Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
HABERTURK.COM

NAGEHAN ALÇI

Ali Mahir Başarır portresi ve RTÜK’ün bize yaptığı haksızlık

Geçen cumartesiden beri gündemde neredeyse sadece Ali Mahir Başarır’ın sözleri var.

Dün de yazdığım gibi CHP PM üyesi ve Mersin Milletvekili Başarır ile epey sayıda programa çıktık. Çok tartıştık.

Program çıkışı ettiğimiz uzun sohbetler var. Kendisinin siyasi portresini iyi bilirim. Bu yazıda bu portreye odaklanacağım.

Biliyorsunuz fırtına Habertürk TV’de Eren Eğilmez’in yönettiği programda koptu.

Arkadaşımız Eren, Mahir Başarır’ın söylediklerinden rahatsız oldu ve yayın arasından sonra da Ali Mahir’den sözlerini geri almasını istedi.

Yani Habertürk TV kurumunu temsil eden moderatör bu sözlere karşı tavır aldı.

Buna rağmen sanki Habertürk o sözleri CHP PM üyesi Mahir Başarır’a söyletmiş gibi RTÜK’ün aşırı sert ceza vermesini hiç adil bulmuyorum.

Başka bazı kanallarda yorumcuların saçmalıklarına moderatör de katıldığı halde bu kadar sert ceza yazılmadı RTÜK tarafından.

RTÜK en ağır yaptırım maddesi olan 8-1-a maddesini işletti bu kararda.

CHP PM üyesi bir konuk problemli bir üslup kullanınca Habertürk TV moderatörü buna karşı çıkmasına rağmen nasıl bu kadar ağır bir ceza verilebilir? Adalet ve hakkaniyete uygun mu bu tutum?

Ben CHP’nin diline pelesenk ettiği ‘tank palet tank palet tank palet’ argümanlarını son derece saçma ve anlamsız bulduğumu yüzlerce kez yazmış ve söylemiş bir gazeteciyim.

CHP’nin ‘Tank palet tank palet tank palet’ söylemlerinin AK Parti tabanından bir kişiyi bile ikna etme ihtimali yok. Yaptıkları kuru popülizm ve laf kalabalığı.

Öte yandan Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasette özgürlükçü ve demokrat bir dil tutturma çabasını çok olumlu buluyorum.

Salı günü Kemal Bey’e linç davasında yaşanan rezaletleri CHP’ye uzak bir gazeteci olmama rağmen ben yazdım.

Fakat Sayın Kılıçdaroğlu’nun Ali Mahir’i savunmak için yaptığı grup konuşmasının tonunu da hiç beğenmedim.

Kemal Bey sağdan gelen tenkitleri frenlemek için yüksek doz militarist bir konuşma yaptı ve bu militer bakış açısıyla AK Parti’yi suçladı. 2007 senesindeki Deniz Baykal’ın konuşmaları gibiydi Kemal Bey’in Salı günkü konuşması.

BİRAND’IN PROGRAMINDA ERDOĞAN’A SORU SORAN GENÇ

Şimdi gelelim bu sözleri söyleyerek olay yaratan Ali Mahir Başarır hadisesine…

Ali Mahir kimi AK Partililerin dediği gibi "Ordu darbe yaparken seven ama şimdi ordu asli işleriyle uğraşıyor diye rahatsız olan" bir CHP’li modeli mi?

Adaletli olmak gerekir. Başarır o tipte bir 27 Nisan ve 28 Şubat destekçisi CHP’li modeli değil.

27 Mayıs darbesini hala öven Bedri Baykam tarzı bir CHP’li hiç değil. Elbette sözleri ve üslubu çok yanlış ama eğriye eğri doğruya doğru analiz yapmamız lazım.

Bir yayın çıkışı bana 28 Şubat darbesi döneminde 1997’de Recep Tayyip Erdoğan’ın Marmara Üniversitesi’ne konuk geldiği Birand programından bahsetmişti.

Orada CHP gençlik kolları üyesi bir hukuk fakültesi öğrencisi olarak Tayyip Bey’e tamamen anti-militarist bir soru sorduğunu ve MGK’yı çok sert eleştirdiğini söylemişti.

