Ankara Film Festivali dimdik ayakta
Kerem Akça, 23 Nisan-3 Mayıs 2015 tarihleri arasında düzenlenen 26. Ankara Film Festivali'ni değerlendirdi
KEREM AKÇA /HABERTURK.COM
keremakca@haberturk.com
Sinema dünyasında sansür tartışmalarının odağında günlerden geçiyoruz. Ama 23 Nisan-3 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen 26. Ankara Uluslararası Film Festivali, yerinde, basiretli ve olgun kararlarla bu dönemi hasarsız atlattı. İstanbul Film Festivali gibi sinema şölenini bitirmemeyi seçti. Kızılay Büyülü Fener sinemasında üç salondaki gösterimlerde Türk filmleri azalsa da yabancı eserlerle dünyada olup bitenleri tatma şansına eriştik. İnci ve İrfan Demirkol’un dirayeti ve tecrübesiyle 30’una merdiven dayayan Ankara Film Festivali yoluna hasarsız devam ediyor.
Zhang Yimou’dan Ermanno Olmi’ye, Fas’tan Guatemala’ya uzanan yoğun programıyla bir Ankara Film Festivali’ni daha geride bıraktık. Festival direktörü İnci Demirkol yine incelikli ve özenli bir yabancı film seçkisi hazırlamış. ‘Tanpınar Olsa Bu Filme Bayılırdı’dan ‘Yakından Bir Bakış’a, ‘Uzak Köşeler’den ‘Kristal Sınırlar’a kadar hiçbir şey unutulmamış.
TÜRKİYE PRÖMİYERLERİ
Geçtiğimiz bir sene içinde dünyada olup biten önümüze serilmiş. Alman ve Yeni Zelanda sinemasına ayrılan özel yerin yanı sıra Türkiye prömiyerleri de vardı. “Aferim!”, “Yük” (“Petting Zoo”), “Alman Gençliği” (“Une Jeunesse Allemande”) gibi Berlin’den ayağının tozuyla gelen eserleri görme şansımız oldu. Bunlardan özellikle “Aferim!”, Altın Ayı yarışmasındaki muhtemelen birçok filmin üzerinde, aldığı ‘En İyi Yönetmen’ mükafatını sonuna kadar hak eden bir işti.
Aslında alışkanlığı olmayan ülkelerin ‘western’ tanımları bir furya gibiydi. Böylece ‘Vahşi Batı’nın alternatif temsillerini görmüş olduk. “Aferim!”, Balkan westerni tanımını üzerine alırken, cavalry western alt türüne yakın duran, 1800’lerden olağandışı bir Osmanlı dönemi tasviri sundu. Bu yolculuk, ruhani değil minimalistti. Radu Jude’un 2:35:1’de filizlenen uzun planları, çıkıştaki Romen sinemasına siyah-beyaz bir ekleme sundu. Aslında ‘western’ dünyası, barbarlığın, ayrımcılığın imparatorluklardaki durumuna bakışa yaradı. Lucian Pintilie etkisi ve çayır ozanı kimliği dikkat çekiciydi.
BİLMEDİĞİMİZ KARALARDAN WESTERN TANIMLARI
1983’te çekilmiş Yeni Zelanda yapımı kült Maori westerni “İntikam” (“Utu”), yönetmenin kurgusuyla versiyonuyla Türkiye’de ilk kez gösterildi. Kızılderili kavramını allak bullak etmesi bir yana, yöresel bir dil konuşan ana karakterini hem çete hem İngiliz ordusu içerisinde ‘muhbir’ olarak konumlandırmasıyla net tanımlardan uzak durdu. Bir bakıma ‘İç Savaş westerni’ örneklerine yerli-sömürgeci çekişmesi eklendi. Yine 19. yüzyıldan, bu kez Yeni Zelanda Savaşları gözlemlendi. Çatışma sahnelerini Hollywood kurgusuyla yoğurmak, bilimkurgu başyapıtı “Sessiz Dünya” (“The Quiet Earth”, 1985) ile bildiğimiz Geoff Murphy özeniydi…
Avusturya’dan gelen “Karanlık Vadi” (“Das Finstere Tal”) yine aynı dönemde geçen kovboy filmi tanımıyla ‘déjà vu’ hissi yarattı. ‘Kasabaya gelen yabancı’ formülünün altını çok Amerikan öğelerle doldurdu. Yönetmeninin Hollywood estetiğine hakimiyetinden güç alarak, fazla uzun duruyordu. Niye Almanca olduğunu kimsenin çözemediği, ‘yöresel’ karşıtı bir western olarak konumlandı.
