HABERTURK.COM

Düzceli elektrik teknikeri Barış Şimşek o geceyi anlatıyor:

“Yemeği yedik. Yerimizden kalkmadan bir gümbürtü oldu. Korkunç bir gürültüyle çöküyorduk. Kulakları sağır eden uğultular, toz ve her yerden düşen beton parçaları ile birlikte birinci katın üstünde oturmuştuk bile. Soba yandığı için yangın da başlamıştı. Eşyalar tutuşmuştu. O an aklıma ilk olarak yangını söndürmek geldi. Nasıl yaptım bilemiyorum ama banyo kazanına ulaştım ve musluğu açtım. Evdeki yangını söndürmeyi başarmıştım. Bulunduğumuz ikinci kat, doğrudan birinci katın üstüne oturduğu için, çıkmamız kolay oldu. Pencere tarafından camları kırarak dışarı çıktık. O sıra, annemle, eşim de panik halinde eve gelmişlerdi. Onları karşılamıştık. Sevinç yumağı oluşturmuştuk. Bir yanda acı, bir yanda şaşkınlık bir yandan da sevinç içindeydim.
Karmakarışık olmuştum. Annem, ben, eşim, kardeşlerim kurtulmuştuk. Bir aradaydık. Ama babam yoktu. Hemen gittiğini bildiğimiz kahveye koştuk. Çökmüştü. Elime bir balta geçirmiştim. Enkazda ilk gördüğüm hasırları kırdım. İçeri girdim. Her yan toz bulutu ile kaplıydı. Karanlıktı. Hiçbir şey göremiyordum. Sadece ellerimle yoklayabiliyordum. Önümde de biri vardı. Sesinden tanıdığım bir yakınımı çıkardım. O’nun kapladığı yere ben geçtim. Güçlükle ilerliyordum. Birini daha hissettim. Kravat takmıştı. Bu babam olamazdı. İçimden babamın bu kahvede olmama ihtimalini geçirmeye başladım. "Belki bu akşam gelmemiştir” diyordum.

“BU SİGARA SADECE BABAMA SATILMIYOR YA!”


Ama buna kendimi bile inandıramadım. Aramayı sürdürüyordum. Kahvenin etrafının dolduğunu hissediyordum. Bağırmalar geliyordu. Ama burada da, garip insanın içini dolduran bir sessizlik vardı. Birine daha rastladım. Baş kısmının yarısı yoktu. Elimi cebine attım. Bunu neden yaptığımı anlamamıştım. Şimdi düşündüğümde kimlik taraması yaptığımı anlıyorum. Bir sigara paketi elime değdi. 2001 sigarası idi. Babam da bu sigaradan içerdi. Hemen kendimi dışarı attım.
“Bu sigara sadece babama satılmıyor ya!” diye.
Annem sarstı beni.
“Orada mı?” diyordu.
Bu söz üzerine bir kez daha enkaza girdim. Yolu biliyordum artık. Sigarayı bulduğum cekete elimi bir kez daha attım. O sırada kahvenin karşısında bulunan tüpçüde tüpler patlamaya başlamış, yangın çıkmıştı. Alevler bulunduğum kahveye doğru geliyordu. Çevrede toplananlar yangını söndürmeye çalışıyordu. Kahvede rastladığım herkes ölmüştü. Birden ürperdim. Ölen bu insanlar bir de yanacaklardı. Bense babamı dahi bulamamıştım. Ceketin cebinde bir kart buldum. Babam iki gün önce İstanbul’dan Bolu’ya kömür taşımıştı. Çıkan kartta ’14 ton kömür’ yazıyordu! Bir de plaka vardı.
“Babaaaaammmm” diye haykırmışım…”.

Yukarıda alıntıladığımız satırlar gazeteci Atilla Gösterişli’nin Düzce ve Kaynaşlı’dan deprem öykülerinin yer aldığı “Hayat Enkaz Altında” isimli kitabından…

DÜZCE’Yİ VURDU UKRAYNA'DA DUYULDU!

Düzceli Barış Şimşek'in anlattığı geceden 87 gün geriye gidelim şimdi...
17 Ağustos gecesi saat 03.02'de meydana gelen Marmara depremi başta Gölyaka İlçesi olmak üzere tüm Düzce’yi de etkiledi. 7.4 şiddetindeki Doğu Marmara depreminde Düzce merkezde 118, Gölyaka İlçesinde 105, Cumayeri İlçesinde 30, Gümüşova İlçesinde 12, Çilimli İlçesinde 5 olmak üzere toplam 270 kişi hayatını kaybetti. Bin  157 kişi de yaralandı. Marmara depreminin yaraları sarılmaya çalışılırken, dünya tarihinde görülmemiş bir şekilde ikinci bir deprem yaşanacaktı. 

Takvimler 12 Kasım 1999 Cuma gününü gösterirken saat 18.57’de aletsel büyüklüğü 7.2 ve merkez üssü Düzce olan deprem 30 saniye sürdü.  Deprem pek çok ilin yanı sıra Ukrayna'dan da hissedildi. Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi ölü sayısı 845, yaralı sayısı 4948, depremde hasar gören ve derhal yıkılması gereken bina sayısı 3395, yıkık ya da ağır hasarlı ev sayısı 12939, iş yeri sayısı ise 2450 olarak açıkladı. Düzce’nin 60 yıllık ‘il olma’ hasreti yerle bir olduktan sonra gerçekleşti. Düzce ağlarken müjde verildi. Sismik olan dünyanın en aktif faylarından biri olan Kuzey Anadolu Fay Hattı ile bağımsız bir fay hattı olan Düzce Hattı’nın üzerinde bulunan şehrin tarihi neredeyse özdeşleşmiş durumda. Tarihi kaynaklar M.Ö. 2100-M.S. 1900 yılları arasında 8 şiddetinde ve daha büyük şiddette deprem sayısı 83 civarında olduğunu kaydediyor.  Şiddetli depremler yakın dönemde de kendini hissettirdi. Sözgelimi 1668’de Kastamonu, Bolu ve Düzce’yi etkileyen 8 şiddetinde bir deprem daha meydana geldi. Bu depremleri 24 Mayıs 1719’da 9 şiddetinde bir başka deprem daha izledi. Bölgede yaşanan en şiddetli depremler şöyle:  1719, 1897, 1936, 1944, 1957 ve son olarak da 12 Kasım 1999…

Eski Düzce Valisi Fikret Güven

“BİR KADIN ‘İNSAN DELİ OLSA BU İŞE GİRMEZ’ DİYORDU”

1999 yılına kadar ilçe olan Düzce, 1999 Gölcük depremi ve 1999 Düzce depreminin ardından dönemin 57. Hükümeti tarafından TBMM'de alınan kararı ve 9. Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in onayı il olmuştu. Şehirde buruk bir sevinç vardı. Türkiye'nin en genç ili olan Düzce’nin ilk valisi Fikret Güven oldu.