İtiraf edeyim o dönem CHP gençlik kolları üyesi olan birinin böyle davranacağına ihtimal vermedim ve kendisinden kaydı bulup bana vermesini rica ettim. Çünkü dönemin CHP’si maalesef 28 Şubat askeri darbesini desteklemişti.

Bunun üstüne Ali Mahir 1997-98 ortamında türban yasaklarına da karşı olduğunu ve türbanlı sınıf arkadaşlarının eylemlerine destek verdiğini söyledi. "Ben her zaman özgürlükçü bir solcuydum" dedi.

Hakikaten de büyük gazeteci rahmetli Birand’ın o program kaydını bana gönderdi o zaman.

Bu kaydı şimdi siz Habertürk okurlarıyla da paylaşıyorum. 23 yaşındaki Ali Mahir’in o dönem 44 yaşında olan Tayyip Erdoğan’a MGK ile ilgili sorduğu soruyu buradan izleyebilirsiniz.

Son 15 saniye soru soran genç Ali Mahir Başarır

BAŞARIR MAHİR ÇAYAN ÇİZGİSİNDE BİR SİYASETÇİ Mİ?

Öte yandan özellikle MHP ve TSK çevrelerinden gelen tepkilerde adını Mahir Çayan’dan aldığından hareketle Başarır’ın bir Marksist ve aşırı solcu CHP’li olduğu gibi imalar yapılıyor.

CHP ve sol içinde bir kahraman olarak romantize edilse de devletin bakış açısıyla Mahir Çayan silahlı bir terör örgütü lideri olarak görülür. TSK’nın hafızasında da Çayan bir terörist.

TSK güçleri yani Mehmetçikle çatışma sırasında öldürülmüş olması da Çayan’ı bir hukuk cinayetiyle idam edilmiş Deniz Gezmiş’ten ayırıyor.

Deniz Gezmiş’e askeri mahkemede haksızlık edildiği bugün en katı devlet görevlilerinin bile kabulüdür ama Çayan’ın Türk askerlerine silah sıkmış bir terörist olarak görüldüğü ve ölümünün zulüm olmadığı hep vurgulanır.

Başarır da bana isminin Mahir Çayan’dan geldiğini anlatmıştı. Babası o dönem Dev-Genç Akdeniz sorumlusu ve 12 Mart’ta tutuklanıp ağır işkence görüyor. 1974 affıyla serbest kalıyor.

Zaten babasının Dev-Genç geçmişi nedeniyle ismi Mahir konmuş. Kardeşine ise Taylan Özgür'den hareketle Taylan adını vermişler.

Öte yandan ailesinin bu Marksist mirasına rağmen Mahir Başarır bana Marksist ya da sosyalist bir çizgide olmadığını ve silahlı mücadele yolunu sonuna kadar gayrimeşru bulduğunu söyledi.

Kendisini özgürlükçü bir solcu olarak tanımlıyor Ali Mahir Başarır. Fakat belki de bir yorumla anti-militarist yanının da bu sol gelenekten süzüldüğü söylenebilir.

Öte yandan CHP içindeki Canan Kaftancıoğlu gibi Marksistlerin bu olaydan sonra Mahir Başarır’a destek twiti atmadığını da belirtelim. CHP içindeki Marksistler de Ali Mahir’e pek olumlu bakmıyor.

NİKAH ŞAHİDİ SÜLEYMAN DEMİREL

Başarır’ın aile fotoğrafının üzerinde muhakkak durmam gerek.

Dev-Gençli olan babası Sünni bir Türk. Annesi ise Alevi bir Kürt.

Fakat Alevi-Kürt anne tarafı Demokrat Partili bir aile. Baba tarafından dedeleri CHP’li ama mesela koyu CHP’li olan babaannesi de çok dindar bir Sünni kadınmış.

Annesinin babası yani Alevi-Kürt olan dedesi ise çok koyu bir Menderesçi sonra da Demirelci yani Adalet Partili.

1938 Dersim katliamından sonra Tarsus’a sürülen bir Alevi aile ve o sebeple CHP’ye olumlu bakmamış aile büyükleri.

Anne tarafı o merkez-sağ siyasi çizgiyi hiç bırakmamış. Hatta Mahir Başarır’ın nikah şahidi Süleyman Demirel’miş!