David Oellhofen’in “İnsanlıktan Uzakta”sı (“Loin Des Hommes”, 2014) ise Cezayir Savaşı’nda bir şehirli-kasabalı dostluğunu ele alıyor. Beyaz öğretmen ile Arap köylünün ilişkisi, aslında Meksika westerni tanımını akla getirir. Çöllerdeki yaşam mücadelesi öne çıkarken, çatışma sahneleri ve atmosfer duygusu dünyanın nasıl bir yer olduğunu ortaya koydu.
KRİTİK SENEDE ETKİNLİKLER SÜRDÜ
Açıkçası yoğun Alman filmleri arasında “B Filmi” (“B Movie: Lust and Sound in West Berlin 1979-1989”),“Victoria” ve “Ben Kimim” (“Who Am I – Kein System Ist Sicher”) en öne çıkan eserlerdi. Ama genel anlamda dünya sinemasının ustalarının durgunluğu hissedildi. Greenaway bile fazla tatmin etmedi. Yeni Zelanda’nın parlayan figürü Taika Waititi’nin iki filmiyle programa girmesi güzeldi.
Festival kritik bir seneyi atlattı. Her şeye rağmen ‘FestiLab’ adı altında söyleşileri ve atölye çalışmalarını, ‘gereğinden fazla yoğun değil mi?’ sorusuna rağmen es geçmedi. Fatih Özgüven, Ercan Kesal gibi isimleri ağırladı. Açıkçası açılışta yarışmaya belgeseli alınmayan bir yönetmenin sansür protestosu yapması da iyi idare edildi. Kapanış töreni ise yapılmadı. Ana sponsor Halkbank’ın çekilmesiyle darbe yemek, iki senede ikinci kez oldu. Umarız 2016’da tekrarlanmaz.
ANKARA’NIN VE SİNEMAMIZIN BU FESTİVALE İHİTİYACI VAR
Ulusal belgesel ve kısa film yarışmalarının iptal edilmesi onurlu bir davranıştı. Kayıt-tescil belgesiyle ilgili yaratıcıları bilgilendiren bir avukatın açıklamalarını sunmak, bir tartışma platformu hazırlamak bile bir iyi niyet, olgunluk göstergesiydi. İnci ve İrfan Demirkol’un hakimiyetinde festival her sene daha doğru hamlelerle yol almaya başladı. Dünya Kitle İletişimi ve Araştırma Vakfı’nın organize ettiği etkinlik, bu sayede yeni sponsorlarıyla da olası bir maddi bunalımını bertaraf etmeye çalıştı.
Kültür Bakanlığı ile çatışma kısa sürede atlatılır, belge sorunu çözülürse Türk sineması seçkisinde de sorunsuz devam edecektir festival. Yıllardır düzenlenen gelenek sahibi festivalleri bitirmek isteyen bazı kesimlere en iyi cevap verilmiş oldu. Bu sene filmlerini çekmeyen yerli yönetmenlerin ‘sinema şenliği devam etmeli!’ demeleri sağduyulu bir davranıştı. Vakıf Başkanı İrfan Demirkol’un organizasyona katılan bütün konuklara ödül töreni gecesi gül vererek bu iyi niyetli kararı karşılıksız bırakmaması da zarif bir hareketti.
Ankara’nın sinefillerinin bu festivale ihtiyacı var. Herkesin kalbi başkentteki böylesi sinema festivallerinde atıyor. Açıkçası etkinliğin tümüne katılmadığım için 26. Ankara Film Festivali’nde rekor film izleme geleneğimi yerine getiremedim, içim buruk. Ama bu özelliğimi, festivalin danışma kurulu üyelerinden, Ankaralı blogger Hasan Nadir Derin 10 günde 45 filme ulaşarak devraldı. İçindeki sinema sevgisini bir kez daha kanıtladı.
26. Ankara Film Festivali’nde görüp beğendiğim 3 film:
1-İntikam