Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Büyük Britanya’dan 'Gladyatör'e sevgilerle...

        Kariyerinin ilk bölümünde kendisini kitlelere ‘korku yönetmeni’ olarak kabul ettiren Neil Marshall, ülkesi İngiltere’de de bu alanda üretim yapmak isteyen jenerasyonun cesaretlenmesine yol açmıştı. Ancak son iki filminde bilimkurgu ve tarihi-epik alanında Hollywood’u aratmayan, içinde ‘mitik’, ‘İngiliz’ ve ‘korku türüne ait’ öğeler de bulunduran eserlere imza atmayı seçti yönetmen. “Son Savaşçı” da bunların tarihi-epik şubesi. Filmin İskoç kolonisinin Roma’ya karşı verdiği mücadeleyi yani Büyük Britanya’nın ilk hayat arayışını karşı taraf üzerinden ele alırken doğru bir politik duruş sergilemesi de takdir edilmeli. Bunun yanında kimi mitik dokunuşlar, yoğun kan oranı ve stilize renk kullanımı sayesinde de şu sıralar Hollywood’da üretilen türdeşlerinden farklı bir yere oturuyor bu yapıt.

        2002’te çektiği “Dog Soldiers” ve ondan sadece üç yıl sonra ürettiği “Cehenneme Bir Adım” (“The Descent”, 2005) ile İngiliz korku sinemasının çıkışını tetikleyen Neil Marshall, belki kendini tekrar etmemek belki de kariyerini böyle şekillendirmek için filmografisinin sonraki döneminde farklı alanlara el attı. 2008’de kıyamet sonrası bilimkurgu denemesi “Doomsday”den sonra; şimdi de tarihi-epik alanında faaliyet gösteren “Son Savaşçı” (“Centurion”) ile çıkageliyor.

        2010’un ‘Son Savaşçı’sı bu

        Muhtemelen ‘Ben bu filmi izlemiştim’ diye düşünüyor olabilirsiniz. Öyle ki önceki yüzyıllarda geçen savaş ve macera dokulu bir tür filmi üretildiğinde, bunların da ana karakteri sisteme karşı gelen bir adamdan seçildiğinde genelde Türkçe çeviri ‘Son Savaşçı’ oluyor. Ama bunun ‘Son Savaşçı-2010’ olarak tanıtılması daha doğru gibi sanki. Orijinal ismin esas çevirisini merak ediyorsanız onu da es geçmeyelim. “Centurion”, eski Roma’da ‘Bölük Komutanı’ anlamına geliyor.

        Bu ‘ulusal’ problemi bir kenara bıraktığımızda karşımızdaki eserin Neil Marshall’ın kariyerinin gidişatında tam da beklenen noktada durduğu söylenebilir. Öyle ki yönetmen ilk filminde savaş ortamından kurt adam filmini yenileyen ‘köpek adam’ odaklı bir konsept ürettikten sonra, ikinci eserinde ‘canavar filmi’ alt türünü neredeyse katilsiz, bol atmosferli ve kapkaranlık hale getirerek dikkatleri tamamen üzerine çekmeyi başarmıştı.

        Bilimkurgudan sonra tarihi-epik de lazımdı

        Kanımca korku alanında bilinçli bir yönetmen olsa da çok abartılacak düzeyde çığır açıcı bir tarafı yoktur Marshall’ın. Ancak her filmini sinemaya hakimiyet gücünün yüksekliği sayesinde büyük keyif ile izlemek mümkündür. Zaten yukarıda sözünü ettiğimiz öncü denemelerin ardından 2008’de “Doomsday” ile “New York’tan Kaçış”ta (“Escape from New York”, 1981) gördüğümüz kıyamet sonrası bilimkurgu alt türünü Büyük Britanya’ya uyarlamayı tercih ederek bu duruşunu açığa çıkarmış oldu. Her alanda ‘iyi çekilmiş bir film’ üretme derdinde belli ki.