Ankara’da yaşayan Fikret Güven 20 yıl öncesini dün gibi hatırlıyor. O günleri anlatırken gözyaşlarına hakim olamıyor. Şöyle konuşuyor:

Mardin Valisi idim. Deprem olur olmaz Düzce-Adapazarı-Karamürsel'deki tahribatı, yürek yıkıntısını görerek gezdim. Ne hikmetse beni kaderim çağırdı buraya.  Meslektaşım Vali Yener Rakıcıoğlu'nun çırpınışlarını görüp, Karamürsel'deki insan kokusunu duyarak Mardin'e döndüm. Mardin'de bana bu görev tebliğ edildi, ‘bunu sen yaparsın’ dendi. Tereddütsüz kabul ettim. Düzce'ye geldiğim ilk günlerde karşıma 55-60 yaşlarında mantolu bir kadın çıktı, "Sen buraya niye geldin, bayağı da bir valisin, insan bu yükün altına deli olsa girmez" dedi. Biz Düzce'ye bu acıyla başladık. O enkaz tozundan dudaklarımız patladı, yüreklerimiz sızladı. Düzcelilerle beraber o acı günleri paylaşmayı Allah bize nasip etti. Devlet de milletine mahçup olmayacak kadar olaya yakındı. Göreve başlamadan önce Japon Büyükelçiliği'ne gittim. Depremi bilenden depremi nasıl öğrenirim diye. Ankara'da 10 gün kadar zamanım oldu. Bir kahraman reisle, Ruhi Kurnaz'la yokuşa sardık. Askerler yıkılan köprülerimizi yaptılar. Barakalarımızı yaptık, çadırlarımızı kurduk. Şerifoğlu depolarını verdi. Halleştik, anlaştık, bu vebalin altından çıkmaya çalıştık. Bütün ülke rahmet gibi yağdı üzerimize. Dağlar gibi yardım oldu. Düzeni kuruncaya kadar bu yardımlar devam etti. Biz Düzce'de normale dönmek için bu gelişlere bir son verdik. Çadırları, prefabrikleri devre dışı bırakmak için. Esnaf dokusunu, fırınları çalıştırmak için, lokantaları servise hizmete sunmak için. Düzce'yi iğneden ipliğe dokumaya çalıştık. Bugün bizden sonraki eksiklikler onarıldı. Epeyi mesafe alındı ama bir 20 sene daha Düzce'nin hakkını vermek, o saklı bölgenin, yörenin çok daha emek, gayret proje gerekir”.

“ALLAHIM BİR DAHA O DEHŞETİ KİMSEYE YAŞATMASIN”

Düzce’nin ilk valisi Fikret Güven’in ‘bir kahraman reis’ dediği dönemin Düzce Belediye Başkanı Ruhi Kurnaz ile konuşuyoruz.
Kurnaz o günleri şöyle anlatıyor:
Her yerde bir deprem bizde iki deprem, her yerde bir sel felaketi oldu bizde iki kez oldu. Bu benim Düzce'yle beraber bir imtihanım. Bizim dönemimizin belediye başkanlığı ile bu dönemin başkanlıklarına benzemiyor. Bugün gelirlerde kesinti yok, adil bir şekilde geliyor. Bizim zamanımızda nerede? Büyüklerimiz konuşuyordu o gece, sıcak havayı konuşurken 'acaba deprem mi olacak' diyordu. 17 Ağustos saat 03.00’de yer yerinden oynadı. Deprem olduğunu anladık. Dışarıya çıktığımızda gördüğümüz tablo içler acısıydı. Allahım bir daha o dehşeti kimseye yaşatmasın! Artık bu deprem bölgesi olan ülkeler, şehirler kendisini alıştırması, hazırlıkları yapması lazım. Deprem insanları öldürmez. Plan ve projedeki eksiklikler, malzemedeki eksiklikler öldürür.  Aradan 20 yıl geçmesine hala Düzce sokaklarında dolaştığımda insanların feryatları yüreğimde hissediyorum. ‘Başkanım annem babam enkazın altında, çocuğum enkazın altında' diye paçama yapışan insanların sesini duyuyorum… Bizim Düzce'de akıllı hareket etmemiz lazım. Günümüzde güzel binalar yapılıyor. Şehirleşmenin ön adımları var Düzce'de, bunu görmemek mümkün değil. Düzce'de devamlı yaşayan bunu göremiyor.  Ayda bir Düzce'ye gidip gelirseniz bu farkı görürsünüz. Yanlış ya da doğru. Arkadaşlar acımasızca eleştiriyorlar. Ne pahasına olursa olsun Düzce'de şehir iman planını, zemin etüdünü bizim dönemimizde yaptık. Düzce'de sağlam zemin yok. MTA 300 metre indi, Afet İşleri 260 metre indi, sağlam zemin bulamadık. Düzce'de hacıyatmaz şeklinde binalar yapmak lazım, kendisinden daha çok temeline yatırım yapmanız lazım. Balkonları dışarı yapmamak lazım. Düzce'de en büyük yanlışlık bu. Gömme balkon yapmamız lazım. Sarkık balkonlar Düzce'de yapılmaması gerekli. O balkonlar kanat görevi görüyor, en ufak sarsıntıda ilk darbeyi alan balkonlar oluyor. Yatırımcılarımızın, insanlarımızın, müteahhitlerimiz dikkat etmesi lazım. Düzce'ye yatay mimariye elverişli. Biz dağlarda orman bırakmadık, sel su durmuyor dağlarda, gelip birikiyor ovaları vuruyor. Selde de böyle  zarar görüyoruz.

