Gözünüzü alamayacağınız bir şaheser
Kerem Akça'ya göre yılın en iyi filmi "Öteki" yarın vizyona giriyor
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
Sinema tarihinin en acayip Dostoyevski uyarlaması olarak anılabilecek “Öteki”, Kafkaesk çizgilerden de beslenirken, ‘suç’tan güç alan bir retro distopya oluşturmayı baskın görsel referanslarla ve eklektik işitsel yapıyla beceriyor. Wes Anderson, David Lynch, Brian De Palma, Baz Luhrmann ve Quentin Tarantino’yla büyümüş uçarı, dinamik ve yaratıcı bir jenerasyonun varlığına dikkat çekiyor. İngiliz Ayoade, özgün bir neo-noir seyirliğine, nostaljik kartpostallardan beslenen göz alıcı bir estetikle eşlik ederken yıllarca akıllardan çıkmayacak postmodern bir doppelganger (çiftgezer) filmine imza atıyor. 2014’ün ilk altı ayının en iyisi “Öteki”, yarından itibaren sinema salonlarında izlenebilir.
“Submarine” (2010) ile bir auteur kimliği oturtacağını ispatlayan Richard Ayoade, muhtemelen Edgar Wright’tan bu yana İngiliz sinemasının biçimci kanadından çıkmış en yetkin ve heyecan verici isim. Eğer Wright’ı yeni milenyumun Danny Boyle’u olarak görürsek, onu da Guy Ritchie’si olarak adlandırabiliriz. Ama işin özü çok daha farklı noktalara açılıyor. O zamanlar ‘video klip estetiği’yle ve kurgunun tempoyu yükseltmesiyle her şey hallolabiliyordu. Şimdilerde ise teknolojik dönüşüm geçiren kitleyi yakalamak için ‘postmodern bir dokunuş’ ve ‘bir sinema dili’ gerekiyor.
BİR AYOADE FİLMİNİN İÇİNDESİNİZ
Boyle bu dünyaya adapte olurken, Ritchie stüdyolara kaydı. Wright, diyalog komedisiyle, İngiliz sinemasının bu konudaki kültürel tabanıyla bağ kuran interaktif filmlere imza atıyor. Ayoade ise ‘interaktiflik’ ile bağını kopartmasa da bunu birincil hedef haline getirmiyor. “Submarine”de, görüntülü anı defteri estetiğini epizodik ve nostaljik bir yaklaşımla harmanlamıştı. Döneminin ‘camp’ (bilinçli bayağılık estetiği) arka planını, özgürlükçü ruhunu sapına kadar barındırırken ergen (15 yaş) aşkını inceleyen, Skolimowski imzalı “Deep End”e (1970), ‘kafa karışıklığı’nı anlatan zamansız bir ‘video klip estetiği’ damarı yerleştirilmişti. Film göndermeleri gırla gitmişti.
Yönetmenin özündeki Wes Anderson aşkı, toplumun arka planına itilen, ötekilerin, hipster’ların arasına sızma gerçekleşmişti. Ancak 15 yaşındaki çocuktan burada 25-30 yaşlarında bir tiplemeyle değiş tokuş var. Ayoade’ın hedefi ise sıfırdan bir ‘neo-noir’ dünyası kurmak. Oradaki sinema referanslarıyla uğraşma ve işitsel açıdan eklektik bir görünüm çizerken, öznelliğin serbestliğini dizginleme arzusu burada da var. Ama açıkçası yönetmen özüne bağlı kalıyor, bestecisini, görüntü yönetmenini, kurgucusunu değiştirmiyor.
KARTPOSTAL ESTETİĞİ Mİ?
40’larda geçen bir kara filmde, siyah-beyaz gölgelerden beslenen chiaroscuro ışıklandırma tekniği bütün işlevselliğiyle karşımıza çıkarken, yer yer Welles filmlerinde görülen bölünmüş alanlı merceğin (split field diopter) verdiği derinlik kayması canlanıyor. Dumanların etrafında da dar formattan (1.85:1) çıkmayan bir yapı beliriyor. Aslında ‘neo-noir’ın (renkli kara film) ilk yıllarında, hem “Dönüşü Olmayan Yol”un (“Point Blank”, 1967) renk filtreleri ile çığır açan tabanı hem de “Çin Mahallesi”nin (“Chinatown”, 1974) retro bir yelekle siyah-beyaz dönemi hatırlatan omurgası bir araya geliyor. Ama daha ziyade birincisinin ‘bilinçaltında dolaşma’ fikri canlanıyor.
