Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Türk edebiyatının başyapıtlarından biri, okuyun, okutun.

        (bindokuzyüzseksenyılındaonüçtemmuzcumagünühalikarnassostainmiştir)

        ı.

        biliyor musun bu akşamüstlerinde ne zaman sizi düşünsem, usuma lokman'ın zübdetü't-tevarih'te ı. mahmud'a (o ünlü mühür kazıcı padişahımıza) karanfil tutan cariye gelip vurur.

        eşyanın duru tadında, uzun boylu, uzun yüzlüdür.

        teninin korkuç beyazlığı, kapalı,donuk güzelliği, insana cinayetler kıyımlar, kötücül

        kutup çiçekleri düşündürür. çılgın sevginin ta kendisiyken, öylesine durgun, ezik, solgundur.

        sanki bu dünyada değilmiş, bu dünyada hiç olmamıştır.

        ben işte ne zaman sizi düşünsem, bu minyatürü açar bakarım. onda birden sizi görürüm.

        başım döner, bir yerlerde bir şeyler ağar, duyarım. o zaman gelir teninin karasevdalı yalımına

        bırakırım kendimi.birden aşağılarda bir şey silinir,bana uzak ülkeler,bana denizler,yabanıl

        meyveler, otlar, kokular bağışlayan o duru, suskun beyazlığınızla kalırım. hem yalnız ben değil dünya da, dünyada nice şey de yeryüzünde olduğunu unutur, bu yerküreye yeni gelmiş sanır kendini. böylece her şey sizin yalın, arı beyazlığınıza bürünür kalır. o zaman işte bana sedir ağaçları, bana eski ceviz sandıklrı, lavanta çiçekleri, bin yıllık ağaçlar gibi kokarsınız.

        bakamam size. bakamam çünkü birden her şey aşka dönmüştür. göğül yüzünüz esrir, yeniden belirdiğinde, yeniden umarsız beyazlığınızlayımdır. durur zaman. ama ben o duran zamanın içinde bilemeyeceğiniz kadar mutluyumdur.

        ıı.

        ama ben asıl, gençliğimin, kocamışlığımın o sarı okul defterlerine yapıştırdığım, beni

        intiharlara götürecek denli duruk, dalgın, o denli de deli, çılgın, eski çağların o

        ölümsüz ustalarının çıplak resimlerinde bulurum seni. büyük kentlerin o ıssız

        dörtyol ağızlarına birbaşlarına dolaşmaya çıkmışlar, sonra da birdenbire donup

        kalmışlar, yontulara dönüşmüşlerdir. hepsi büyük gözlü, büyük memeli, masalsı

        yüzdüler. nesnelerin o sessiz dünyasında (işlevleri sessizlik,yalnızlık yaratmak

        olan nesnelerin), sanki soluk almıyorlardır. ortaçağın -güzelim ortaçağın- kalelerine

        kapatılmış, sessiz sakin o uzun boylu şovalyelerini bekliyorlardır. gölgelerin

        acımasız, buyrukçu baskısı altında, çırılçıplak oradan oraya gidip gelirler.

        gizemli güzellikleri öylesine çarpıcı, öylesine kendileridir ki, insan bir an

        onların bir resimde olduklarını unutuverir. ben de işte binde bir oralardan

        geçerken, eski gezgin ozanlardan öğrenmişimdir o kağıt beyazlığındaki

        soğuk, kışkırtıcı güzelliklerini (hem bilmem senin benim gibi bu dünyalarda

        dolaştığın olmuş mudur?kendini,yalnızlığın kösnül elinde onlar gibi duvardan

        duvara vurduğun? o her şeyin durur gibi olduğu, etin çığlıklarla bir başına

        kaldığı, baştanbaşa da yalnız istek olduğu...)!

        ben senin o duru, ölümcül beyazlığını da, işte böyle bir dünyadan, dünyamıza

        düşmüş görürüm.

        ııı.

        (eybenimsevilmişyıkılmışyinim)

        ama beni daha da çılgına döndüren, beni elden ayaktan eden, dünyaları başıma yıkan

        o korkuç kar beyazlığınızın da ötesinde, amansız bir baskı, bir barbar yasağı ağırlığına

        dönen, o umarsız teninizin koyduğu dokunulmazlıktır asıl!

        belki de benim büyük karabasanım, yıkımım odur. ölümlere en çok orda gidip geliyorumdur.

        ben en çok bunu ne zaman düşünsem, o korkunç çıplaklığınız, ölümcül dokunulmazlığınızla

        bir an kendimi bir han odasında (han odalarını bilir misiniz?

        sevdanın biraz yanığı, kimselerin aşktan, aşkın onmazlığından sağ çıkmadığı han odalarını?)

