Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Ümran Avcı - uavci@htgazete.com.tr

        "Dublörün Dilemması" ve "Korkma Ben Varım" romanları ile okurunun büyük beğeni toplayan Murat Menteş ile son romanı "Ruhi Mücerret" i konuştuk. Menteş, "Bana göre iyi bir edebiyatçı, okuyucuya, sanki onun bir sırrını biliyormuş gibi hissettiren kişidir" diyor.

        - Ruhi Mücerret'teki roman karakterlerinden birisi, "Burada ne arıyorsun?" sorusuna "Beni mükemmelleştirecek günahlar işlemeye çalışıyorum" diye yanıt veriyor. Günahlar insanları mükemmelleştirir mi?

        Bir arkadaşımla yaptığımız bir espri var: "Hatasız kul olmaz olsun!" İnsan kendisini hatasız, günahsız, doğru, dürüst, mükemmel hissettiği zaman başkalarına karşı kınayıcı, yargılayıcı olma hakkı görebiliyor kendinde. Günahı teşvik edemeyiz, günahkarlığı övemeyiz. Bu tamam, fakat hiç hata yapmamak, hiç günah işlememek insanlıktan çıkmak demektir. Burada bir paradoks var: Mükemmel olabilmek için hata yapmalısın. Bir bakıma, hatasız olmak için hata yapmalısın.

        - Bir anlamda kişinin kendini oluşturabilmesi için hatalar yapması, günahlar işlemesi gerekiyor. Edebiyat kişinin kendini tamamlamasında nasıl bir rol üstleniyor?

        Bütün anlatılar - buna filmleri, tiyatroları, hikayeleri, manzum eserleri, destanları da dahil edelim - bize bir şeyi yapmadan öğrenme imkanı verir. Suçlu olmadığımız halde, suç filmleri seyrederiz. Suç hikayeleri, başarı hikayelerinden daha çok ilgi görür. Bir hataya düşmeden, bir günahı, bir suçu işlemeden onun niteliklerini öğrenme imkanı sunar edebiyat. Aşkı da, evlat sevgisini de, arkadaşlk, hayvan ve tabiat sevgisini de, insan psikolojisini, sınıf çatışmasını da edebiyat bize kavratır. Hepimiz "biliriz" ki adam öldürmek kötü bir şeydir. Ama Suç ve Ceza'yı okuduğumuz zaman cinayetten sonra gelen vicdan azabını "kavrarız." Edebiyat insana insan hayatı yaşamayı öğretir. Böyle bir idman yaparız okuyarak.

        - Ruhi Mücerret'te, kahramanın kafasına yerleştirilen bir çiple o kişinin kelime dağarcığı ve telaffuz özellikleri kontrol altına alınıyor. Gündelik gözlemleriniz açısından bizdeki kelime dağarcığı hakkında neler söylersiniz?

        Türkiye, Türkçe geri kaldığı ölçüde geri kalmış bir ülkedir. Türkiye'nin ya da genel olarak herhangi bir ülkenin gücü, dilinin ve tabii edebiyatının gücüyle doğru orantılıdır. Dikkat edin: Dünyanın güçlü ülkeleri, dünyaya hikayeler anlatan ülkelerdir. Öztürkçeleştirme harekatı bizim kelime dağarcığımızı kısıtladı, kelimelerle ilişkimizi problemli hale getirdi. Bana göre dünyanın bütün dillerinden kelime alabilmeliyiz. Nedense Cumhuriyet ideolojisi içinde ‘Arapça ve Farsça'dan gelen kelimeleri istemiyoruz' dediler. Bu da, Türkçe'ye çok büyük bir zenginlik, önemli bir dil mantığı, dilsel bir rasyonalite getiren çok büyük bir zenginliği, safra kabul edip dışa atma şeklinde tezahür etti. Kelime zenginliği bir dile büyük bir çağrışım zenginliği, ifade zenginliği, doğrudan doğruya düşünsel bir zenginlik sağlar. Az kelimeyle konuşuyorsan az düşünüyor, az hissediyorsundur. Şahsen romanlarımda mümkün olduğunca çok kelime kullanmaya çalışıyorum. Bir kelimenin öztürkçe mi olduğuna, Arapça'dan mı, Farsça'dan mı yoksa Kızılderili dilinden mi geldiğine hiç bakmıyorum. Eğer Türkçe'de bir kere bile söylenmişse, o kelimeyi Türkçe olarak kabul ediyorum. Bütün yazar, okur dostlarıma da bu yaklaşımı tavsiye ediyorum.