Kartpostallar da karakterin görmesiyle işyerinin iç sütunlarından birinde meseleye girip, ilk filmdeki ‘anı defteri’nin yerini alıyor. Üzerine kafa yorulmuş ve yaratıcı bir estetik kaygı ile yorumlanıyor. Adeta nostaljik, arşivlik birer kartpostal gibi düzenlenmiş kareler, üzerine pul yapıştırma arzusu yaratıyor. Retrospektif ışık oyunları ile abartılı renk filtrelerinin kesiştiği noktada anlam kazanıyor.
“DÖVÜŞ KULÜBÜ” İLE EN FAZLA KUZEN OLABİLİR
Aoyade, Dostoyevski’nin en son “Ben O Değilim”de (2014) minimalist ve absürd bir ‘suç ve ceza’ öyküsüne evrilen ‘Öteki’ eserinden yola çıkıyor. Bu sayede de Rus edebiyatının en acayip ve ayrıksı uyarlamalarından birine dönüşüyor. Karşımıza Wes Anderson, David Lynch, Brian De Palma, Quentin Tarantino ve Baz Luhrmann ile büyümüş bir jenerasyonun haykırışı çıkıyor. Buna uzanırken ise aslında ‘çiftgezer’, ‘doppelganger’, ‘ruh ikizi’ ya da ‘kopyalanma’ meselesi açığa çıkıyor iyiden iyiye…
“Partner” (1968), “Kaderi Arayan Adam” (“Mr. Klein”, 1976), “Ölü İkizler” (“Dead Ringers”, 1988) gibi alter egoyu içselleştirerek, karşıdakini kendimizden seçen ve başrole ‘erkek karakterler’i yerleştiren eserlerden biri canlanıyor. Ama “Dövüş Kulübü” (“Fight Club”, 1999) gibi güncel kara filmleri etkisi altına alan ve artık paslanan ‘sürprizi sona koyma’ numarası canlanmıyor. ‘Şizofreni’ üzerinden incelemeler yapılabilir. Ama ‘alter ego’nun bildiğimiz haliyle ‘rol model’ ya da ‘bilinçaltı yanılsaması’ olarak algılandığını göremiyoruz. Bu sayede de aslında 35. dakikada Jesse Eisenberg’in canlandırdığı Simon ve James ‘iyilik’ ve ‘kötülük’ temsili olarak beliriyor.
Bunların birbirleriyle diyalogları ve haylazca plan yapmaları, Tarantino’nun kara komedilerini akla getirirken, karakter tanımlarının Wes Anderson’ın kattığı alternatif masalsılıkla sarıldığı ortaya çıkıyor. “Submarine”de baba rolünde çok iyi kullanılan Noah Taylor’ın ‘deadpan komedi’ye (poker surat komedisi) alan açarken bir kızla anısını herkesin ortasında anlattığı an görülmeye değer!
BİR FANUSUN İÇİNE HAPSOLMAK ‘BRAZIL’ ETKİSİNDE SAKLI
Ama “Öteki”, bununla sınırla kalmıyor. Aksine bizi etrafı ‘sinefil zihin’den çıkan parçalarla örülmüş bir fanusun içine davet ediyor. Belki bir asansör ile bir yerden bir yere gidilebilen inadına yapay bir set canlanıyor. Bu Kafkaesk dekorun arasındaki karakterlerin yaşaması ise filmin dünyasının esaslı sorumluluğuna dönüşüyor. Renk filtreleri yeşilden kırmızıya kadar baskın dururken, aslında bazı sahnelerde somut film referansları ‘bulunacak bir detay’dan ziyade, ana yapının ta kendisine dönüşüyor. Filmin tamamına yakının geçtiği iş ve daire bu doğrultuda inşa ediliyor.
Simon’ın, askeri kıyafetli ‘Albay’ın yönettiği, yazılmış kurallara bağlı bir işyerinde çalışıyor. Burada her şey sanki bir distopyada canlanıyor. Diktatörlük ve askeri rejim vurgusu yapan karakterin kontrolünde geçiyor. “Brazil”in (1985) evrenine, işleyişine ve memuriyet portresine benzeyen bu kısmın, yönetmenin çok sevdiği öldürücü ve asla ‘geniş açı objektiflere kaymayan’ dolly kaydırmalarıyla yansıtılması da Gilliam’ın gerçeküstücü havasını dolduruyor. Ama Simon’ın dairesindeki ‘özel hayatı’ da mahremiyeti bozan, teşhirciliği gözler önüne seren ve röntgenciliği yaşam tarzına dönüştüren bir çerçeveye yerleştiriliyor.