Yani çok ilginç bir siyasal portreyle karşı karşıyayız…

Tank-Palet konusundaki sözleri sonuna kadar yanlış ama bu iki taraflı aile geçmişi yönüyle de siyasi programlardan tanıdığım Ali Mahir Başarır portresini sizlere aktarmak istedim.

Hem Sünni hem Alevi hem Türk hem Kürt hem DP-AP’li hem de CHP’li yönleri olan bir geçmişten geliyor.

9 YAŞINDAKİ İKİZ KIZLARININ NE SUÇU VAR?

Ali Mahir hata yapmış olsa da bundan ötürü eşinin ve evlatlarının sorumlu tutulmasını da asla doğru bulmuyorum.

Bakıyorum sosyal medyaya… Ortalık hakaretten geçilmiyor. Eşine ve iki çocuğuna neler söyleniyor neler… 9 yaşında dünya tatlısı ikiz kızları var. Bu çocukların ve başarılı bir avukat olan eşinin bu tartışmayla ne ilgisi var? Yazık değil mi? Ayıp değil mi? Günah değil mi bir aileyi hedef göstermek?

Neden hemen nefret aile üyelerine yöneliyor?

Maalesef bu hastalıklarımızdan kurtulamıyoruz…

*

ORAY EĞİN

Düşük kapasite, az özgürlük

Amerika’nın en yüksek yargı makamı “Supreme Court” geçen hafta kritik bir karar aldı. Mahkeme, New York Valisi’nin COVID-19 tedbirleri yüzünden ibadet yerlerine kısıtlama getiremeyeceğine hükmetti.

Katolik Kilisesi ve Hasidik Yahudileri temsil eden bir kuruluştan oluşan davacılar New York eyaletinde içki satışı yapan mağazalar, bisikletçiler, kozmetik dükkanları “temel ihtiyaç” adı altında açık tutulurken ibadethanelerin kapatılmasına itiraz etti. Oysa milyonlarca insanın işini kaybettiği, geleceğinden endişelendiği bir dönemde din de pekâlâ temel ihtiyaç olabilir. İnsanlar bu karanlık günleri ibadetle atlatmak isteyecektir; özellikle Katoliklikte toplu ibadet önem taşıyor.

İbadet özgürlüğü Amerikan Anayasası’nın bir numaralı ek maddesi tarafından korunan bir hak. Aynı madde hükümete karşı imza toplama, toplu gösteri yapma, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü de garanti altına alıyor. Trump’ın atadığı muhafazakar yargıç Neil Gorsuch’un çoğunluk kararının ilk cümlesi yeteri kadar açıklayıcı: “Hükümetin kriz zamanlarında bir numaralı ek maddeyi görmezden gelmeye hakkı yoktur.”

ÖZGÜRLÜK VE POLİS DEVLETİ

Eğer Mahkeme bu kararı vermeseydi, bugün pandemi yüzünden kiliseleri kapatan hükümetin elinde ileride savaş günlerinde düzenlenmesi muhtemel protestoları engellemek, ya da basının özgürlüğünü kısıtlamak için yasal dayanak olacaktı. Bu kararla aslında özgürlüklerin bir bütün olduğunu, olağanüstü şartlar dahi olsa bizi yönetenlerin özgürlüklerin içinden işlerine geleni seçme, bazıları kısıtlama hakkı olmadığını hatırlatıyor.

Özgürlük bir bütündür, yarım, eksik, ya da seçme olarak budanmamalıdır. Bu kararın altında muhafazakar yargıçların imzasının olması da ayrıca anlamlı. Öncelikleri din belki, ama sonuçta faydası bütün toplumda hissedilecek bir karar bu.

Amerikan Anayasası’nın bir numaralı ek maddesi biz Türklere her zaman çok uzak olmuştu, giderek böylesi bir hakka daha da yabancılaşıyoruz.

Maske takmadığı için sosyal medyadan ihbar edilen turist haberini bu yüzden önemsiyorum. Polis devletinin nasıl kusursuz işlediğini, hayatın her alanında etrafımızın nasıl sarıldığını göstermesi açısından. CIA veya Mossad gibi istihbarat ağlarının bile maske takmayan turisti bu kadar kolay tespit edebileceğinden şüphe duyarım. Bulsalar bile cezai yaptırım uygulamakla, kaynakları daha önemli işler varken buna adamakla uğraşırlar mı emin değilim. Demokratik devletlerin bireyleri cezalandırmaktan başka öncelikleri olmalı; polis devletinin ise en büyük düşmanı bireydir.

