Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması

Mehmet Akif Ersoy, 20 Aralık 1873'te Mehmet Tahir Efendi ile Emine Şerif Hanım'ın oğulları olarak İstanbul'da dünya geldi.
Asıl adı Mehmet Ragif olan Mehmet Akif Ersoy, ortaokul döneminde Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca'da hep okul birincisi oldu.
Önce babasının ölümü ardından evlerinin yanmasıyla ailenin reisi olarak bir an önce para kazanmak zorunda kalan Mehmet Akif Ersoy, Mülkiye İdadisi'ni bırakarak o dönemlerde memurluk hakkı kazanılmasında büyük paya sahip olan Ziraat ve Baytar Mektebi'ne kaydoldu.
O sıralarda Hazine-i Fünun Dergisi'nde birer gazeli ve Mektep Dergisi'nde 'Kur'an'a Hitab' adlı şiiri yayımlanan Mehmet Akif Ersoy, aynı dönemde okulu bitirerek günümüzdeki karşılığı Tarım ve Orman Bakanlığı olan Orman ve Vaadin ve Ziraat Nezareti'nde veteriner müfettiş yardımcısı olarak memurluğa başladı.

20 yıllık görevi sırasında Anadolu, Rumeli, Arnavutluk ve Arabistan'da bulunan Mehmet Akif Ersoy, gezileri sırasında gerek yöre halkıyla temas kurmasından gerekse uzun yolculuklarda daha fazla okuma - yazma imkanı bulmasından dolayı edebiyatla daha iç içe olma şansına sahip oldu. Ersoy için edebiyat, halkın manevi ve ahlaki eğitiminde etkisi en büyük müessesedir. Her edebiyat mahallidir ve halka hitap eder.
Kısacası, sanat; sanat için değil, sanat; halk içindir.
Mehmet Akif Ersoy'un en önemli amacı, halk için halkın hayatını anlatan edebi eserler yazma üzerineydi.
İlham gelmesine inanmayan Mehmet Akif Ersoy'un alamet-i farikası güçlü bir gözlem yetisine sahip olmasıydı.
Eserlerini gözlemlerinden elde ettikleriyle meydana getirdi.
Öyle olduğunu da şu cümleleriyle anlattı; 'Hayır, hayalle yoktur benim alışverişim, İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim.'
Gözlem gücü de memurluk görevi sırasında Anadolu, Rumeli, Arnavutluk ve Arabistan'da bulunarak halkla iç içe zaman geçirmesiyle gelişti.
Edebiyat öğretmenliğiyle birlikte de gözlem gücünü kullanma yetisi olgunluk dönemine ulaştı.

Mehmet Akif Ersoy, memurluk görevi nedeniyle İstanbul dışında olmadığı zamanlar 1906'da Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi'nde kompozisyon, 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde Türkçe derslerini vermek üzere edebiyat öğretmenliği yaptı.
1913'te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin halkı edebiyat yoluyla aydınlatma amacı taşıyan neşriyat şubesinde Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabettin ile beraber çalışan Mehmet Akif, 2 Şubat 1913'te Bayezid Camii'nde, 7 Şubat 1913'te ise Fatih Camii'nde yaptığı konuşmalarında vatanseverlik çağrısında bulundu.
Mehmet Akif Ersoy'un yazıları ve şiirleri önce Umur-i Baytariye'den, ardından da Darülfünun müderrisliğinden kovulmasına neden oldu.
Sadece Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi'ndeki görevine devam edebildi.
Ne var ki Mehmet Akif Ersoy gibi aydın ve vatanperver biri evde oturacak / oturtulacak değildi.
Evde oturtulmayacak kadar kıymetli biri olduğunun farkında olanlardan biri de Enver Paşa'ydı.