DAİRE ‘SAHTE VÜCUTLAR’LA PARALEL PLANLANMIŞ
Bu bölümler, De Palma’nın “Sahte Vücutlar”da (“Body Double”, 1984) karşı daireyi sürekli gözetlerken, aydınlanmayan şüphenin peşine düşme inadını “Arka Pencere” (“Rear Window”, 1954) arka planından yükselttiği, Hitchcock fetişizmi yapan modeliyle yön buluyor. Gerçekleştirenini görmediğimiz intihar, sima olarak oradaki Gregg Henry’yi andıran yüzü kapalı karakter yoluyla filme göstermelik bir gizem katıyor. Aslında bu sahnelerde ‘Melanie’ (Yasmin Paige) adlı karşı taraftaki siyah küt saçlı ikinci sevgili (ki aynı oyuncu “Submarine”de esas aşığı oynuyordu) ya da femme fatale tiplemesi Melanie Griffith’e gönderme gibi gözüküyor.
Mia Wasikowska’nın sarışın karakterinin baştan itibaren yan vagonda veya karşı dairede ‘teşhir’ malzemesine dönüşmesi, filmin dolaşımına bir samimiyet katıyor. Zira Ayoade, evrenini böyle planlamış. “Submarine”de flashbackler ile yol alan ‘ev’ misali herkes birbiriyle iç içe yaşıyor. Mekan kullanımı ve tasarımlar ise bir başka zaman diliminden transfer ediliyor. ‘Doppelganger’ meselesi belki de “Kayıp Otoban”ın (“Lost Highway”, 1997) aynı oyuncunun oynadığı iki femme fatale algısını erkeğe çevirip ‘homme (Fransızcada erkek) fatale’ yaratmak ya da kapanış sekansında canlanan “Kiracı” (“Le Locataire”, 1976) göndermesiyle bağ kurmak için var.
FİLM GÖNDERMELERİ YOL HARİTASINA DÖNÜŞÜYOR
Ama elektronik müzikle R & B’yi, Japonya ile İngilizce’yi birleştiren eklektik soundtrack bu duruma çok şey katıyor. Öznel etki bırakan incelikli ‘ses tasarımı’nın da katkısı, 60’lar, 80’ler ile 2000’lerden fışkıran çok katmanlı işitsel yapıyı besliyor. Ahenk, aslında uyumsuzluktan gelip, klasik müziğin, piyano, keman ezgilerinin korkutucu etkisiyle rayına oturuyor.
Aralara ‘ara plan’ niyetine serpiştirilen ormanda dumanlı koşuşturmaca sekansları ise manidar bir atmosfer ve saklı bir alaycılık vurgusu gibi. Kartpostal ruhunu dolduruyor. 80’lerin atari kültürünün ya da kitsch (bayağılık estetiği) ‘Star Wars’ etkisinin sanat yönetimine katkısının, ‘Matrix’in bilgisayarla ilişkisiyle, yer yer “Aşk Zamanı”yla (“Fa Yeung Nin Wa”, 2000) iç içe geçtiği anlar parmak ısırtıyor. ‘Retro’ aşığı bütüne can veriyor. Yavaş çekimin aralara ‘bilinçaltında gezinme’ adına yerleştirilirken ‘ses kurgusu’ ile kurduğu bağ önemli. Ama “Submarine”in ‘hız’a ve ‘çok fazla kare’ye tutunan video klip estetiği anlayışı burada pek yok.
BİR YÖNETMENLİK HARİKASI
Aoyade, birçok filmden etkilenen, ama kendi dünyasını kurma konusunda adımlar atan leziz bir neo-noir’a imza atıyor. Bilinçaltında dolaşmasına, öznel takılmasına karşın, ‘sürpriz’ peşinde koşmuyor. Filmin orta yerinde neyin ne olduğunu açığa çıkarken, içinden Orson Welles, Fyodor Dostoyevski, Alfred Hitchcock, Brian De Palma, David Lynch, Franz Kafka, Sigmund Freud geçen zihinsel bir yönetmenlik harikası canlanıyor.
“Öteki”, teen-noir cinliği “Asi Gençlik”le (“Brick”, 2005) ayrı yumurta ikizi, benzerine zor rastlayacağınız, ele avuca sığmayan, dinamik bir film. Postmodernizmle biçimciliği aynı potada eritirken, estetik kaygı açısından ‘ufuk açıcı’ sonuçlar veren müthiş bir yaratıcının şaheseri adeta. Antika bıçak MacGuffin’i ve şarkılarıyla ise çokça konuşulmayı sürdürecek. Ayoade boş adımlardan atmadan her şeyi bir yönetmenin inşa sürecine yediriyor. Gençlik filminden sonra kara filme geçmesi bundan sonrasını da merakla beklememizi sağlıyor.
FİLMİN NOTU: 9.3
Künye:
Öteki (The Double)
Yönetmen: Richard Aoyade
Oyuncular: Jesse Eisenberg, Mia Wasikowska, Noah Taylor, Jasmin Paige, Sally Hawkins, Rade Serbedzija, Wallace Shawn
Süre: 92 dk.
Yapım yılı: 2013