        sizinle bir başıma bulurum. işte o zaman birden bana dünyaları zindan edenin ne olduğunu anlarım. ben ki hiçbir şeyi, dokunmadan, duymadan anlayamam. sözcüklere (sözcüklerin yarattığı kanser) bunun için (değil mi ki dokunamıyorumdur) güvenmem. bunun için de ben, bu yeryüzünde yalnız senin vücudunun koyduğu dokunlmazlığı, bir onu, tek uzaklık diye bilirim. ben ki bu dünyada herkesler gibi gittim geldim, yüzüm çok güneşler gördü; sesleri, kokuları, bunu, bunsuzluğu, yenilgiyi, utkuyu tanıdım. elim yerküreye dokundu. ama yalnız o sizin koyduğunuz korkunç dokunulmazlık sürdü durdu bende. bir ona yenik düştü. bir onda yıkıldı, parçalandı, unufak oldu. bu yüzden değil midir ki ben ne zaman sizinle olsam, her seferinde yanınızdan küllerle çıktım. orda sayrılı, varla yok arası kaldım.

        ıv.

        bazen, neden bilmem, seni durup dururken yıkıntılar,

        ölü denizler, ölü kentler arasında kurduğum olur.

        (hem değil mi ki ben bunları sana bir ortaçağ kentinden

        yazıyorum; hem yine değil mi ki şimdi bu eski kentin, güzelim,

        küçük, dar sokaklarını, avuç içi kadar alanlarını, dolambaçlı taşlık

        yollarını, sarnıçları, çıkmaz sokaklarını [ne çok çıkmaz sokak var],

        eski mendireği, gizli limanı, sonra da saint-petrum kalesini, surları

        böyle nice nice yıkıntıyı dolaşırken seni düşünüyorum.

        öyleyse buna niçin şaşmalıyım?) ama yine de sizin bana böyle yıkıntılar, ölü kentler, ölü tarih

        içinde çıkıp gelmenizi anlamıyorum. ben ki bu dünyaya yeni

        kuruluyormuş, yeni görüyormuşum gibi bakmışımdır hep.

        böylece de, bu dünyada olmak (ki ben orda bir ilkçağlı gibi

        bulsam da kendimi) bana yetmiştir. neyse işte. seni ne zaman usumun yangınlarından kurtarıp kursam, sen bana hep böyle insanlığın haline benzeyen (hem iyi ki öyle,

        bir insan başka türlü nasıl güzel olabilir?) yıkıntılar içinde gelip

        vuruyorsun. belki de bu benim sana hüzünler yaratmak istememdendir.

        böylece de insana en yakışan şeyi bulduğumu sanmam, onunla

        gönenmemdir. ya da (bu belki çok şaşırtıcıdır ama) birden çok eski

        çağlara uzanıp, nefertiti'yi (bilmem niçin nefertiti?) düşünüp, sana

        tarihte bir yer aramak istememden geliyordur bu. kim bilir?

        yoksa başka niçin seni böyle yıkıntılar, ölü kentler, ölü tarih içinde kurayım?

        v.

        -sunu

        böyle sizi resimlerden, ölü kentlerden bu 1980 kışının akşamüstlerine indirdiğim zaman,

        neden bilmem, sizi, sizin o buğdaylar, uzun güzel otlar, ırmaklar tadındaki durgun, gizil

        beyazlığınızı anlatamayacağımı anlarım. çocukluğumun karne notları gibi o hüzünlü

        güzelliğinizi siz sanki dünya yüzüne hiç çıkarmamışsınız gibi gelir bana.

        bunun için de sizi hiçbir şeyle karşılaştıramam. yine sizin korkunç beyazlığınıza olan o

        onmaz tutkumun nerden geldiğini bilemem. belki bu benim yalnız, fukara büyümemdendir.

        belki de benim gibi kara kuru bir çocuğun, umarsız ilhan berk'in, kafasında beyazı (o dokunulmaz olan beyazı) olağanüstü büyütmesindendir. ama ben onu nasıl büyütmezdim? benim gençliğimi de (yatağını, kapalı, dökülen bir kadınla paylaştığım gençliğim!) zincirlere vuran hep o değil miydi? yine belki de bu öylesine karanlık olan kimliğimi, 1918 yılının bir sabahı, hiçbir anlamı olmasa, herkes gibi bir yerlere yazıp altını çizmememden, onu hiç anımsamamamdan, sonra da bu karanlık, acımasız, anlamsız dünyayı yok saymamdandır. kim bilir? bugün ortaçağ yapıları gibi dökülen beni, sizin yirmi üç yaşınız böyle buldu işte!

        şimdi ne zamandır kapandığım koca bir dağın eteğinde, küçük, karanlık bir odadan bunları

        size yazarken, benim yıllarca büyüttüğüm hep sizin o onmaz beyazlığınız olduğunu

        anlıyorum. bunu bilemeyeceğiniz kadar da böyle bilmenizi isterdim.

        İLHAN BERK

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