Türk sinemasının kurtuluşu
Kerem Akça, New York'ta Beş Minare'nin gişe şampiyonluğunu değerlendirdi
“New York’ta Beş Minare”nin gişede “Recep İvedik 3”ü devirmesi elbette bir tesadüf değil. Daha ziyade Türk sinemasının kendine Hollywood örneğini alarak sektörleşme sürecinin bir devamı ve miladı niteliğinde. Öyle ki Hollywood anlatısını sinemaya blockbuster güdüsüyle geçirebilen bir eserle, eski gişe şampiyonlarının ‘TV projesi’ kıvamındaki estetiğinin geçilmesi bir şeylerin oluştuğunu kanıtlıyor. Artık Yeşilçam ve dizi etkisi bir kenara itilecek. Bunların yerine Amerikan popüler sinemasının hikaye anlatma sineması örnekleri ve onun devamında ortaya çıkan tür filmleri izleyici ile buluşunca ise sağlıklı bir sistem oturacak. Yani 2010’un tablosuna bakınca seyircisini ciddiye alan filmler, talebe arz ile karşılık verecekler gibi gözüküyor. Umarız Kırmızıgül 2007’de “Beyaz Melek”in liderliğiyle yapamadığını, Hollywood anlatısını daha da geliştiren “New York’ta Beş Minare” faktörüyle gerçekleştirir. Bu eğilimin sektörleşmeyi hızlandırmasının çöp üretiminin artmasına yol açması ise, sistemin dişlilerin yerli yerine oturduğunu kanıtlayan bir süreç.
Türk sinemasının yavaş yavaş sektörleşme yoluna girmesi aslında uzun uzun tartışılması gereken bir oluşum. Öyle ki birazcık da Hollywood’un ilk yıllarındaki sesli sinema döneminde ‘kaba komedi’ hareketinin kaliteli tür filmlerine kendini bıraktığı döneme ya da 1960’larda çöp oranının artmasıyla birlikte Spielberg, Coppola ve Scorsese’nin çıktığı ‘Yeni Hollywood’ hareketinin devreye girdiği sürece benzetilebilir bu durum.
Abdullah Oğuz’un başlattığını Mahsun Kırmızıgül zirveye taşıdı
Zira tüm zamanların en çok iş yapan filmleri listesine baktığımızda Yeşilçam eğilimli veya dizi etkili eserlerin hakimiyetini görmekteydik, 2007 yılına kadar. 2007’de “Beyaz Melek”in liderliği kapmasıyla birlikte ise Mahsun Kırmızıgül’ün hakim olduğu ‘Hollywood anlatı’sını zirveye taşıması, popüler alanın ve tür sinemasının zirve yapmasına yol açtı.
Aslında işin garibi dizilerin sinemaya girişini tetikleyen “Asmalı Konak: Hayat” (2003) da Abdullah Oğuz’un kariyerinin ilk halkası olarak bu konsepti hakkıyla yerine getiren ilk Türk filmlerinden biriydi. Tabii Kırmızıgül’ün sinemaskop formatını devreye sokması ve yoğun koreografi ile blockbuster üretme kaygısı aşılaması, ondan daha farklı bir noktaya getirdi bu eğilimi. Oğuz’un hikaye anlatma güdüsünü sektörel bir açılıma kavuşturdu tabiri caizse.
Beyaz Melek’in katkısıyla Yeşilçam ve TV dizisi etkisi arka plana atıldı
2010’da çekilen yerli filmlere baktımızda ise Yeşilçam ve TV dizisi eğiliminin oranının düştüğünü, daha çok tür filmlerinin ve Amerikan klasik sinemasının anlatısını uygulayan eserlerin devreye girdiğini görebiliyoruz. Anlayacağınız 2009’a göre iki filmlik bir düşüş olmasına karşın (70’den 68’e düştü), böylesine bir durum oluşabiliyor.
Tabii her sektörün gelişmesiyle ortaya çıkan ‘çöp’ örnekleri de bir şekilde içeride kendilerine yer buluyorlar. Bu da sürecin bir devamı. Ancak belki de bu noktadaki en düşündürücü taraf bu durumun bir bilinç ışığında gerçekleşmemesi.
Kaliteli tür filmlerinin varlığıyla dikkat çeken bir yıl
Doğrusunu söylemek gerekirse her sektör ayakları üzerine oturunca popüler sinema dilini benimseyen ya da Amerikan hikaye anlatma sinemasının film gramerini izleyen eserlerin zirve yapması gerekir.
Bu durum ışığında da “New York’ta Beş Minare”, “Yahşi Batı”, “Romantik Komedi”, “Vay Arkadaş”, “Aşkın İkinci Yarısı”, “Üç Harfliler: Marid”, “Pak Panter”, “Büşra” gibi bu alanı hakkıyla kavrayabilen eserlerin, hasılat rakkamlarında üst sıralara oynaması bir anlamda sektörümüzün yavaş yavaş ayakları üzerine bastığının bir kanıdı.
