Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KÜBRA PAR / HT GAZETE

        Murat Menteş Türkiye’nin en yetenekli yazarlarından biri. Dublörün Dilemması, Korkma Ben Varım, Garanti Karantina, Ruhi Mücerret gibi kitaplarıyla sadık bir okur kitlesi edindi. Afilli Filintalar’daki diğer yazarlarla birlikte Türk edebiyatında yeni bir ekolün doğuşunu müjdeledi. Menteş’in ismi muhafazakâr çevreyle birlikte anılırdı. Gezi olaylarından sonra giderek kutuplaşan bir ortamda protestocu gençlerden yana tavır alması onu politik bir tartışmanın parçası haline getirdi. Verdiği demeçlerden sonra yakın çevresiyle arası açıldı. Yeni Şafak’taki köşesini bıraktı. “Karşı mahalle’nin adamı olmakla suçlandı. Oysa o herhangi bir kesime hapsedilemeyecek kadar orijinal ve renkli bir adam. Bir süredir ortalarda görünmüyor. Siyaset dışında bir şeyler konuşmanın giderek zorlaştığı şu günlerde onunla buluşmak, üstümüze çöken sıradanlığın ve mutsuzluğun nedenini sormak istedim... Her zamanki enerjik Menteş’ten farklı, biraz durgun bir adamla karşılaştım. “Depresyonda mısınız?” diye sordum. Cevabı net oldu: “Türkiye’de her 4 kişiden 1’i depresyonda. 2013’te yaklaşık 50 milyon kutu antidepresan kullandık. O kadar ilacı ben içmedim herhalde!”

        Gezi sürecinde yazdıklarınız ve söylediklerinizden sonra kıyametler koptu, köşe yazarlığını bıraktınız...

        Aslında kıyamet yazdıklarımdan ötürü kopmadı. Gezi, bir tartışmaydı. Birileri, bunu kavgaya dönüştürdü. Şimdi o kavganın yaralarını taşıyor insanlar

        Siz de yaralandınız mı?

        Hayır. Gazeteden ayrıldım, fakat bunu asla bir kayıp olarak görmüyorum. Türkiye Gezi’de, devlet ile toplum arasında bir diyalog kurma fırsatını kaçırdı. Mesele bu. Devlet, toplumu yönetmiyor, topluma bir teklifte bulunmuyor, sadece emir veriyor.

        Ama geçenlerde yaptığınız bir konuşmada “Böyle bir toplumda roman moman yazmayacağım!” demiştiniz!

        Mayıs ayıydı. Soma’da 301 madenci ölmüş, binlerce çocuk bir anda yetim kalmıştı. Theodor Adorno “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” demiş. Soma’dan sonra, okurları eğlendirecek, onlara şaka yapacak, umuttan bahsedecek halim kalmamıştı. Elbette roman yazacağım. Gelgelelim, Soma’da olup bitenleri asla tasvip etmiyorum, asla.

        ‘O KADAR ANTİDEPRESANI BEN Mİ İÇTİM?’

        Sizi biraz durgun gördüm. Yanlış anlamayın ama depresyonda mısınız?

        Türkiye’de her 4 kişiden depresyonda. 2013 yılında yaklaşık 50 milyon kutu antidepresan kullandık. Bu büyük bir felakettir. Çoğumuzun umudu, enerjisi, neşesi yok. Zafer peşinde koşmak, birilerini alt etmek; gönül zenginliği ve ferahlığı getirmiyor. Sonuç ortada: 50 milyon kutu antidepresanı ben mi içtim?

        Niye bu kadar mutsuzuz?

        Sizce? Adaletsizlik bizleri kedere boğdu. Çocuklar ölürken, söylenen hep şu oldu: “Kes sesini! Bu ülkede demokrasi var!”

        ‘NE YANİ MAHALLİ SANATÇI MI OLALIM?’

        “Mahalle değiştirdi” diyorlar sizin için... Hakikaten değiştiniz mi?