Polis devletinin bir uzantısı olan RTÜK’ün önceki gün Habertürk’e verdiği astronomik ceza da bu kuşatmanın sonucu. CHP’li bir milletvekili bizim ekranlarımızdaki bir tartışma programında yanlış anlaşılmaya, çarpıtılmaya müsait bir laf ediyor. Programı sunan meslektaşım Eren Eğilmez de müdahale ederek düzeltiyor, ama RTÜK yine de en üst maddeden ceza veriyor. Aynı “suç,” ironiyi vurgulamak için çift tırnak içine aldığım “suç” iki kere daha tekrarlanırsa kanalın lisansının iptali söz konusu.

Bu cezanın milletvekilinin sözüyle, o programdaki bir ana özgü bir yaptırım olmadığı ortada. Önceki gün T24’te Mehmet Y. Yılmaz’ın yazdığı gibi Önemli olan milletvekillerinin, dünyanın en saçma fikrine bile sahip olsalar, bunu serbestçe açıklayabilme özgürlükleridir. Milletvekilleri için ‘dokunulmazlık’ kurumu, esasen bunun için vardır.”

Daha evvel izlemediği filmin yayınlanmasını yasaklayan RTÜK’ün kararlarında mantık ya da tutarlılık aramak zaten başlı başına beyhude bir çaba. Bu yaptırımın tam ortada durarak, her kesime mesafeli yayıncılık yapan ve gazetecilikte ısrar eden Habertürk’e bir uyarı, ileriye yönelik ayağınızı-denk-alın mesajı olduğu ortada. Ama bu da bugüne ait, sınırlı bir tespittir.

NASIL BİR REJİM

Polis hiç durmaksızın suçlu arar, hatta bir süre sonra herkesi suçlu görmeye başlar. Asıl üzerinde durulması gereken sürekli bir düşmandan beslenen, gerektiğinde düşman yaratan, kendisinden yana olmayanı bırakın tam ortada duranı bile düşman edinen bu sistemin geleceği. ABD, Almanya, İngiltere gibi vatandaşlarına geniş özgürlük imkanı tanıyan ülkeler aynı zamanda yüksek verimli ekonomik güce sahip oldukları için dünya lideridir. Bir Alman hem ülkesinde korkmadan istediği gibi yaşar, hem de pasaportunun ve para biriminin gücüyle başka ülke vatandaşlarından daha ayrıcalıklı olduğunu bilir. Vatandaşlarına özgürlük tanımayan, ama karşılığında refah vaat eden, yüksek verimli ama az demokrasi tanıyan ülkeler de var: Suudi Arabistan vatandaşlarına özgürlük vaat etmez, ama bol para dağıtır. Arap plakalı McLaren arabasını Mayfair’e yollatan Suudi vatandaşı da özgürlüğü Annabel’s tuvaletinde Black American Express kartıyla kar yağdırırken tadar. Yüksek verimli ama az demokrasi vaat eden ülkelerin vatandaşları cepleri dolduğu sürece kendi ülkelerinde demokrasinin eksikliğini hissetmezler.

Bir de ne demokrasi ne refah vaat eden üçüncü kategori var. Hem pasaportunuz değersizdir, hem paranızla rezil olursunuz, hem de ağzınızı açsanız, kafanızı dağıtmak için sosyal medyaya bulaşsanız kapınızda polis bulursunuz. Düşük kapasiteli, az demokrasi olan rejimlere “başarısız devlet” deniyor. Hem özgürlükleri kısarak hem de yaşam seviyesini yükseltmeden başarılı olunmaz çünkü.

Türkiye Cumhuriyeti kendisini uzun vadede hangi kategoride görüyor, samimiyetle merak ediyorum. Çünkü daha bir hafta öncesine kadar dolar düşüyor, Avrupa ve ABD’ye sıcak mesajlar veriliyor, reformdan bahsediliyordu. “2003 ayarlarına dönüş,” bile deniyordu. Bir hafta sonra milletvekilinin demecinden dolayı haber kanalı cezalandırılıyor, üstelik hala bir iPhone ya da PS5 bile alacak paramız yok.