        İki yıl önce çektiği, Amerikan akranlarından efekt kullanma, aksiyon yaratma, tempo ayarlama ve oyuncu performansları açısından hiçbir farkı olmayan bu eserin ardından tarihi-epik alanındaki filmi ile yüzleşiyoruz. Onun tek farkı ise adanın tarihinden birazcık faydalanıp ufak ulusal dokunuşlar içermesiydi.

        Ne çekerse çeksin kalitesi ve bilinci yüksek bir eserle karşılaşmamız garanti gibi

        Bu sebeple de artık Marshall ne çekiyor ise belli bir standardın da beraberinde geldiğini biliyoruz. Bu durumun ‘olumlu’ bir geri dönüşü de var elbette. Ancak bir diğer taraftan çok devrimci bir şeyle karşılaşmayacağımızı bildiğimizden beklentileri yüksek tutmuyoruz. Sadece kendimizi hafif korku, mitoloji, B filmi ve ada dokunuşlu kaliteli bir tür örneğiyle yüzleşip sinema perdesinde keyif almak için hazırlıyoruz.

        “Doomsday” örneğinde gördüğümüz gibi; “Son Savaşçı” da ABD’de çokça uygulanan bu formülü “Gladyatör” (“Gladiator”, 2000) kadar stilize, ancak kimi zaman daha kanlı ve hafif mitik öğelerle sararak 96 dakika boyunca izlenebilir bir yapıya kavuşturuyor. Öyle ki milattan önceki dönemde bir İskoç kabilesi olan piktler ile Romalılar arasında geçen mücadeleyi Romalıların yani karşı tarafın gözünden anlatması da ilginç.

        Hollywood’un seveceği türden bir kahraman mı?

        Bu duruşa ters tarafından baktığımızda Irak Savaşı’nın Hollywood örneklerinde sadece Iraklıların gözünden yansıtıldığını düşünmek mümkün. Bu konuda akla ilk gelen örnek Afganistan halkının içine giren “Uçurtma Avcısı” (“The Kite Runner”, 2007). Onun da ne kadar tek taraflı ve ırkçı olduğunu biliyoruz.

        Ancak burada durum biraz daha farklı. Zira karşı tarafı ‘insan’ yerine koyuyor “Son Savaşçı”. Michael Fassbender’in canlandırdığı Quintos o tarihi epiklerin onurlu, gururlu ve ülkesi için her şeyini veren adamı. Bir manganın başında olmasının yanında Romalıların kölesi olarak da icraat verme peşinde.

        İskoçların ilk haline yani Büyük Britanya’nın atalarına karşı verdiği mücadelede ise iki taraf da yeri geldiğinde kötü olabiliyor. Karakterlerin çizgilerinin net çizilmemesi “Son Savaçşı”nın görsel görkeminin ve hikaye anlatma sinemasının gücünü arkasına almasının yanında hikaye bazında da sürükleyici olmasına yol açıyor.

        Renk paleti şovu sunan stilize bir görsellik

        Bu doğrultuda da 2.35:1 sinemaskop formatında üretilen eserin Marshall’ın gerçek renklerden ziyade hafif satürize edilmiş renkleri (bilgisayarda oynanıp yapay renk dokusu katılmış) tercih etmesiyle bir palet şovu sunduğu söylenebilir. Öyle ki mavi ve yeşilin adeta renk filtresiyle yerleştirilmiş gibi birazcık öne çıktığını dahi iddia etmek mümkün.

        Bu durum da “Son Savaşçı”nın dokusal anlamda; tarihi-epiği A sınıfında fantastiğin içine sokan “Yüzüklerin Efendisi: Yüzük Kardeşliği”nin (“Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring”, 2001) izini sürmesine yol açıyor. Bunun devamında Etain adlı konuşmayan insan avcısı mitolojik karakter de (ki İrlanda mitolojisinden alıntılan bir tipleme bu) bu tona destek oluyor aslında.