Düzce Valisi Zülkif Dağlı

“DÜZCE’NİN KONUT STOKUNUN YÜZDE 70’İ YENİLENDİ”

Sorularımıza yanıt veren Düzce’nin günümüzdeki valisi Zülkif Dağlı, depremden hemen sonra harekete geçildiğine işaret ederek şöyle konuşuyor
1999 depremleri sonrası ilk etapta kamu kurum ve kuruluşları ile özel ve yabancı kuruluşlar tarafından İlimiz genelinde çok kısa bir süre içinde yaklaşık 7.000 prefabrik konut yatırılarak depremzede ailelerin geçici iskânları sağlanmıştır. Yeniden yapılanma çalışmaları kapsamında İlimiz Merkezinde, Kaynaşlı, Gölyaka ve Cumayeri İlçelerinde toplam 8.470 konut, 1.697 işyeri yapılmıştır. Yine 2.562 hak sahibi aileye E.Y.Y. (Evini Yapana Yardım) ve 537 hak sahibine de Hazır Konut kredisi kullandırılmıştır. Bu hak sahibi ailelere kullandırılan kredi toplamı 19.764.633,00 TL dir.  Ayrıca yapıları orta hasarlı olarak tespit edilen hak sahibi ailelere toplam 8.035.000,00 TL kredi kullandırılarak konut onarım ve güçlendirilmesi sağlattırılmıştır. İlimiz genelinde 2002 yılı ile 2019 yılları arasında TOKİ tarafından yapılan yaklaşık 6.474 konut eklendiğinde 1999 depremlerinde sonra kamu tarafından yaptırılan konut sayısı yaklaşık 17.500 konuttur.  Kamu eliyle yapılan bu rakama özel projelerle vatandaşlarımız ve müteahhitler tarafından yap-sat olarak yapılan konutlar da eklendiğinde konut stokumuzun yaklaşık yüzde 70’i yenilenmiştir”
Peki deprem gerçeğiyle deyim yerindeyse burun buruna yaşayan Düzce yeni bir depreme hazırlıklı mı?
Vali Zülküf Dağlı’yı dinliyoruz:

“GEREKTİĞİNDE 1 SAAT SONRA DÜZCE'DE OLACAK ŞEKİLDE”

“2014 yılında Türkiye Afet Müdahale Planı (TAMP) uygulamaya alınması ile Düzce Afet Müdahale Planı (TAMP-Düzce) hazırlandı,  26 adet Yerel Operasyonel Hizmet Grubu oluşturuldu.  Her hizmet grubuna ait birbirleri ile entegre olmuş kendi operasyonel planları mevcut. Planlar her yıl güncellenerek eğitim ve tatbikatları icra edilmekte.  İl Afet ve Acil Durum Hizmet Binası içerisinde yer alan İl Afet ve Acil Durum Yönetim Merkezi ve TAMP-Düzce Çalışma salonu, 112 Acil Çağrı Merkezi Müdürlüğü ve Emniyet MOBESE Merkezi kendi aralarında bilgi haber akışı sağlayacak şekilde kurulum ve donatımları yapıldı.  2014 yılında hizmete açılan 25 AFAD Lojistik Merkezinden biri de ilimizde kurulmuştur. Ayrıca Batı Karadeniz bölgesinin Kızılay Afet Yönetim Merkezi ve Bölge Lojistik Merkezi Kaynaşlı ilçemizde kuruldu. Afet ve Acil Durumlarda haberleşme imkan ve kapasitesini son teknoloji imkanları kullanarak Haber Merkezi oluşturuldu. Gerektiğinde 1 saat içerisinde ilimizde olacak şekilde Mobil Koordinasyon Tırı Arama Kurtarma Birlik olarak bağlı bulunduğumuz Sakarya İlinde bulunmakta.  Arama kurtarma ekibin kullandığı tam donanımlı Kentsel Arama Kurtarma Araçları, şahsi ve kişisel malzeme ve teçhizatlar noksansız olarak tedarik edilerek kullanıma hazır durumdadır. Arama ve Kurtarma alanında Protokol düzenlemiş olduğumuz 3 Adet Arama Kurtarma Derneği kuruluşunu tamamlamış olup eğitimlerine devam ediyor.  Planlamaya tabi resmi ve özel sektör kamu kurum ve kuruluşlarında Acil Yardım ve Kurtarma Ekipleri oluşturularak eğitimleri Müdürlüğümüzce yaptırıldı.  Afet ve Acil Durumlarda kullanabilecek araç gereç ve ekipmanların aldırılmasını ve alımlarında yardımcı olunmaktadır. Halkın afet sonrası gideceği korunaklı alanlar olarak 164 adet Toplanma Alanı belirlendi”.

Düzce, bugün...