*

NİHAL BENGİSU KARACA

Habertürk'e "Suyumu bulandırıyorsun" cezası

RTÜK CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır’ın 28 Kasım 2020 tarihindeki "Gerçek Fikri Ne?” Programında “Türk ordusu satılmış” şeklinde bir cümle kullanmasından dolayı Habertürk Televizyonuna ceza yağdırdı. Beş kez program durdurma ve en üst sınırdan idari para cezası.

Akıl alır gibi değil.

Neden mi?

Sözleri sarfeden moderatör değil. Bu sözleri sarf eden Habertürk Grubunda çalışan ve ifadeleri Habertürk’ü bağlayabilecek durumda olan biri de değil. Bu cümleleri söyleyen misafir konuk. CHP Mersin Milletvekili.

Katar Devlet fonunun, tank palet fabrikasının işletim hakkını hem de uzun bir dönem için elinde bulundurmaya sözleşme ile hak sahibi olmuş BMC’nin hisselerinin %49’una sahip olması eleştirilemez mi? Daha birkaç gün önce bu köşede bunu, ben de eleştirdim. CHP Mersin Milletvekili ise eleştirisini ‘çarpıcı’ biçimde ifade etmeye kalkayım derken haklı meselesinde kendisini haksız konumuna düşürdü. Söz konusu durumun sorunlu olduğunu dile getirmek ayrı şey ‘Ordu satılmış’ demek ayrı şey. İyi de, Başarır’ın sözleri zaten yayında gereken tepkiyi alıyor. Yayının ilgili bölümünü tekrar izleyen herkes görecek ki, yine ‘Habertürk’ün davet ettiği’ diğer konuklardan Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu ve Hilmi Daşdemir, Başarır’a şiddetle mukavemet etti. Moderatör Eren Eğilmez, Başarır’ı durdurup ‘İtirazları alalım’ diyerek sözü Başarır’ın maksadını aşan cümlesine muhalefet eden konuklara verdi. Başarır’a da, ‘Sözlerinizi düzeltmek ister misiniz?’ diye sordu. Başarır da müdahaleler sonucu ilerleyen dakikalarda "Ben tank palet fabrikasını ordumuzun parçası olarak görüyorum da ondan…” diyerek kendisini tevil etmek zorunda kaldı.

Daha ne olacaktı? Başarır kuyruğuna teneke bağlanıp mehter marşı eşliğinde stüdyodan kovalanacak mıydı? Başarır Habertürk’ün davet ettiği konuktu ama Yaşar Hacısalihoğlu ya da Hilmi Daşdemir orada tesadüfen mi bulunuyorlardı?

Geçiniz Allah aşkına.

Zaten tartışma programları epeydir fazlaca genişlemiş ‘milli güvenlik’ çeperine aynı mutabakat üzerinden tutunanların yeşil ve kırmızı renklerinden oluşuyor.

Fırat Kalkanı mı konuşulacak, evet harika oldu diyenlerin sağ ve sol renkleri.

Ayasofya mı konuşulacak evet muhteşem oldu diyenlerin kırmızı ve yeşil tonları.

AB ile ilişkiler, NATO mu konuşulacak, ‘Bizi kıskanıyorlar’ ya da ‘Yaa bu NATO da çok oluyor salsınlar bizi gidelim Avrasya ile gül gibi yaşayalım’ diyenlerin ulusalcı milliyetçi ve muhafazakar versiyonları.

S-400 mü konuşulacak? ‘Ne şahane işte Türk’ün göstermesi gereken basiret budur’ diyenlerin az coşkulu alkışlayanları ile çok coşkulu alkışlayanları.

Tarafların her biri ‘embedded’ her biri hükümete yakın ise doğrudan, değilse dolaylı yoldan ‘akredite’.

Tartışma tarafları ve hatta konular bile ‘muvazaalı’. Liberal tonlar yok. ‘Ben dindarım AK Parti’nin arka bahçesinde, yedeğinde, çantada gördüğü kesimdenim, ama AK Parti’ye muhalifim’ diyenler asla temsil edilmiyor. Demokrat taraftarlar ya az ya hiç yok.

Çoğu yayın evcilik oyunu gibi. Sırayla biri anne biri baba oluyor. Tek farkla, evcilik oynayan çocukları izlemek zevkli olabilir.