        Metinsel amaç Romalıların faşist yönetimine dil uzatmak

        Genel anlamda bu kaçma-kovalamacanın yoğun bir aksiyon ve macera depolamasının yanında 2000’lerin alandaki yenilikçi denemelerinden aşağı kalmadığı da söylenebilir. Öyle ki halen “Robin Hood” (2010) gibi miyadı tükenmiş tür örnekleri üretiliyor stüdyoların içinde.

        Tamam belki Marshall, çok iddialı bir konsepte oturtmuyor elindeki malzemeyi. Ancak mesajını verme konusunda doğrucu ve dengeli durarak sisteme yani ne olursa olsun ‘faşist’ yönetime saldırmasını biliyor. Bunu yaparken bir taraftan da stiliyle postmodern durmayı beceriyor.

        Bunu dramatik yapıya çok fazla yansıtmayıp seyircisinin hikayeyi takip etmesini sağlaması da daha önce onun sinemasında gördüğümüz bir yaklaşım. Artık ‘mitoloji’ ve ‘korku’ alanından ufak çaplı girişler ile benzerlerinden ayrılan farklı ve hakim türlerdeki eserlerle yüzleşirsek, ‘Marshall’ın filmi olmalı bu’ diyebiliriz.

        Hong Kong sinemasının koreografi odaklı sinema anlayışından etkilenmiş

        Öyle ki bu yapıtın da gore (kan pıhtısı terimi) dozu, neredeyse “Testere” (“Saw”, 2004) kadar yoğun seyrediyor çatışma ve düello sahnelerinde. O sahnelerin çekiminin stilize seyretmesi de kimi zaman Hong Kong sinemasının böylesi yaklaşımlarını, yani King Hu, John Woo gibi farklı jenerasyonlardan yönetmenlerin işlerini akla getiriyor.

        Ancak Woo’nun son eseri “Kızıl Uçurum” (“Chi Bi”, 2009) kadar da koreografinin yüzde yüz öne çıktığı bir yapıt değil bu. Yani Marshall, bunu da ileri götürmeyerek genel çerçevedeki soğukkanlı tavrını koruyor ve izleyici ile özdeşleşme yaşayıp sanatını yapmaya çabalıyor. Elbette Hollywood’un gelenekleri üzerinden...

        FİLMİN NOTU: 6.1

        Künye:

        Son Savaşçı (Centurion)

        Yönetmen: Neill Marshall

        Oyuncular: Michael Fassbender, Olga Kurylenko, Dominic West, Ulrich Thomas, David Morrissey

        Süre: 96 dk.

        Yapım Yılı: 2010

        VİDEO-ART’A DAHA YAKIN

        Tayland Yeni Dalgası’nın Wisit Sasanatieng ve Pen-Ek Ratanaruang ile birlikte uluslararası alanda adını duyuran üçüncü ismi Apichatpong Weerasethakun, onlar kadar yenilikçi olmaktan ziyade ‘sanat sineması’ yaptığından Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye uzandı geçtiğimiz mayıs ayında. Zaten yönetmenin filmografisinin bu son halkası “Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor”, bir peri masalı filmi gibi dursa da anlaşılmadık şeylerden sanat çıkarmaya çalışan minimalist bir absürd komedi özünde. Böyle olunca da video-art çalışmaları galerisinden öteye gidemiyor. Öyle ki Weerasethakun’un önceki filmlerinde gördüğümüz gibi bu eserin de uzun metrajlı kurmaca film tonunu tutturma konusunda ciddi sıkıntıları var.

        Bazı yönetmenler açtıkları tartışmalarla, bunlara sebep olan deneylerle ya da bozucu hareketlerle öne çıkarlar. Apichatpong Weerasethakul da onlardan biri. Özellikle Tayland sinemasının ruhundaki ‘fark yaratma’, ‘postmodernizm’ ya da ‘stilin öne çıkması’ anlayışının bir devamını sunuyor sinemasıyla. Genelde filmlerinin festivallerde hit olması ve ödül almasının da ana sebebi aslında bu yaptıklarına ulaşırken sanat sinemasının ve minimalist yönetmenliğin gereklerini kullanması.

