Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Emily FELDMAN - HABERTÜRK PAZAR

Boğaziçi’nin tepeleme doldurulmuş, ham petrol ya da tahıl yüklü sessiz devleri, İstanbul’un kalbini delip geçer. Yılda 50 bin kereden fazla ya da hava iyiyse dakika başı kocaman bir gemi, kendisine yukarıdan bakan binalar ve minareler gibi, kentin görüntüsünü tamamlayarak Boğaz’a girer, manzaranın ağır hareket eden bir parçası haline gelir.

Bu canavarlarda, kafanızı çevirip bakmaya ve sadece onları düşünmeye zorlayan büyüleyici bir yan vardır.

Şehrin en kalabalık havaalanından İstanbul’un merkezine yaklaşırken, yolun bir yerinde Marmara Denizi, Boğaz’ın güney kısmıyla manzaraya dahil olur. Burada günün herhangi bir saatinde, Karadeniz’e doğru uzanan dar geçide ilerlemeyi bekleyen, kümeler halinde toplanmış gemileri görebilirsiniz. Bu, deniz kenarında kurulu bir şehre çok uygun ve manzarayı ilk kez gören ziyaretçileri kaçınılmaz etkileyen pek hoş bir karşılamadır. Manzarayı daha önce defalarca görmüş olmama rağmen her geçişimde kafamı uzatıp bakmaktan kendimi alamam. Hiçbir zaman eskimeyen bir görüntüdür bu.

Bazen Boğaz’ın dar noktalarında, gemiler kıyı şeridine çok yaklaştıklarında gölgeleri karaya düşer. O zaman kıyıda koşanların ve balık tutanların şaşkınlıkla onları seyrettiğini görürüm. Bu devlerin ihtişamının tadını daha da keyifle çıkarabildiğiniz vapurlar ve gezi teknelerinde tıpkı çocuklar gibi aşırı meraklı nidalar atan yetişkinlerin, birbirlerine gemileri göstererek “Ooooo baksana şuna!” dediğini duyarım.

Gemilerin ne kadar büyüleyici olduğunun bir başka kanıtı da internette görebileceğiniz “gemi gözlemleme” tutkusuna dair materyal zenginliğidir. İstanbullular gibi, dünyanın en dar ve işlek ticari boğazlarından birine bakan tepelerde yaşamayanlar, bu ilgiyi tuhaf bulabilir. Ama kentlerimizin ve evlerimizin yapıtaşlarını sessizce dağıtan bu demir yük beygirlerini seyretmenin farklı bir güzelliği var.

BELKİ DE ONLARI BU KADAR CAZİP KILAN YAYDIKLARI EGZOTİK AURA

Elbette zihnimizin derinlerinde bir yerlerde ayakkabılarımızın, elektronik eşyalarımızın, mobilyalarımız ve benzinimizin uzak bir yerlerden gelmesi gerektiğini biliriz. Bunu Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğünü, bir zamanlar yerküre üzerinde dinozorların yaşadığını bildiğimiz kadar iyi biliriz hem de. Ama fazla düşünmeyiz. Aslına bakarsanız denizin üzerinde yük taşıyan bir gemi görmek, bizi her şeyin olması gerektiği gibi işlediğini düşünmeye sevk eden muazzam bir süreçtir.

Varoluşçu bakışı bir yana bırakırsak, denizden bir bina gibi yükselen 200 metrelik bir tankerin görüntüsü sadece geminin büyüklüğüne bakarak bile dudak uçuklatmaya yeter. Boğaz’dan geçen gemiler manzaraya dahil olduklarında -nadiren uyarıda bulunup düdük çalsalar bile- etraflarında gezinen feribotlar ve turuncu römorkörlerin birer banyo oyuncağı gibi görünmesine neden olurlar.

Belki de onları bu kadar cazip kılan büyüklüklerinden çok yaydıkları egzotik auradır. Yakın bir mesafeden baktığınızda, gemilerin üzerlerindeki yabancı bayrakları, Amphitrite (Deniz Tanrıçası), Emerald (Zümrüt) ya da Diamond Sea (Elmas Deniz) gibi görkemli isimleri fark edebilirsiniz. İçeriklerine ya da yönlerine -ya da anlık deniz trafiğini gösteren web sitelerinebakarak onların nereden gelip nereye gittiklerini tahmin de edebilirsiniz.

Açık denizin üzerinde ilerleyen bu yabancı araçların görüntüsü, binalarına ve rutinlerine tıkılmış, trafikte sıkışıp kalmış bizim gibi kara yaratıklarında yoldan çıkarıcı hayaller uyandırır.

Modern denizcilik endüstrisini anlatan “Ninety Percent of Everything/ Her Şeyin Yüzde 90’ı” kitabının yazarı Rose George, söz konusu büyünün gemilerin ortalama insanların erişemeyeceği bir sahada çalışıyor olmasından kaynaklandığını söyler. “Ucuz uçaklarla seyahat ediyoruz, transatlantiklerle değil. Deniz bizim için üzerinden uçulması gereken bir mesafe, kalkış ve iniş arasında altımızda kalan bir zemin. Uçak üzerinden geçtiğinde hareketli uçuş haritasında sakinleşen geniş bir maviliktir” diyor George kitabında.

GÖRDÜĞÜMÜZ GEMİLER GÖRMEDİĞİMİZ YERLER 

Gördüğümüz gemiler, görmediğimiz yerlere giderler. Gemilerdeki insanlar, gezegenin teorik olarak yüzde 70’ini oluşturan sıradan ölümlülerin ancak kenarından bakıp geçebileceği ya da George’un dediği gibi, sadece uçakla gidebileceği yerlere ulaşma olanağına sahiptirler. Onlar, bizi bağlayan karayı terk ettikleri için özgürdürler.

Elbette bir denizci size bu işin farklı gerçekliklerinden, aylarca evden uzak, yapayalnız kalmak, yaşamaya alıştığımız yerlerden daha küçük adalara, daha küçük kutulara sığışmak gibi tatsız rutinlerinden bahsedebilir. Bu durum denizin, denizciliğin güzelliklerini anlatmak için açılmış sosyal medya sitelerinin yorumlar bölümünde de kendini gösterebilir.

Facebook’da “Humans at Sea / Denizdeki İnsanlar” adlı bir sayfada, güvertesi ufka doğru çevrili bir gemi fotoğrafını “cennet” olarak nitelendiren romantik bir paylaşım, yorumcuların yoğun hücumuyla karşılaşmıştı. Sitenin “cennet” nitelendirmesine muhalefet edenlerden biri, “Cennet iskele tahtasından aşağıya inip evine ve ailene kavuşmaktır” yazmıştı yorum bölümüne. “Gemide olmak boğulma ihtimalinizin olduğu bir hapishanede olmak gibidir” diyen İngiliz yazar Samuel Johnson’ı anımsatan bir başka muhalif, o fotoğrafın “cennet değil paralı hapishane”yi temsil ettiğini söylemişti.

Gerçekten de geçen bir gemiye yakından baktığınızda denizcilerin özlemle karayı seyrettiğini görmek mümkündür. Yine de denize daha az küskün olanların paylaştığı çarpıcı deniz fotoğraflarının bolluğu bize ne kadar büyük zorluklarla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar birçok deniz insanının sahip olduğu ayrıcalığın farkında olduğunu gösteriyor: Bu gezegenin, biz kara yaratıklarının kıyılardan bakarak ancak hayal edebileceği engin denizlerinde, sadece kendilerine özel gün doğumları ve gün batımları yaşamak...