117 BİN KİŞİYE AFET VE ACİL DURUM BİLGİLENDİRİLMESİ

Düzce’ de depremle ilgili eğitim çalışmaları ne aşamada olduğunu öğrenmek istiyoruz.
Vali Dağlı, konuyla ilgili çalışmaları şöyle özetliyor:
“Okul öncesi yaş grubu çocuklar, anaokulu, ilk, orta ve lise, üniversite başta olmak üzere, kamu kurum ve kuruluşları, dernekler, cami ve kuran kursları, planlamaya tabi özel sektörlere önceden hazırlanmış program dahilinde eğitim, tatbikat, konferans ve seminerler veriliyor. Bu eğitimler 1-7 Mart Deprem Haftası, 13 Ekim Dünya Afet Risklerinin Azaltılması Günü ve 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 yılında yaşanmış depremlerinin yıl dönümlerinde daha yoğun olmak üzere yılın tamamında veriliyor. Afetlere dayanıklı bir Türkiye için şart olan zihinsel dönüşümü hızlandırmak için Afete Hazır Türkiye sloganıyla eğitim seferberliğine başlanılmış olup, Sayın Cumhurbaşkanımızın 2013’te başlattığı kampanya ile Düzce İlimizde; 65.000 kişiye son üç yılda olmak üzere şimdiye kadar 117.000 kişiye afet ve acil durum bilgilendirme ve farkındalık eğitimleri verildi. Bu eğitimlerimizin önemli bir kısmı tahliye ve tatbikatlar eşliğinde gerçekleşmiştir. Yine AFAD Başkanlığımıza ait Deprem Simülasyon Tırı aracılığıyla özellikle çocukların deprem anındaki hareket tarzları konusunda doğru davranış biçimlerini sarsıntı yaşatarak öğrenmelerini sağlayarak, deprem sonrası bulunduğumuz alanın güvenli bir şekilde nasıl tek edilmesi gerektiği konularında bilgilendirici eğitim faaliyetleri gerçekleştirildi.  İlimizde faaliyet gösteren Arama Kurtarma Derneklerine AFAD Afet ve Acil Durum Eğitim Merkezinde (AFADEM)  çeşitli eğitimler aldırılması sağlandı.  Ayrıca 2019 yılı Afetlere Hazırlık Yılı ilan edilmiş olup,  her ay farklı bir tema konusu üzerinde etkinlikler icra edilmektedir.  Eylül teması AFET ve ACİL DURUM ÇANTASI, Ekim teması TOPLANMA ALANLARI, Kasım ayı teması ise AFET SİGORTASI olarak belirlenmiştir. Okul, fabrika ve özel/kamu kurum kuruluşları ile halk eğitimlerimizde bu konular üzerinde özellikle durulmakta, şehrimizdeki bilboardlarda, otobüslerde ve elektronik dev ekranlarda bilgilendirici afiş ve videolar yayınlanmaktadır.  İlimiz Afet ve Acil Durum Müdürlüğünün de Evimizde Güven, Şehrimize Güven sloganıyla katılmış olduğu DASK Şehirler Yarışıyor, Sigortalılar Kazanıyor ödüllü yarışması kapsamında eğitim ve faaliyetlerimiz devam etmektedir”.

Düzce Belediye Başkanı Faruk Özlü

“YAPI RUHSATLARINDA İNCE ELEYİP SIK DOKUYORUZ”

Düzce Valiliği’nden sonraki durağımız Düzce Belediye Başkanlığı oluyor.
Bilim Sanayi ve Teknoloji eski Bakanı Faruk Özlü, 31 Mart yerel idareler seçimlerinde memleketi olan  Düzce’nin belediye başkanlığı koltuğuna oturdu. Faruk Özlü’den öncesi ve sonrasıyla ilgili olarak genel bir perspektifi ortaya koymasını rica ediyoruz.  Başkan Özlü, Düzce’de yüksek yapılaşmanın büyük tehlike arz ettiğine dikkat çekerek konuşmasına şöyle başlıyor: “Bu açıdan o günlerden bu yana aldığımız dersle hareket etmeye özen gösteriyoruz. Belediye olarak bu konuda sorumluluklarımızın farkındayız, yapı ruhsatları olsun, imar izinleri olsun ince eleyip sık dokuyoruz. Belediye meclisimizde aldığımız önemli bir karardan sizlere bahsetmek isterim; zaman insanımıza çok şeyi unutturuyor. Yapılaşma konusunda esneklik gösterilen yerler var, bunların en başında Konuralp geliyor, hem merkez hem de tarihi Antik dönemlere dayanan Konuralp’e bu haksızlığın yapılmasına göz yumamazdık. Orada yaptığımız düzenleme ile kat sınırlamasını Zemin+4 şeklinde düzenledik. Bu karar hem bölgenin binlerce yıllık tarihini korumamızı sağlayacak hem de vatandaşlarımızı deprem tehlikesinden korumaya destek olacak. Kaliteli ve bölgeye uygun yerleşim, riski en az indirir. Bizler bunun için görev başındayız”.

“BARINMA, SIĞINAK KONULARINDA BÖLGEDE İLK SIRADAYIZ”


Düzce Valisi Zülkif Dağlı’ya sorduğumuz ‘Düzce depreme ne kadar hazır?’ sorusunu Düzce Belediye Başkanı Faruk Özlü’ye de yöneltiyoruz.
Özlü’nün yanıtı şöyle:
“Düzce’de aslında hem depremin korkusunu ve izlerini silmek için çalışıyor hem de her platformda vatandaşlarımıza başta deprem olmak üzere doğal afetlere hazır olmalarını öğütlüyoruz. Deprem bölgesinde yaşamak büyük sorumluluk ister, bizler tedbir almak zorundayız. Biliyorsunuz İstanbul’da geçtiğimiz günlerde üst üste depremler meydana geldi, yaşananları yakinen takip ettik, kendimizi check etme fırsatı bulduk. Yalnızca Düzce özelinde değil, ülkemizin tam ortasından geçen Kuzey Anadolu Fay Hattını unutmamalı, ülke olarak bu riskle her an karşı karşıya olduğumuzun farkında olmalıyız. Düzce acil durum toplanma alanları ve deprem sonrasında sığınma, barınma gibi olanakların karşılanması konusunda bölgesinde ilk sıralarda yer almaktadır. Aynı zamanda Düzcemiz’de yüksek yapılaşma olmamasının olası enkaz  müdahalelerinde zaman kaybını en aza indirmesi konusunda önemli bir faktör olduğunu düşünüyorum”.

Bolu Dağı'nda çöken yol

“DEPREMDE DOĞAN ÇOCUKLAR BUGÜN 20 YAŞINDA”

Deprem eğitimiyle ilgili olarak belediyenin yaptığı çalışmalar neler?
Başkan Özlü konuşmasını şöyle sürdürüyor: “Doğal afetler her an hazır olmamız gereken hayatın gerçekleridir. Düzce Belediyesi, olası doğal afetlerde, depremlerde arama kurtarma çalışmaları için önemli bir misyona sahiptir. Gerek teorik gerekse pratik olarak bu konuda ekipman ve personel hazırlığımız var. Düzenli aralıklarla hem kurum içi eğitimlerle hem de ilimizdeki kurum ve kuruluşlarda tatbikatlar düzenlemeye özen gösteriyoruz. Bu konuda İtfaiye Müdürlüğümüz Afet ve Acil Durum Yönetmeliğimizi sürekli güncelliyoruz. Depremin üzerinden 20 yıl geçti, o gün doğan çocuklar bugün 20 yaşına geldi. Dolayısıyla bu genç kardeşlerimizin deprem gerçeğini doğru algılamasını ve hazırlanmasını sağlamak bizim görevimizdir. İlgili kurum ve kuruluşlarla iş birliği yaparak yine okullarda teorik, pratik eğitimler düzenlemeye özen gösteriyoruz. İnsanımızı eğiterek, deprem gerçeğini özümseyerek kriz yönetimini el birliği ile yapabileceğimize inanıyorum. Bu vesile ile böyle hassas bir konuyu gündeme alarak bizlerin görüşlerine ayırdığınız ilgi ve alaka için de sizlere teşekkür ediyorum”.