        Sasanatieng ve Ratanaruang daha devrimci yönetmenler

        Öyle ki kendisiyle birlikte Tayland Yeni Dalgası’nın içine giren vatandaşları Wisit Sasanatieng ve Pen-Ek Ratanaruang, böylesi bir yolda ilerlemekten ziyade postmodern bir duruş sergileyerek stilize takıldıkları için ‘ödül’ ve ‘beğeni’ konusunda onun ulaştığı noktaların çok uzağındalar. Ancak kanımca esas ‘yenilikçi’ olan ve önemsenmesi gereken o iki isim ülkeden.

        Weerasethakul “Tropik Hastalık”ta (“Sud Pralad”, 2004) da gösterdiği üzere lineer olmayan hikaye kurgusu, parçalı anlatı yapısı, seyircinin anlamasının zor olduğu video-art kıvamında imgeler ve masalsı dokunuşlarla yol alırken, bunların hepsini de uzun planlarla ve kesintisiz sahnelerle (plan sekans) karşımıza getirmesiyle dikkat çeken bir isim.

        Kitsch öğelerle yol almayı tercih eden, sözde masalcı bir yönetmen

        Ancak kanımca filmlerini kurmaca alandan ziyade deneysel film ya da video-art çalışması adı altında anabiliriz. Cannes Film Festivali’nde ödül alan “Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor” (“Loong Boonmee raleuk chat”, 2010) da aynı yorum içinde değerlendirilebilecek bir yapıt. Öyle ki sözde bir peri masalı filmi, ancak onun kalıplarına ulaşırken kitsch (bayağılık estetiği) öğelerle ilerlemeyi seçmiş.

        Belki yönetmenin filmini sanat sineması parodisi adı altında ele alırsak bir yerlere ulaşabiliriz. Zira burada bağırsak kanseri olan bir adamın dramını ne melodramatik dokunuşlarla ne de minimalist drama desteğiyle karşımıza getiriyor. Aksine bir maymun kralı ve bir hayaleti hikayeye dahil ederek ana akışı bozuyor.

        Duygu sömürüsüne açık hikayeyi farklı bir yola sokması takdir edilebilir

        Böylece bizi bu trajik ve sömürüye açık olayla yüzleşmekten kurtarıyor. Aslında görünüşte özgün bir duruşu var. Zaten yönetmenin filmlerinin hikayelerine bakınca sinema salonuna koşmaktan kendinizi alıkoyma şansınız pek yok. Ancak olay hiç de göründüğü gibi işlemiyor.

        Zira yönetmenin ‘kırmızı gözlü ve maymun kıyafetli adam’, ‘kraliçeye ağız işi yapan balık’ gibi durumları veya sahneleri ‘sanat’ diye karşımıza getirdiğini görebiliyoruz. Belki bunlar son derece sinemasal anlara dönüştürülebilir yerine göre, ki bu durumun örnekleri de var.

        Bayağı hologram efektinden mizah mı gelir, ucuzluk mu?

        Ancak yönetmenin minimalist absürd komedi yapma derdinde olmamasına karşın açılıştaki ‘ormanda maymun kralın doğuşu’ gibi zeki bir mitolojik sahnenin ardından çektiği yemek sahnesiyle ‘gülünç’ durumlara düştüğü söylenebilir.

        Öyle ki bir anda hologram bir eski eş hikayeye girip ‘Ben hayaletim’ diyor, ardından kırmızı gözlü, siyah maymun kıyafetli bir adam gelip ‘Ben ölen kardeşinim geri döndüm’ cümlesini kuruyor. Film mi bu açılan yoldan nerelere varmaya çalışıyor? Ruhsal yolculuğu hayali ve dilsel öğelerle bozuyor elbette.