        Romanlar, dürüst kurmacalardır

        - Ruhi Mücerret'te reklam dünyasına odaklanıyoruz. Reklam dili üzerine konuşalım istiyorum biraz da.

        Reklamla ilgili sorun şu: Emek ve eser değil para değer haline geldi. Dolayısıyla parayı hareket ettiren masajlar yani reklamlar çok büyük bir önem kazandı. Salvador Dali fotoğrafı kullanılıyor bir restoran zinciri afişinde. Banka reklamında Einstein'ı görüyorsun; ‘Paranı doğru hesapla' gibi. İlim, irfan, sanat, bilim, tasavvuf... reklamın harcına katılıyor. Reklama kökten karşı değilim. Fakat ticaret hassas bir iştir. Üretmiyorsun. Eser vermiyorsun. Bir ürünü alıp satıyorsun. Bu, bir işten ziyade bir sınavdır. Ancak, dünya malında gözü olmayanlar yaparsa, az kârı kazanç sayacak olgunlukta kişiler tarafından yürütülürse ticarete iyi gözle bakabiliriz. Sanatsal değerlerle, derin bir ahlakla aşılanmamış ticaret, toplumu manyak eder. Günümüz rekabet kültürü, hırs, kıskançlık, açgözlülük ve israfa dayalı tüketim kültürü içinde işadamları suçlu ve reklamcılar da yalancı şahitler konumundan biraz zor kaçınırlar. Reklam, bana soylu bir hayat yaşama ve şahsiyet kazanma niyeti taşıyan insanların biraz duraksayarak bakması gereken bir şey olarak görünüyor. Çünkü reklam aslında çıkar amaçlı söylenmiş bir yalan olmaktan çok az öteye gidebilir.

        - Romanlar o yalanı söylemezler mi?

        Ursula K. Le Guin, "Hepsi yalan" diyor roman için. Oscar Wilde ‘Doğruluk namına söylenen yalandır edebiyat' der. Pek katılmıyorum. Parayı değer kabul etmenin alçaltıcı, küçültücü tesiri romana veya edebiyata işlemez. Roman, kurmaca eser. Bu nedenle yalanın kıyısından bile geçmiyor. Çünkü kurmaca olarak sunulması bir kere paradoksal olarak ona dürüst bir nitelik kazandırıyor. Taocu hikayeler, tasavvuf edebiyatı kurmaca kıssalarla, menkıbelerle doludur. İbret için insanlığımızı besleyecek değerleri işaret etmek için anlatılan hikayeler ile doğası gereği stratejik ve tuzaklı reklam arasında belirleyici bir fark vardır. Reklamın olumsuz yönü, tüketiciyi kandırmasından da önce, insanı tüketici olarak konumlayan bir anlayışa bağlı oluşundadır. Bana göre, tüketici denen yaratık, zaten bir tuzakta ömür çürütmektedir.

        - "En korkunç kabuslar, konularını gerçek hayattan alır" diyorsunuz. Kurgular da gerçek hayattan alıntı değil mi zaten?