Düzce Belediyesi’nden ayrılarak bu kez şehirle ilgili olarak öncesi ve sonrasıyla ilgili ekonomik parametreleri öğrenmek üzere Düzce Ticaret Odası’na geliyoruz. Düzce Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkan Tuncay Şahin bizleri karşılıyor.
Şahin’le sohbetimize ‘Depremle birlikte yerle bir olan Düzce’deki durum neydi? Düzce’nin il olması neleri getirdi, neleri götürdü” sorusuyla başlıyoruz. Başkan Şahin işin milâdından başlıyor anlatmaya:

Düzce Ticaret Odası Başkanı Tuncay Şahin

“KARMA SANAYİ SİSTEMİ YATIRIMLARIN ÖNÜNÜ AÇTI”


17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinde büyük yıkıma uğrayan Düzce’de binlerce insanımız hayatlarını kaybetmiş, iş dünyası da hem iş gücü hem de işyerlerinin zarar görmesi dolayısıyla uzun bir süre faaliyet gösteremez hale gelmişti.  Devletin hızlı müdahaleleri ve Düzce’nin il olarak ilan edilmesinin ardından kentsel yapılanma hız kazanmış, merkez ağırlıklı olan yerleşim alanları Kalıcı Konutlar ve çevresine yayılarak merkezdeki konut yoğunluğu azaltılmıştır.  İş dünyasında ise özellikle 2004 yılında açıklanan 5184 sayılı yasa ile Düzce ili kalkınmada öncelikli bölge olarak ilan edilerek, depremin yaraları hızla sarılmaya başlanmıştır. Yasa ile birlikte Düzce’de ilk etapta 2 organize sanayi bölgesi kurulmuştur. Bölgelerde karma sanayi sistemi uygulanarak farklı sanayi kollarından çok sayıda sanayici üretim üstlerini Düzce’ye kaydırmıştır. 1999 yılında 126 olan imalatçı firma sayısı günümüzde 400 olarak büyük mesafe kat edilmiştir. Yine 1999 yılında 27 ihracatçı firmamız bulunurken günümüzde bu sayı 88 olarak kayıtlara geçmektedir.


“SAVUNMA SANAYİNDE PİLOT İL OLMAK İSTİYORUZ”

Rakamlara bakıldığında 1999’dan bu yana ekonomik olarak hayli ivme kat eden Düzce’nin Ankara’dan beklentileri var.
Şöyle konuşuyor Düzce Ticaret Odası Başkanı Tuncer Tuncay Şahin:
1999 yılında 7.644 olan sanayi istihdam rakamı günümüzde 25.604 olarak ortaya çıkmaktadır. Düzce il olarak ilan edildikten ve özellikle 5184 sayılı kanunla birlikte atağa kalkmış, Organize Sanayi Bölgeleri, Üniversite Kuruluşu, kamu ve özel sektör yatırımları sayesinde göç veren bir il konumundan göç alan bir il konumuna gelmiştir. İlimizin iki büyük şehrin arasında yer alması, lojistik avantajının yanı sıra günü birlik turizm, doğa ve kültür turizmi, adrenalin sporları turizmi gibi konularda da ön plana çıkarmaktadır.  İlimiz savunma sanayi alanında ihtisaslaşmış, uzun yıllardır bu alanda önemli markalara ev sahipliği yaparak iddialı konuma gelmiştir. Bu nedenle Düzce’nin Savunma Sanayi konusunda pilot bölge ilan edilmesini istiyor, bu konuda kamuoyu oluşturma ve lobi çalışmalarımıza devam ediyoruz.  Sadece sanayi alanında değil tarım ve turizm alanlarında da gelişime açık olan Düzce’de Tarım OSB Kurma çalışmalarımız devam ediyor. Ayrıca Düzce Üniversitesi ile Üniversite Sanayi İşbirliği çalışmaları kapsamında Tıbbi Aromatik Bitki yetiştiriciliği alanında da önemli çalışmalar yapıyoruz”.
Düzce Valiliği, Düzce Belediyesi ve Düzce Sanayi Odası’nın görüşleri özetle böyle...

Ancak tam aksi görüşte olanlar da var.
Dahası Düzce’nin yeni bir depreme karşı hazırlıklı olmadığını söylüyorlar. 
TMMOB Mimarlar Odası Düzce Oda Temsilcisi Sedef Sönmez Buçgün özellikle İmar Barışı, Kentsel Dönüşüm gibi konularda yapılanların vahim yanlışları bünyesinde barındırdığına işaret ediyor.
Söz Burçgün’de:

“İMAR BARIŞI KAÇAK YAPILAŞMAYI OLAĞANLAŞTIRIYOR”

Aradan geçen onca yıla rağmen üzülerek görüyoruz ki, kentlerimizin gelişim sürecinde giderek yalın gerçeklikten , bilim alanından kopulmakta, bilimsel ve teknik doğrular göz ardı edilmekte. 'İmar Barışı'  adı  altında topluma sunulan kaçak yapılaşma affı ile denetimsiz, mühendislik hizmeti almamış yapılar yasal hale getirilmekte, toplum güvenliği, sağlığı görmezden gelinmekte, hukuksuzluk, mühendislik, mimar ve şehir planlama hizmetleri olmaksızın yapılı çevre üretimi ve kaçak yapılaşma olağanlaştırılmaktadır. İmar affı ile meşrulaştırılan yapıların afetler karşısında yaşayacağı yıkımın sorumluluğu sadece başvuru sahibine yüklenmekte, toplumsal güvenlik hiçe sayılmakta,bir vatandaşın canı bir diğerinin beyanına emanet edilmektedir. Sadece Düzce'de bilimsel gerçekliklerden uzak yapılan imar barışı başvurularının yoğunluğuna bakarak bile, Düzce'nin yeni bir depreme hazır olmadığını söylemek mümkündür.

