nefsin zaikât-ül mevt..” yazılı yeşil çuhanın altında yolculuğa çıkmışsa bileceksin ki senin otobüsün de her an gelebilir..

Yine de insan kendine konduramıyor..

Sevgili Ufuk’un son röportajlarından birinde dediği gibi:

“Ölümcül bir hastalığın haberini almak Azrail’den tebligat almak gibi..” olsa da insan kabullenemiyor..


***

Sebep?

Cahit Sıtkı Tarancı’nın dediği gibi, yaşamak “Alıştığımız bir şey..” olduğundan..

Ne zaman bir kayıp haberi yüreğimi inceden kanatsa usta şairin o dörtlüğü gelir aklıma..

“Öldük, ölümden birşey umarak.. Büyük bir boşlukta çözüldü büyü.. Gök mavisi, dal yeşili, kuş tüyü.. Alıştığımız bir şeydi yaşamak..”

Alışılmışın dışındaki her şey ters geliyor bize.. O yüzden kabullenemiyoruz..

SONSUZLUK ÖZLEMİ

Uykumdan tuhaf bir rüya ile uyandım.. Başka bir gazeteci yakınımın öldüğünü görerek..

Eh! Yaşı da yadırganmayacak bir yaştı.. Kendime medyumluk vehmederek yatakta bir iki döndüm.. Duramayıp, kalktım..

Önüme çektiğim ilk gazetede gördüm kara başlığı.. Habertürk’ü açtım hemen.. Baştan aşağı Ufuk Güldemir..

Acılı yakınlarından genç bir adamın, en verimli çağında ecele teslim olmasının isyanı.. Yürek acıtan laflar.. Gözyaşları..

Ekrana çıkan hemen her yakını “Anısını sonsuza kadar yaşatacağız..” cümlesini laflarının bir yerine sıkıştırdı..

Keşke mümkün olsaydı..

Bizler “sonsuzluktan” nasipsizken böyle bir iddiaya sarılmak ancak acıdan ölçüsü dağılmış akıldan çıkar..


***

Anılar sonsuza kadar yaşamıyor.. Yaptıkların yaşıyor, hayata kattıkların yaşıyor..

Malı, mülkü, itibarı götüremiyorsun yanında.. Tek başına gidiyorsun..

Ama hayatına bir şeyler sığdırdıysan, varislerinin değil de herkesin paylaşabileceği bir şeyler bıraktıysan ardında o zaman şanslısın..

Bıraktığın ortak miras, senin adını hayatta tutuyor..

KIRMIZI ÇORAP..

Çok zengin, zengin olduğu kadar arif bir adam varmış.. Uzun yıllar, hayatın tadını çıkara çıkara yaşamış.. Dokuz çocuğu sağlığında etrafında pervane gibi döner ama içten içe de “Ölse de bıkakacaklarının tadını çıkarsak..” diye aykırı umutlar beslerlermiş..

Üstelik her biri miras beklentisi yüzünden birbirine rakip, birbiri ile yalandan yakın..

Zengin baba ileri yaşında ağır şekilde hastalanmış.. Kestirmiş ki dünyadaki günleri yakın.. Çocuklarını başına toplamış..

“Vasiyetimi bir zarfa yazdım, notere verdim.. Benden sonra açıp bakar icabını yaparsınız..” diye başlamış lafına..

Bir hayli duygusal laftan ve hellaleşme faslından sonra “Bir dileğim var sizden” demiş..

Ayağındaki kırmızı çorapları göstermiş..

“Bu çorapları çok severdim.. Beni defnederken bu çoraplardan birini ayağıma giydirin.. Sizden son istediğim budur..”

Çocuklarını şaşırtan bu dileğini de söyledikten birkaç gün sonra hayata gözlerini yummuş..

Çocukları babanın defin işi için kolları sıvamışlar.. Her şeyi hazırlamışlar..

Sıra tam naaşın yıkandıktan sonra kefenlenmesine gelince çocuklarından biri elindeki kırmızı çorabın tekini imama uzatmış..

“Babamın ayağına bunu giydirin, son isteğiydi..” demiş..


***

Önce naaşın başındaki hoca, sonra çevrede bulunan ne kadar mütedeyyin kişi varsa hep birden itiraz etmişler..

Göreneğimizde böyle şey yoktur.. Ölüye kırmızı çorap giydirmek şeytanın işidir.. Bırakın çocukluğu.. Mevtayı günaha sokacaksınız..

Ezcümle.. Her kafadan bir ses çıkınca çocukları pes etmiş.. “Altı üstü bir çorap, giymeyiversin..” deyip babalarını hocaya teslim etmişler..

SONU GÖREBİLMEK

Sonunda cenaze imamın bildiği gibi usulünce defnedilmiş..

Bir iki günlük başsağlığı faslını geçiren çocuklar doğruca notere koşuşturmuşlar.. Mirası nasıl bölüşeceklerini gösteren zarfı açtırmışlar..

Vasiyetin başında şöyle yazıyormuş..

“Çocuklarım gördünüz mü? İnsan öbür dünyaya çorabının tekini dahi götüremiyor..”

Son mektubuna bu cümle ile başlayan akil babanın lafı nereye getireceği artık belli..

O yüzdendir ki nerede bir sersem varsa mal hırsıyla sarılır dünya işlerine..

Nerede bir akil insan varsa “götüremeyeceğini” bildiği için arkasında kendisinden sonra da yaşayacak bir şeyler bırakmanın yarışına girer..

Arkadaşım Ufuk Güldemir ikincilerdendi.. Ölümüne yanan pek çok yakını gibi ben de adının kalıcı olduğunu bilenlerdenim..

KAYITLARDAYIZ..

Belki de biz yazı insanları bu yüzden şanslıyız..

Öyle bir iletişim devrimi yaşadık, öyle teknolojik mucizelere tanık olduk ki..

Ses de görüntü de laf da kaybolmuyor kolay kolay..

Bugünün arkeologları nasıl ki üç bin yıllık çanak çömlek kalıntılarından giderek bizden yüzyıllarca önce gelmiş insanların nasıl yaşadığını çözmeye çalışıyor..

Üç bin yıl sonranın arkeologları da aynı bugünün insanları gibi, bizlerin neler yaptığını nasıl yaşadığını merak edecek..

Ellerinde bugünün arkeologlarının hayal bile edemeyeceği malzemeler olacak..

Görüntü kayıtları, yaşayan sesler, hangi kıvamda olduğunu ancak o zaman kategorize edecekleri akılların yarattığı laflar..


***

Kimbilir belki Kumkapı’da bir meyhanede, belki bir düğün eğlencesinde attığımız kahkahalara bakıp keyiflenecekler..

Ufuk da oradalarda bir yerlerde karşılarına çıkacak.. Gazetecilik mesleği o zamanlarda yaşar mı bilmem ama yaptıklarına o zaman da şaşacaklar..