        Bir sahnesinin kült olması garanti

        Ancak nihai sonuçta yönetmenin yaptığı şey aynı yere çıkıyor. Plan sekansa yakın dingin sahneler, bunların yoluyla gelen ‘yalnızlık’ ve ‘yabancılaşma’ portresi. Hayali ve masalsı öğeler içeri girdiğinde ise kimi zaman ilginç ama gülünç anlarla yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Üstelik bunun masalsız şubesini yapan Tsai Ming-Liang, Aki Karusmaki, Takeshi Kitano gibi alanında ustalaşmış isimler de biliyoruz.

        Örneğin ayrıksı bir skeç gibi duran ormanın ortasındaki göldeki balık tecavüzü sahnesi tam bir kült olma potansiyeli salgılıyor. Hatta bundan yıllar sonra geriye bakıldığında öyle bir sahnenin sinema tarihinde ‘ayrıksı’ durabileceğinin dahi öngörüsünde bulunmak mümkün.

        İlginç video-art çalışmaları toplamı

        Yönetmenin de zaten esas amacı burada ölüm-yaşam arasında kalmışlık meselesini ele alan bir peri masalı filmi çekmek imiş. Ancak buna ulaşırken ucuz efektlerle son derece acınası durumlara düşüyor. Bu da filmin 20 sene sonra izlendiğinde dahi ‘Ne garip filmler vardı’ izlenimiyle tepki almasına yol açacaktır orası kesin.

        Weerasethakul da zaten kariyerinin bundan sonraki bölümünde de bozucu ve garip tavrıyla veya video-art görüntüleri ve çalışmaları toplamı sunduğu için yine ilgiyle izlenecek belki. Ama bunun sonucunda herhangi bir yere varması da pek kolay gözükmüyor.

        FİLMİN NOTU: 3.8

        Künye:

        Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor (Loong Boonmee raleuk chat)

        Yönetmen: Apichatpong Weerasethakul

        Oyuncular: Sakda Kaewbuadee, Jenjira Ponkpas, Thanapat Saisaymar

        Süre: 114 dk.

        Yıl: 2010

        BÖYLESİ KLASİK ÇIKARTIR

        “Amélie”, bundan tamı tamına dokuz yıl önce peri masalı filmi alanında farklı bir yol açmıştı. Bunun da değeri neyse ki Yann Samuell gibi yönetmenler ve “Aşka Fırsat Ver” gibi yapıtların varlığıyla perçinlenmeye devam ediyor. İlk filmi “Cesaretin Var Mı Aşka?”nın ardından yönetmen bu sefer formülü evli bir iş kadının gözünden uygulama derdine düşmüş. Kimi bölümlerinde zedelenen dramatik yapısına karşın görsel anlamda keyifle tüketilen bir eser “Aşka Fırsat Ver”. Ancak filmin son dokuz yılda üretilen ‘Amélieesk’ eserlerin arasından sıyrıldığını söylemek zor.

        Sinema tarihi süresince izlediğimiz yüzlerce başyapıtın değeri genelde aradan zaman geçtikçe daha iyi anlaşılır. Bu durum da birçok filmin o eserin getirdiklerini kendi içine adapte etme ihtiyacı hissetmesiyle açığa çıkar. İşte Yann Samuell de belli ki katıksız bir “Amélie” (“Le Fabuleux Destin D’Amélie Poulain”, 2001) fanatiği.

        “Amélie”nin izini süren filmlerin unutulabilir yönetmeni

        2003’te ürettiği ilk filmi “Cesaretin Var Mı Aşka?” (“Jeux D’Enfants”) ile bu durumu açığa çıkarmasının ardından 2008’de “Hırçın Sevgilim” (“My Sassy Girl”) adlı Güney Kore filminin İngilizce yeniden çevrimine el attı. Samuell, o eserin tonunu belki de dil uyumsuzluğu sebebiyle tutturamasa da, filmin ruhuna biçimci yönetmenlik stilini katmayı başarıyordu.