Habertürk ne yapıyor? Bu ‘yerli ve milli yayın’ trendinde yersiz ve milsiz bir yerden mi katılıyor? Yoo. Ulusal güvenlik gibi konularda hayli dikkatli, hatta pek çok kişiye göre fazlaca milliyetçi bile sayılabilecek bir çizgi takip ediyor o da. Ama işte, yayınlarında ‘Hukuka uygun’ ya da ‘Hukuka uygun değil’ ayrımına itina gösteriyor. Normalde her yayın kuruluşunun sahip olması gereken tarafsızlık vasfını korumaya çalışıyor. Yalan habere, söylentilere itibar etmeden haber kaynağı sağlam ve temiz olan verileri mesnet kabul ederek yayın yapıyor. Evrensel yayın ilkelerine riayet ediyor. Kısmen de olsa ekranlarda temsil edilen renkleri çeşitlendirmeye çalışıyor, muhalefetten yükselen itirazlara da yayıncılık gereği yer veriyor. Böyle bir çizgide durmaya çalıştığı için, sırf var olarak bile diğer kanalların ‘eleştirisi’ olmuş oluyor. Ateş hattında olmasının nedeni bu.

Sadece bu olay değil ki. Tabanı %10’lara varan partilerin başkanlarına ekranlarında yer vermeyerek Türkiye’nin tamamına seslendiklerini iddia eden diğer TV kanallarının aksine ‘çok partili demokratik siyasal hayatın hala yaşadığını’ kanıtlamaya çalışırcasına, AK Parti ve MHP dışındaki partilere de mikrofon tuttuğu her an linç ediliyor mesela.

Oysa Habertürk’ün yayınlarında uygulamaya gayret ettiği çoğulcu yaklaşım hükümete iyilik. Çünkü bu haliyle “Bu ülkede hala toplumun farklı kesimleri, farklı görüşleri medyada karşılık bulabiliyor” algısına dair paha biçilemez bir değer üretmiş oluyor. Hepimiz biliyoruz aslında: Mevcut baskılar, demokrasinin kalitesizliği, yaşanan insan hakları ihlallerinin boyutlarına dair konuşmanın tabu haline getirilişi vs düşünüldüğünde ülke, kendisine rağmen kendisi lehine üretilmiş bu algıyı hak etmiyor. Net. Hükümetin yatıp kalkıp teşekkür etmesi gerekirken sergilediği tutum ise bunun tam tersi. Cezalarla yıldırma, konuk ambargosu uygulama ve daha bir çok şey.

İnanılır gibi değil.

Bu ülkede bir kadın çıktı ve TV ekranında komşularını nasıl fişlemiş olduklarını anlattı, "Keşke bir daha böyle bir işe kalkışsalar, silahımız hazır" diyerek ilginç bir av planından bahsetti, bu haliyle AK Parti tabanını da ‘milis’ gibi gösterdi, töhmet altında bıraktı, sunucu tarafından da uzun uzun konuşturuldu. Ama o kanal bile sadece üç kez program durdurma cezası aldı. Üst sınırdan para cezası ya da 5 kez program durdurma cezası değil.

Bu ülke Esra Erol’un programına katılan ve bebeğinin kocasından değil de komşusundan olduğu ortaya çıkınca attığı sevinç kahkahalarını konuştu bir ay. Kanal özür dilemek yerine yandaş derneğe "Kanal habercilik yapıyor" yazan komik bir metin yazdırdı. Hatta programın aile mefhumunun çöküşüne eşlik eden dekadansı, kadını hamile bırakan Cengiz’in de aynı programa davet edilmesiyle sürüyor. Bu sefilliği kışkırtan, devam ettiren, malum kanal ceza almıyor. Ama Habertürk bir konuğun sarf ettiği cümleden dolayı haksız bir cezaya mahkum ediliyor.

Habertürk ne yapsa ‘suyumu bulandırıyorsun’ diyeceksiniz de, sadece mazeret mi arıyorsunuz?

SOSYAL MEDYADA TT LİSTESİNDE

RTÜK’ün Habertürk TV’ye verdiği hukuka aykırı ceza, sosyal medyanın da gündemine oturdu. #HabertürkeHaksızCeza etiketi trending topic (TT) listesine girdi. Sosyal medya kullanıcıları bu etiketle RTÜK’e tepkilerini dile getirdi.