“DÜZCE’DE ACİLEN BİR YOL HARİTASI ÇIKARILMALIDIR”

Sedef Burçgün konuşmasını şöyle sürdürüyor: “Deprem günümüzdeki bilgi birikimi ve teknolojik gelişmelerle, olacağı belirlenen, ancak ne zaman yaşanamayacağı bilinemeyen doğa olayıdır. Ancak kendi başına afet değildir . Deprem için hazırlık süreçleri de  de kendi başına sözde kentsel dönüşüm planlamaları ile gerçekleştirilemez. Deprem sırasında mümkün olan en az zararı görmek adına yapılması gereken  çok yönlü önlemleri eşgüdüm altına almayı hedefleyen, uzun dönemli bir perspektifte yapılması gereken işleri programlayan, yeşil alanlardan ulaşım ağlarına, imar alanlarından alt yapı çalışmalarına kenti her alanını içeren planlamalarla ve bu planlamaların birbirlerini tamamlayacak biçimlerde ilişkilendirerek bir ana program iskeleti çevresinde kurgulamaya çalışan Yol Haritası çıkarmaktır”. Bu çerçevede Düzce yeni bir depreme hazır mı? sorusuna yanıt olarak imar affı gibi yanlış uygulamalardan sadece bir kaçını sıralamak yeterli olacaktır.  Düzce'de 1999 depreminden sonra yeni yapılan inşa faaliyetlerinde kat sınırı sürekli olarak artırılmıştır. Özellikle belli bölgelerde yakın zamana kadar yükseklik sınırı olmaksızın imar faaliyetlerine izin verilmiştir. Üstelik 20-30 ve belki daha fazla katlı yapıların yapılmasının önünün açıldığı bu kararlar öncesinde, gerekli alt yapı çalışmaları yapılmamış, toplanma alanları yeterince planlanmamış, ulaşım gereklilikleri sağlayacak ağlar gibi pek çok önemli planlama yapılmamıştır”.

“KENTSEL DÖNÜŞÜM DEĞİL KENTSEL SAĞLAMLAŞTIRMA”


Peki yapılması gereken neler?

Burçgün, Düzce' de ve ülkemizin her kentinde depremlerin afetlere yapılacak olanları şöyle sıralıyor: “Karar süreçlerinde bilimin rehberliğinde kamu ve toplum yararının esas alınması, kentsel dönüşüm olarak sunulan politikanın değil, kentsel sağlamlaştırma politikasının temel alınması, İmar affı gibi kaçak ve güvensiz yapılaşmaya özendiren politikalardan bir an önce vazgeçilmesi, yaşam alanlarımızın pazarlanacak bir meta olarak görülmemesi, kent ölçeğinde rantsal anlayıştan uzak, arazi kullanım planlarının yapılmasının, afetlere yönelik planlama süreçlerinin, yoksulluğun ve eşitsizliğin azaltılması hedefi ile ele alınmasının, başta merkezi ve yerel yönetimler olmak üzere tüm toplumsal kesimlerce, kent yönetimi, planlama, mühendislik ve mimarlığın bütüncül bir süreç olarak algılanması, afet ve afet sonrası süreçlerin yönetimi hakkında, merkezi yönetimlerce geliştirilecek politikaların, bilim insanlarının, meslek odalarının, akademik kuruluşların ve ilgili tüm kesimlerin dikkate alınarak oluşturulması ve insan eli ile afete dönüşen depremin zararlarının azaltılmasına yönelik yapılacak eylemlerin olmazsa olmazları olduğunu vurguluyor ve hatırlatıyorum”.



“BU UYGULAMA SAHTECİLİĞE ÇAĞRI YAPMAKTIR

Söz sırası bir başka sivil toplum kuruluşu olan Düzce Mühendisler Odası’ndan Hüseyin Aydoğdu’da.  Aydoğdu, 17 Ağustos Gölcük ile 12 kasım 1999 Düzce depremlerinin ‘bölgesel depremler’ olduğuna vurgu yapıyor. Hüseyin Aydoğdu, yapı ruhsatlarından mühendis ve mimarların imzalarını kaldırma değişikliğini sahteciliğe davetiye çıkarmakla eşdeğer görüyor: “Bugüne kadar hiçbir deprem ülkemizde milat olarak kabul edilmemiştir. Yapı üretim süreci; eğitimden, planlama ve projendirmeye, denetimden güvenli bir şekilde kullanıma elverişli hale kadar geçen önemli ve hassas bir konudur. Ama ülkemizde ne yazık ki üç akademisyenlerle inşat mühendisliği bölümleri açılmaktadır. Hem teorik hem de uygulama konularına sahip olunmadan nitelikli mühendisler yetiştirmeden mezun olmaktadır. Mezun olan inşaat mühendisleri hiçbir kritere tabi tutulmadan, planlama ve projelendirme yeterliliği test edilmeden uygulama ve detay projeleri yapmaktadırlar. Bu arada yapı ruhsatları ile ilgili standartta yapılan değişiklikler ile bakanlığın ‘’Bürokrasiyi azaltmak’’ gerekçesi ile yapı ruhsatlarından Mühendis ve Mimarların imzalarını kaldırma değişikliğine gidilmiştir. Bu mimar ve mühendislik hizmetlerinin hiçe sayılması, sahteciliğe çağrı yapmaktır. Bu durumun mesleki  yetkinliği ve meslek insanlarınızın gelişmesini zaafa uğratacağı aşikarıdır”.