“New York’ta Beş Minare”nin zirveye çıkması Türk sinemasının kurtuluşu
Elbette bu durumun, “New York’ta Beş Minare” ile Togan Gökbakar gibi bir yönetmenin Recep İvedik’in birinci ve üçüncüsünde ‘TV skeçleri galerisi’ seviyesine düşmesini yıkan bir yere ulaşması da Türk sinemasının kurtuluşu olarak nitelenebilir.
Öyle ki genelde ‘Jackass’ gibi komediler, “Avatar” (2009), ‘Karayip Korsanları’ serisi gibi blockbusterların altında bir gişeye sahiptirler gelişen sektörlerde. Adeta onların onda biri oranda bir hasılat yakalamaları normal ve sağlıklı olandır.
“New York’ta Beş Minare”nin de Kırmızıgül’ün blockbuster kafasıyla aslında Hollywood’daki “Avatar” ile aynı yerde olduğu söylenebilir sektör anlamda. Bu sebeple de bu durum sektörün kurtuluşunun fitillenmesine yol açacaktır.
Tür filmlerinin hakimiyeti ile birlikte çöp oranının artması sağlıklı bir süreç
Tabii kaynağını Yeşilçam’dan alarak yenilenen veya başka yerlerden beslenen tür filmlerinin de bu 68 filmin çoğunluğunu oluşturması bir başka gösterge. Öyle ki bu yıl polisiye alanında “Av Mevsimi” ve “Ejder Kapanı”; korkuda “Ses”, “Ada: Zombilerin Düğünü” ve “Üç Harfliler: Marid”; rehine geriliminde “Ev”; katil aşıklar filminde “En Mutlu Olduğum Yer”; gangster filminde “Çakal”; fantastik komedide “Gelecekten Bir Gün” ve “Kukuriku: Kadın Krallığı”; casusluk geriliminde “Sultanın Sırrı”; biyografide “Veda” ve “Dersimiz Atatürk”; politik-gerilimde “Büyük Oyun”; kara komedide “Kara Köpekler Havlarken”, “Vay Arkadaş” ve “Çakallarla Dans” gibi kimi başarılı kimi başarısız örnekler gördük.
Bunların yanında elbette genelde normal bir süreç olarak korku, komedi ve fantastik öğeler taşıyan eserlerden çıktığına alışık olduğumuz çöp örnekleri de fazlalaştı. “Cehennem”, “Yüreğine Sor”, “Deli Dumrul: Kurtlar Kuşlar Aleminde”, “Kukuriku Kadın Krallığı”, “Rina”, “Eşrefpaşalılar”, “Harbi Define”, “Kutsal Damacana 2: İtmen”, “Ay Lav Yu”, “Paramparça”, “Uçan Melekler” gibi. Ancak bu durum sektörün Hollywood’ü kendine örnek almasının bir uzantısı.
Sanat filmleri ve postmodern denemeler de daha çok destek görmeye başladı
Öyle ki Yeşilçam ve TV dizisi etkisindeki eserlerin sayısını sayınca iki elin parmaklarını bile geçmiyor artık (Bkz. “Prensesin Uykusu”, “Denizden Gelen”, “Memlekette Demokrasi Var”, “Memleket Meselesi”, “Mahpeyker”).
Bu da “Çok Filim Hareketler Bunlar” gibi postmodern denemelerin Onur Ünlü’nün katkısıyla devreye girmesine, Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem, Tayfun Pirselimoğlu gibi isimlerin minimalist filmlerinin hatırı sayılır kopyalarla vizyon şansı bulmasına ve elbette “İki Dil Bir Bavul”un (2009) gişe başarısıyla gelen belgesel estetiğinin belgesel eğilimine ufak bir yol açmasına olanak tanıyor.
İlk 10’daki yerli film sayısının artması tesadüf değil
Bunun yanında 2010’un bir de ‘alt kültür’ portresinde Kürt açılımını devreye sokup, Türkiye’deki azınlıkların ya da alt kültürün sinemasına önayaklık ettiği söylenebilir. Bu da zaten sektörleşmenin bir başka genişleme hareketi.
Lafın özü Mahsun Kırmızıgül, Ömer Faruk Sorak, Abdullah Oğuz, Ketsche, Murat Aslan, Alper Çağlar gibi isimlerin varlığıyla popüler sinema Hollywood düzeyinde işler verip seyircinin gözünü ciddiye almaya başladı. Bunun devamı da umarız gişe karşılığı olarak gelir.
Öyle ki bu yıl ilk 10’daki yerli film sayısının 5’ten 8’e yükselmesi bir tesadüf değil. Zaten Fida Film, BKM Film ve Boyut Film gibi şirketlerin üretimlerini hızlandırdıklarını da görebiliyoruz. Yani önemli olan sektörleşmenin içinde şart olan kaliteli tür filmlerine, kaliteli minimalist filmlere ve kaliteli postmodern denemelere sahip çıkmak. Onların yaratıcılarını desteklemek. Bu doğrultuda da yerli filmlerin izleyici sayısının 2009’a göre dört milyonu aşkın bir artış göstermesi tesadüf değil. Aksine sevindirici bir gelişme.
keremakca@haberturk.com