        Romanların gerçek hayattan uyarlanmasını cazip bulmuyorum. Benim önceliğim romanların hayata uyarlanması yönünde. Çokça roman okuyan insanların hayatının daha düzgün, daha güzel, daha imrenilesi olacağı fikrindeyim. Olağanüstü maceralar yaşayan insanların hikayelerinin romanlara aktarılmasının daha faydalı olacağından emin değilim. Ne kadar çok roman okursak, o kadar stilize bir hayatımız olur. Bu, bir şeyi bilmekle, kavramak arasındaki farktan doğan bir yargı. Çünkü prosedür olarak, mensup olduğumuzdan öğretiden, inancımızdan, dinimizden ya da dünya görüşümüzden dolayı bazı şeyleri doğru kabul ederiz. Fakat o doğruların açımlandığı hikayeler bize onları ‘kavratır.' Ya da bazı kuşkuları besler. İnsanlar genel itibarla, pişman oldukları zaman aydınlanırlar. En sık görülen aydınlanma biçimi ‘Ah yanılmışım! Meğerse şöyleymiş. Nasıl da bunu düşünemedim" dediğimiz anlarda gerçekleşir. Zihnimiz açılmaya başlar ve düşünmeye koyuluruz.

        - Romanınızda dikkat çeken konulardan biri de şehrin mimarisi. "Kötü bina yaparsanız gelecek nesilleri de kronik depresyona sürüklersiniz" mesajı veriliyor. Belli ki kent mimarisi sizin öne çıkan "meselelerinizden" biri.

        Tabii ki. Şehirlerin birer sanat eseri olması gerektiğini düşünüyorum. Açık söylemek gerekirse ne yazık ki Türkiye'de bir şehir yoktur. Yedi insanın yan yana yürüyebileceği kaldırımlar yoksa bir şehirde o şehirde yaşlılara saygıdan, Anneler Günü'nden, 23 Nisan'dan söz etmek çok büyük ayıptır. Çünkü, ‘En külüstür araba bile en zeki, en bilge, evliya makamındaki, entelektüel dünya güzeli insandan daha değerlidir' demiş oluyorsunuz. Büyük, 50 dönüm, 100 dönüm parklarınız yoksa "Çocuklarımızın psikolojisini önemsemiyoruz" demiş oluyorsunuz. Şehrin içinde devasa parklar olmalı. Böylece gençler, çocuklar, yetişkinler koşabilecek. Çocuklar koşamadan büyüyor. Türkiye'de bir "ergenlik sorunu" baş gösterdi. Bence bu, çocukların koşamamasından kaynaklanıyor. Çok katlı binalar yaparak şehrin siluetini mahvediyoruz. Siluet, şehrin yüzüdür. Sen tırnaklarınla şehrin yüzünü soyuyorsun. Edip Cansever'in "İnsanlar şehirlere benzer" gibi bir sözü vardı bir şiirinde. Bizler İstanbul'a benziyoruz. İstanbul delirmiş bir insana benziyor. Şehir seni dar, kaldırımsız, ışıksız sokaklarda, bahçesiz evlerde yaşatıyorsa orada artık sen değersiz bir çöplük maymunu gibi kalakalırsın. Senin 500 yıllık Süleymaniye'n, Sultanahmet'in var, bin yıllık Ayasofya'n var. Onları da gökdelenlerle taciz ediyorsun. Trafikte insanların yüzde 95'i sabah işe gidene akşam eve dönene kadar birbirine küfür ederek yol alıyorsa o şehirde bereket olmaz. Bunu ister dinî anlamda alın, ister psikolojik olarak.

        -Kitapta çok ciddi aforizmalar var. Yazdıklarıyla okuruna saygı gösteren bir yazar görüyoruz karşımızda.

        Bana göre iyi bir edebiyatçı, okuyucuya, sanki onun bir sırrını biliyormuş gibi hissettiren kişidir. Sizin hiç kimseye açmadığınız bir derdiniz vardır ve okuduğunuz bir romanda tam da o derdinize bir çözüm önerisi ya da o derdinizi paylaşan bir ifade görürsünüz. İyi bir yazar size "Bunu nereden, nasıl biliyor?!" dedirtir. ‘Bu adamla ben iyi arkadaş olurum" dedirtir. Edebiyat sayesinde başka insanları anlayan, kimseyi yargılamayan, günahlarından, hatalarından dolayı kimseyi mahkum etmeyen kişiler oluruz.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