        “Mahalle” lafı fazlasıyla çocukça. Artık büyüdük. Tüm Türkiye’yi düşünmek, bu milletin tümüne hitap etmek durumundayız. Ne yani “mahalli sanatçı” mı olalım? İslam’ı bir hüviyet olarak görüyordum, şimdiyse haysiyetimi biçimleyen bir değerler bütünü olarak benimsiyorum.

        Peki, şimdi neyi kimlik olarak görüyorsunuz?

        Demokratlık. Herkes kendi sözünü söylesin. Zengin içerikli bir barıştan yanayım. Kuru, sözde, işlevsiz bir barış olmaz.

        Bunlar biraz havada laflar değil mi? Hele ki herkesin kendine demokrat dediği bir zamanda...

        Mesele de bu. Demokratlık Türkiye’de havada kaldı. Ben ideolojik bir düzlemde durmuyorum. Çünkü ideolojiler, insanlığımızın özünü çürütüyor.

        Eskiden kendinizi İslamcı olarak tanımlıyor muydunuz?

        İslamcılık, İsmail Kara’nın söylediği gibi “modern” bir olguydu. Birçok İslamcı fraksiyon vardı. Ben de entelektüel ve sanatsal yönü güçlü bir kesime yakınlık duyuyordum.

        İslamcılık şimdi ne halde?

        Kalmadı. Dindar çocuklar iktidara geldiler ve toplumsal barışı sağlamak yerine toplumu ikiye böldüler. İktidara tapınılıyor bugün. Birileri de bu manzaradan büyük rahatsızlık duyuyor. Hakikaten temiz duygularla ve safça hükümeti destekleyenler var. Fakat aslında herkes görüyor gerçeği. Ne hükümet, ne de cemaat başarılı oldu. Geldikleri yere bakın: Birbirlerine dehşetli bir nefret besliyorlar. İslamcılığın Türkiye’de de, dünyada da insanlara sunabileceği değer kalmadı.

        ‘Medyada görünmeye hevesli değilim’

        Gazete yazarlığına devam etmeyi düşünüyor musunuz?

        Medyada görünmeye, yazı yazmaya hevesli değilim. Zaten adım kara listede, o ayrı. Bunları hiç önemsemiyorum. Medya artık bir yalan fabrikası oldu çıktı. Fikir üreten yazarlar, öncelikle ve özellikle de kadınlar medyadan kovuldular. Bu iyiye işaret olabilir mi?

        ‘Her an siyaset hayata yer bırakmıyor’

        Arkadaşlarla oturduğumuzda konuşabildiğimiz tek şey siyaset oldu. Niye bu kadar kısırlaştık?

        Tüm dünyada siyasetin alanı daralırken, Türkiye’de genişliyor. Bilim insanlarına, sanatçılara, akademisyenlere asla sıra gelmiyor. Sanırım dünya tarihinin en çok konuşan siyasetçileri bizde. Her saniye siyaset, hayata yer bırakmıyor.

        ‘Tek başına kalmış biriyim’

        “Herkese hitap etmeye çalışıyorum” demiştiniz. Muhalif siyasi tutumunuz yüzünden muhafazakâr kesimi kaybetmiş olabilir misiniz?

        Bir yazar, eğer gençler tarafından okunuyorsa, çağını anlıyor demektir. Kimi yaşlı muhafazakârlar benden hoşlanmıyor. Ben de onlara bayılmıyorum. Fakat gençlerle aram gayet iyi. Bana burun kıvıran dindar gençlere de sempati duyuyorum. Ben de gençken kimseyi beğenmezdim.

        Siyasetteki bu kutuplaşma sizi karşı tarafa fazla savurmuş olabilir mi?

        Karşı taraf mı? Gerçek şu ki, karşı taraf diye bir şey de yok. Ben tek başına kalmış biriyim.

        Sokakta görünce görmezden gelen, arayıp sormayı kesen arkadaşlarınız var mı?