        Filmografisinin son halkası “Aşka Fırsat Ver”de (“L’Age de Raison”, 2010) ise yine sevdiği kulvara geri dönüyor. Lafın özü ‘Bir kez daha Amélie!’ diyor. Yani ‘Bıkmamış’ denebilir en kısa tanımıyla. Ancak bu sefer çocuksu duygulara sahip birinin ‘feel-good’ (kendini iyi hisset) dünyasını peri masalı filmi alanına transfer ederken uyguladığı metot biraz daha farklı.

        Biçimci bir sinema eserinin içinde olduğumuzu her daim hissediyoruz

        Öyle ki burada iş dünyasındaki konumu ve sevgilisi ile ilişkisi sebebiyle hayatında ‘sıradanlaşmış’ bir kadının kendi geçmişine döndüğü flashbacklerinde, bir çocuk kitabının içinde olduğumuzu hissettiren sahnelerle yüzleşiyoruz. Bu tiplemenin ofisinde de benzer stil denemelerine tanıklık etmemiz, yönetmenin “Amélie”nin dünyasını birazcık olgunlaştırıp ruhunu zedelemesine yol açıyor.

        Ancak bu duruma çok da fazla takılmamız mümkün olabiliyor. Zira açılış jeneriğinin her duvarın arasına metreyle konan renkli çizgilerle başlamasından ekran bölme tekniğinin kullanımına veya yandan geçen işçilerin hızlı çekim ile yansıtılmasına kadar, her daim gerçek anlamda biçimci bir yönetmen olduğunu hissettiriyor Samuell.

        Son dokuz senede bu formülü uygularken değişim de yaratabilen eserler var

        Bunu da karakterlerin içindeki çocuksuluğu masal dünyasıyla açığa çıkarmak için kullanıyor. Bu sayede de “Amélie”nin film modelini birebir uygulayan bir görselliğe dönüşüyor bu stil arayışı. Ancak “Aşka Fırsat Ver”, bu durumu birazcık ‘Eski kalmadı mı?’ diye sorgulamamıza yol açıyor nedense.

        Öyle ki aradaki zamanda Rusya’dan “Denizkızı” (“Rusalka”, 2007) ve Norveç’ten “Kadın Gibi Geçti” (“Tatt av kvinnen”, 2007) gibi bu formülü kullanırken aynı zamanda özgün de durabilen eserler izlemiştik. Burada ise Sophie Marceau’nun olgun ve çocuk dış sesini merkeze alan, hafif de yakın ve orta planlarını öne çıkaran bir dünya var.

        Keyifle izleniyor ama kalıcılığı yok

        Tamam görsel olarak bir akıcılık ve zekilik hakim önümüze çıkan eserin geneline. Ancak iş hayatını kendini iyi hisset filmine götürürken biraz inandırıcılık zedeleniyor. Bu da “Aşka Fırsat Ver”in belli yerlerinde düşmesine yol açıyor. Tesadüflerin kullanılması, çocukların hikayeye sokulması gibi konularda da sıkıntı yok neyse ki.

        Ancak genel anlamda bakınca hissettiğimiz o ki, Samuell ülkesinde çalıştığı müddetçe bu film modelinin türevlerini yapmaya çabalayacak. Bu eserler için de ‘İzlenir’ demek mümkün. Ama bir sonraki cümlede de ‘Kalıcı olmaz’ ibaresini yapıştırmamız gerekir.

        FİLMİN NOTU: 5.4

        Künye:

        Aşka Fırsat Ver (L’Age de Raison)

        Yönetmen: Yann Samuel

        Seslendirenler: Sophie Marceau, Marton Csokas, Michel Duchaussoy, Jonathan Zaccai, Emmanuelle Grönvold, Thierry Hancisse

        Süre: 97 dk.