“ŞANTİYE ŞEFLİĞİ BİLİME VE BİLGİYE AYKIRI”


Hüseyin Aydoğdu konuyla ilgili çıkarılan kararnamelerle ilgili eleştirilerini şöyle dile getiriyor:  “Yapının denetim safhasına bakacak olursak; bu konuda yapı denetim sorununu çözmek için atılan ilk adım 10 Nisan 2000 tarihinde yürürlüğe giren 595 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname çıkarılmış olması ve biz meslek odalarının da önemsediği bir kararname idi. Ayrıca bu kararname ile birlikte çıkarılan 601 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname de mühendis ve mimarların mesleklerini yapabilmeleri için diploma aşamanın ön şart olduğunu, temel kriterin ise Meslek Odalarından da ‘’sertifika’’ ve ‘’Yetkinlik Belgesi almanın zorunlu olması gerektiğini ortaya koymuştur. Ne yazık ki her iki kararname de bir süre sonra ortadan kaldırılmıştır. 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkındaki Kanun da beklentileri hala karşılamamaktadır. Yapı denetim firmalarında çalışan proje ve uygulama denetçileri beş yıl proje yapmış olmaları ve beş yıl saha uygulamaları görmeleri yeterli görülerek denetçi mimar ve mühendis olabilmektedirler.

“DÜZCE PLANLI BİR ŞEHİR OLMADA TRENİ KAÇIRDI”

Aydoğdu’nun çizdiği karamsar tablo yukarıda anlattıklarıyla da sınırlı değil. Düzce depreminden sonra adeta  taze bir başlangıç yapılamadığını anlatan Hüseyin Aydoğdu’ya göre Düzce planlı, programlı ve yaşanabilir bir şehir olma fırsatını kaçırdı. Aydoğdu’nun gerekçeleri şöyle: “12 Kasım 1999 Düzce Depremi sonrası ilimizde alınan belediye meclis kararları ile; önce iki kat, sonra üç, sonra üç+çatı kat, sonra çatı katlar iptal edilerek dört kat meclis kararları ile karara bağlanmıştır. Kademeli olarak kat artışları yapılmıştır. Konuralp bölgesinde kat yüksekliği serbest bırakılmıştır.( Emsal alanı içerisinde kalarak) Bu kat artışları yapılırken alt yapı, çevre düzeni, enerji verimliliği, trafik sorunu gibi konular dikkate alınmadan geriye dönüşü çok mümkün olmayan konular olarak karşımıza çıkmıştır. Depremin afete dönüşmesi olumsuz bir durum olarak görünmekte ama aslında şehirleşme adına daha yapılamayan şehir planları hazırlamak, daha planlı, modern ve yaşanabilir bir şehir olma yolunda ülkenin örnek bir şehri olma fırsatını kaçırmış olarak görülmektedir. Tabiri caizse tren kaçmış durumdadır. 31 Mart 2018 Mahalli İdareler Seçimleri öncesi Cumhurbaşkanının Düzce ziyaretinden sonra ve bu ziyarette ‘’yatay mimari’’ vurgusu yapması üzerine 2019 Haziran ayı ilk meclis toplantısında konu gündeme taşınmış bu bölge için (Konuralp) belediye meclisinin ikinci oturumunda da dört kat olarak karara bağlanmıştır. Peki bugüne kadar ilgili idarece verilen dört kattan daha yüksek yapı ruhsatları, bu ruhsatlara göre inşa edilen yapıların bulunmuş olması ters düşmemekte midir?”

Dosyamızı açarken gazeteci Atilla Gösterişli’nin kaleme aldığı kitaptan bir alıntı yapmıştık. Son sözü meslektaşımız Gösterişli’nin Düzce depremi, sonrası ve günümüzle ilgili söyledikleri ile bu bölümü noktalayalım:



“ÖNCE 2 ARDINDAN 3 VE ŞİMDİ DE 4 KAT SINIRLAMASI”

Genel politika çerçevesinde, depreme esas olan ‘sağlıklı yapıların’ oluşmasında ne yazık ki olumlu çalışmalar yapılmadığı gibi, aksine, yasa ve yönetmelikler açısından tam bir açmaz yaşanmaktadır.  Özelde depreme ilişkin ancak yaşam kalitesi açısından genele baktığımızda sağlıklı, planlı, güvenli kentleşme ile yapılaşma ve yaşam kalitesi yüksek kentsel yaşam alanları oluşturulamıyor.  İmar yasa ve yönetmeliklerin çıkış ve sorumlu makamı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından imar planları, çok gerilere gitmeden 2017 yılından beri 5 kez değişti. Kamu İhale Yasası 16 yılda 186 kez değişti. Her bir yasa değişikliği beraberinde yönetmelik ve genelgeleri de peşine taktığından belediyeler başta olmak üzere, mimarlar, mühendisler uygulama alanında görüş birliğine varamıyorlar. Dolayısıyla genele yayılabilecek standart bir uygulama bulunamıyor. Düzce Belediye Meclisi’nin her ay yapılan toplantılarda gündemin ağırlığını ‘ İmar Planı Değişiklik Talepleri’ oluşturmaktadır.  Depremin hemen arkasından alınan kararlar doğrultusunda yapılara önce 2 kat, ardından üç kat sınırlaması getirildi. Bugünlerde ise yapılarda kat sayısı 4’e yükseldi. İmar yönetmeliklerinde yer alan kamu ve özel statülü yapılarda ise KAT SINIRLAMASI bulunmuyor. Bu nedenden ötürü özellikle Konuralp çevresinde binaların kat sayısı 15’e kadar yükseldi. Düzce’de 20 yıl içinde Mehmet Keleş iki dönem olmak üzere, 5 Başkanlık dönemi yaşandı. Her başkanlık döneminde farklı uygulamalar yapıldı. Türkiye genelinde uygulamaya geçirilen İmar Affı’nın, kaçak yapıların bizzat devlet tarafından ruhsatlı hale getirilmesinin, depreme yönelik sağlıklı yapılar esasına uygunluğunu tartışmak bile gereksiz”.

Gösterişli’ye artık klişeleşmiş soruyu yönelterek noktalıyoruz:  Düzce depreme hazır mı?