        Sokağa çıkmıyorum pek, rastlaşmıyoruz. Kimseden bir beklentim yok. Kim benim karşıma çıkmaya utanıyor, kim kimden korkuyor, kim benim yoldan çıktığımı düşünüyor hiç bilemiyorum. Hal hatır soran kalmadı, o doğru.

        ‘Orhan Gencebay’ın dediği gibi, bırakın da yaşayalım’

        Yeni Türkiye size neyi çağrıştırıyor?

        Stanislaw Jerzy Lec’in bir sözü var: “Öyle büyük boş laflar vardır ki, içinde bir millet hapsedilebilir.” Bence ‘Yeni Türkiye’ bunlardan biri. Esasen bizler yalnızca ağız tadı istiyoruz. Normal bir hayatımız olsun istiyoruz. Orhan Gencebay’ın şarkısındaki gibi “Bırakın da yaşayalım / Hasretiz yaşamaya biz”...

        "Eleştirinin içeriden gelmesi gerekir"

        Son dönemde daha çok siyasi söylemlerinizle öne çıktınız. Fazla politikleşmediniz mi?

        Aslında siyasetle ilgilenmiyorum. Kimin hangi ihaleyi aldığıyla, kimin kime hakaret ettiğiyle de ilgilenmiyorum. Tek kırmızı çizgim var: Kimse ölmesin.

        Siyasi eleştirileriniz bu dar çerçevede olamaz herhalde...

        Türkiye’nin demokratlaşması gerekiyordu. Dindarlar, uğradıkları haksızlıkları yıllarca anlatarak bir mağdurluk destanı yazmamalıydı. “Muhafazakâr demokrat” kadronun demokratlığı ne yazık ki sözde kaldı. 1990’ların başında New Yorker Dergisi’ne benzeyen Yeni Şafak ya da BBC ve HBO’nun karışımı Kanal 7 bugün yok. Muhafazakârlar, 20 yıl önceki entelektüel güçlerinin çeyreğini bile bugüne taşıyamadılar.

        Siz de o çevreden geldiniz. Şimdi biraz haksızlık etmiyor musunuz?

        Demokrasi muhafazakârlara büyük imkânlar sağladı. Fakat muhafazakârlar demokrasiyi güçlendirecek bir yaklaşım göstermediler. Bugün hâlâ o çevreden köşe yazarları demokrasi aleyhinde yazılar kaleme alıyor. Halbuki günümüz dünyasında “siyaset=demokrasi”dir.

        Bu çok beylik bir laf olmadı mı?

        Türkiye “tek dil, tek bayrak, tek millet” ve de “tek adam, tek tip, tek slogan” formülünü benimsiyor. Gökdelen yapıyorsun, mimari bilgin yok. Ev yapıyorsun, çanak anten ve plastik doğramadan kurtulamıyorsun. Mesele bu... Aslında benim tüm bu eleştirilerimin bir karşılığı yok. Eleştirinin “içeriden” gelmesi gerekir.

        Siz artık dışarıda mısınız?

        Hiçbir zaman bu ilişkilerin içinde olmadım zaten.

        ‘Yeni roman felsefi bir polisiye’

        Yeni romanda ne var? Adı belli oldu mu?

        Romandan bahsetmek için erken. Elimden geleni yapıyorum. Şimdi biraz anlatsam, kulağa çok saçma gelecek, eminim

        Olsun, siz gene de biraz ipucu verin?

        Pekâlâ... Batıl inançları olan bir krupiyenin polisten kaçma hikâyesi. Yo, aslında tüm dünyanın gözü önünde cereyan eden bir komplonun, sıradan bir adam tarafından önlenememesini anlatıyor. Daha doğrusu, felsefi bir polisiye bu. Ha, şiddetli bir aşk var işin içinde. Adam, başkasını seven bir kadına âşık. Bambaşka bir kadın da bizim adama vurulmuş. Bu arada, etrafta çok sayıda yaşlı insan var. Öyle yaşlılar ki, her sayfada biri ölüyor... Gördüğünüz gibi, böyle anlatınca çok dandik göründü. Çünkü asıl olay hakkında bilgi veremiyorum.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