        Yapım Yılı: 2010

        SOSYAL ORTAMDA DEBELENME

        “Sosyal Ağ”, David Fincher’ı “Dövüş Kulübü” ve “Yedi” gibi kara filmi yeniden inşa eden eserlerinden bilip sevenler için belki çok ayrıksı bir proje. Ancak yönetmenin kariyerinde her türe nasıl yaklaşacağını merak edenler için de facebook’un kurucusunun hikayesini bozarak anlatan bu eser, bir taraftan da biçilmiş bir kaftan. Öyle ki günümüz gençliğini yansıtırken alışık olduğumuz interaktif hayat, hızlı kurgu, bol müzik ve klişeleşmiş tiplerden ziyade üç boyutlu karakterler, bol diyalog, olgun zekası ve karanlık bir dünya portresi servis ediyor. En kısa tanımıyla gençlik filmlerinin ‘Wall Street’i (Borsa) olarak anılabilir. “Sosyal Ağ”ın ağır temposu ile kimi izleyicileri itecek olmasına ve 2000’lerde gençlik filmi alanında yapılan atılımların gazabına uğramasına karşın, iyi bir film olduğu gerçeğini kabul ederek türe bakış açısını takdir etmek boynumuzun borcu.

        “Sosyal Ağ”ın eleştisini bundan yaklaşık bir ay önce New York Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinde izleyip yazmıştım. O yazıya aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

        FİLMİN NOTU: 7

        Künye:

        Sosyal Ağ (The Social Network)

        Yönetmen: David Fincher

        Oyuncular: Jesse Eisenberg, Andrew Garfield, Justin Timberlake, Rooney Mara, Max Minghella, Patrick Mapel

        Süre: 120 dk.

        Yıl: 2010

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        Adele’nin Olağanüstü Maceraları (Les Histoires Extraordinaires d’Adele Blanc-Sec): 4

        Adı Aşk Bu Eziyetin: 3.1

        Annemi Öldürdüm (J’ai Tué Ma Mere): 6.4

        Aşkın İkinci Yarısı: 5.2

        Başlangıç (Inception): 8.6

        Baykuş Krallığı Efsanesi (Legend of the Guardians: The Owls of Ga'Hoole): 3

        Borsa: Para Asla Uyumuz (Borsa: Money Never Sleeps): 5.5

        Büyük Oyun: 3

        Cehennem: 0.8

        Centilmen (The American): 7.1

        Cehennem Melekleri (The Expendables): 4.1

        Çılgın Hırsız (Despicable Me): 6.8

        Çoğunluk: 6.5

        Ejderha Dövmeli Kız (Girl with a Dragon Tattoo): 4.8

        Garip Bir Aşk Öyküsü (Zack and Miri Make a Porno): 6.5

        Harbi Define: 2.1

        Kako Si? (Nasılsın?): 0.7

        Karate Kid (The Karate Kid): 2.4

        Kavşak: 4.2

        Kediler ve Köpekler: Kitty Galore’un İntikamı (Cats & Dogs: Revenge of Kitty Galore): 5

        Mahpeyker: Kösem Sultan: 1.5

        Paramparça: 1

        Paris’te Son Konser (Le Concert): 4.3

        Pirana (Piranha 3D): 5.2

        Predators: 3.3

        Resident Evil: Ölümden Sonra (Resident Evil: Afterlife): 4.2

        Sammy’nin Maceraları (Sammy's avonturen: De geheime doorgang): 6

        Satılık Ruh (My Soul to Take): 2

        Seni Uzaktan Sevmek (Going the Distance): 4.9

        Son Kahraman (John Rabe): 3.7

        Şeytan (Devil): 5.5

        Şantaj (Stone): 7.1

        Toprak Altında (Buried): 4

        Ustura (Machete): 6.5

        Üç Harfliler: Marid: 4.6

        Ye Dua Et Sev (Eat Pray Love): 3

        Yedek Polisler (The Other Guys): 5.6

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        keremakca@haberturk.com

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