Lübnan'da yaşayan Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa'nın davetiyle 1918'de bir kez daha bu ülkeye giden Mehmet Akif, Lübnan'dayken Şeyhülislamlığa bağlı Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti başkatipliğine atandı. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Said Nursi gibi isimlerin kurduğu ve Osmanlı Devleti ile diğer İslam ülkelerinde çıkacak dini meseleleri halletmek, İslam aleyhindeki gelişmelere yanıt vermek amacıyla kurulan bu örgütte çalışırken bir yandan da Said Halim Paşa'nın 'İslamlaşmak' adlı eserini Fransızcadan Türkçeye çevirdi.

Bu dönemde Anadolu toprakları işgale uğramış; Mustafa Kemal Paşa'nın Kurtuluş Savaşı'nı başlatmasıyla direnişe geçilmişti.
Bu harekete katılmak isteyen Mehmet Akif Ersoy, Balıkesir'e giderek 6 Şubat 1920'de Zağnos Paşa Camii'nde çok heyecanlı bir hutbe verdi.
Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok yerde hutbelerine devam etti.
Mustafa Kemal Paşa, Mehmet Akif Ersoy'un milletvekili olmasını istiyordu.
Haziran'daki seçimde Burdur'dan, temmuzdaki seçimdeyse Biga'dan milletvekili seçildi. Burdur milletvekilliğini tercih eden Mehmet Akif Ersoy, 1920 - 1923 arasındaki 1'inci TBMM'de iki yıl görev yaptı.

Cephedeki askerlere de cephe gerisindekilere de moral ve şevk verecek bir milli marşa gereksinim vardı. Bu amaçla Ulusal Marş Yarışması düzenlendi.
Dikkat çekici nokta, Mehmet Akif Ersoy'un şiir göndermeyerek yarışmayı görmezden gelmesiydi.
Çünkü ödül, 500 TL'ydi.
Mehmet Akif Ersoy, para ödüllü bir yarışmaya şiir göndermek istemedi.
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey, Mehmet Akif'in yakın arkadaşı Hasan Basri Bey'e ricada bulundu; 'Kendisinin şiir göndermesini arzuluyoruz.'
Mehmet Akif Ersoy, yarışmaya katılmayı kabul etti.
Bunun üzerine kimi şairler şiirlerini yarışmadan çekti.

İstiklal Marşı, 17 Şubat 1921'de Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye'de yayımlandı.
1 Mart 1921'de ise Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver) tarafından TBMM'de okundu.
Milletvekillerinin hangi şiiri seçecekleri belliydi ama yine de yarışmanın son başvuru günü beklendi.
Mehmet Akif Ersoy'un şiiri 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45'te ulusal marş olarak kabul edildi.
Mehmet Akif Ersoy, ödül olarak verilen 500 TL'yi adı sonradan Kızılay olarak değiştirilen Hilal-i Ahmer bünyesinde kadın ve çocuklara iş öğreten, cepheye elbise diken Dar'ül Mesai Vakfı'na bağışladı.

Mehmet Akif Ersoy 27 Aralık 1936'da Beyoğlu'ndaki Mısır Apartmanı'nda hayatını kaybetti.
Edirnekapı Mezarlığı'ndaki kabri vefatından iki yıl sonra, üniversiteli gençler tarafından yaptırıldı.
1960'ta yol inşaatı nedeniyle kabri Edirnekapı Şehitliği'ne nakledildi.

Kitaplarının genel adı 'Safahat'tır.
Birinci kitabın dışında diğerlerinin ayrıca birer adı daha bulunmaktadır.

YE'S
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.'
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...
En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,
Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: ‘Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş! ‘
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
‘İş bitti... Sebâtın sonu yoktur! ‘ deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.

ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı, hatta boğarım! ...
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

BİR GECE
Ondört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabî'î:
Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;
Bir kere de, ma'mure-i dünyâ, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin
Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.
Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma'sum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl akılına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere, rahmetti, evet, Şer'-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cem'iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma'sûma bütün bir beşeriyyet...
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.

CUMARTESİ: Turgut Uyar

'KORONA GÜNLERİNDE ŞİİR'İN DİĞER ŞAİRLERİ