“HASAR TESPİT YAPILAN BİNALARIN ÜSTÜNDEN 20 YIL GEÇTİ”

Söz Gösterişli’de: “Tabii ki değil. 1999 depreminden bu yana geçen 20 yıl içinde, hasarlı binalara ilişkin hiçbir işlem yapılmadı. Özellikle orta hasarlı olarak tespit edilen binaların yasal durumu belirsizliğini koruyor. Dolayısıyla, 1999 depreminde orta hasarlı olarak tespit edilen çok katlı binalar, konut ve işyeri olarak durumlarını muhafaza ediyor.  Az hasarlı olarak tespit edilen binaların, hasarlı durumlarına bir de 20 yıllık aşınma payı eklendiğinde ne kadar sağlıklı olduğu konusunda kuşkular olması ihtimal değil midir? Az hasarlı binalar için devlet tarafından cüzi bir ödeme yapıldı ve o konut ve iş yerleri terk edilmedi.  Kısaca, 1999 depreminden kalan orta ve az hasarlı binalar olası bir depremde ciddi tehdit unsurudu”

Depremden sonra Düzce kamuoyunda sık sık ismini duyduğumuz Düzce Depremzedeler Derneği Başkanı Avukat Ayşegül Şenol Can konuşuyor şimdi de:

"YA SAĞLAMLAŞTIRACAKTIK YA DA BURADAN GİDECEKTİK"

12 Kasım depreminin üzerinden 20 yıl geçti, 20 yılda insanların acıları halen taze. Her deprem sonrası yapılması gereken en önemli iş şehrin bir sonraki depreme hazır olması ve sağlıklı ve güvenli bir şehir kurulmasıdır. Sorulması gereken temel soru gerçekten bu konuda yol alınıp alınamadığıdır. Düzce verimli tarım arazilerinin üzerine kurulmuş bir şehirdir. Bu aynı zamanda dağlardan gelen alüvyon topraklar üzerine kurulmuş bir şehir demektir. Yine aynı zamanda deprem risklerini büyüten bir zemin üzerine kurulmuş şehir demektir. Depremle hep beraber öğrendiğimiz bu zemin üzerinde önümüzde iki seçenek vardı. Birincisi mevcut kurulu alanda şehri ya aynı yerde mevcut yapıları sağlamlaştırarak yaşamaya devam edecektik. İkincisi ise şehri bir başka yere taşıyacaktık. Ancak biz mevcut merkezde kalmayı seçtik.

"KONURALP'TE BİR ANDA 18 KATLI BİNALAR YÜKSELDİ"

Fakat gereğini yerine getiremedik. Depremde ayakta kalan kimi az hasarlı denilen kimi orta hasarlı denilen kötü yapı stoğunu sağlamlaştıramadık. Kat sayısı depremden hemen sonra yapılan imar planları ile iki katla sınırlanan şehirde kat sayısının bir süre sonra üç bir süre sonrada dört kata kadar çıkardık. Konuralp dediğimiz bölgede bir anda 15-18 katlı binalar yükselmeye başladı. Şu anda belediye kat sayısını dörtle sınırladı ancak 15-18 katlı nasıl denetlendiği belli olmayan yapılar varlığını sürdürüyor. Kalıcı konutlar diye belirlenen alanda depremde konutlarını kaybeden mal sahiplerine konutlar yapıldı ancak bu yeni yaşam alanı ile mevcut merkez arasında yıllardır bir entegrasyon sağlanamadı ve ulaşım her zaman sorun oldu ve sorun olmaya devam ediyor. Yine şehre ilave imar planları ile kazandırılan araziler maalesef yine tarım arazileri oldu ve tarım arazileri üzerinde ciddi bir inaşaat yapma süreci başladı.

"DOĞRU YER SEÇİMİ YAPMAMAKTA ISRAR EDİYORUZ"

Düzce'nin güneyindeki tarım arazilerini imara açmak Düzce için çok kötü bir karardı. Düzce şehrinin en büyük sorunu zeminin barındırdığı deprem riskleri olup bu anlamda yapı denetimi çok önemli bir sorundur. Ancak 1999 depremleri sonrası ortaya çıkan yapı denetim sistemi aslında iflas etmiştir ve yapı denetim firmaları her gün kan kaybetmektedir. Bu firmaların denetiminin ne denli sağlıklı yapıldığı çok önemli bir sorundur.

Sonuç olarak Düzce zemini deprem riskleri barındıran bir şehir olup, aynı zamanda bir su toplama havzası olma özelliğine sahip olduğu için heyelan sel gibi başkaca doğal afetlere açık bir alan. Bu hassas coğrafyada yaşadığımızı zaman zaman unutarak dere yataklarını yapılaşmaya açıp elde kalan sınırlı miktardaki tarım arazilerini de yapılaşmaya açmamız fiziki planda doğru yer seçimi yapmamakta ısrarlı olduğumuz mevcut yapıları da sağlamlaştıramadığımız için hepimizin gelecek için endişeli olmamız gerektiğini bize anlatmaktadır.

"İNSANLARIN ÖĞRENMEYE EN AÇIK OLDUĞU ZAMANI YİTİRDİK"

Ayşegül Can'a "Düzce’de depremle ilgili eğitim çalışmaları ne aşamada" diye soruyoruz. Cevabı şöyle:

“Deprem sonrası eğitim çalışmaları dediğimizden ne anlıyoruz ilk önce ona bakmak lazım.Toplum temelli bir rehabilitasyon ile eğitim çalışmaları yapılabilir. Yetişkin ve mahalleleri ve sokakları yapılandıranların eğitimi, güç ve örgün eğitimle yapılması mümkün olmayan bir eğitim gerektirir. Biz en önemli eğitim süreci olan depremin hemen sonrasında insanların öğrenmeye en açık oldukları zamanı yitirdik. Bu anlamda ne öğrendiysek depremle öğrendik. Sağlıklı ve güvenli şehirler istiyoruz”

DEPREM GÜNLERİNDE DÜZCE'YE DAMGASINI VURANLAR



“LEVENT BULUT BENİ ARAYARAK DÜZCE’YE ÇAĞIRDI”

Deprem günlerinde Düzce’ye gelerek sanatçı duyarlılığını “Şehrin Gözyaşları/Düzce’nin Kısa Tarihi” adlı albümüne yansıtan besteci ve piyanist Tuluyhan Uğurlu o günleri şöyle anlatıyor:

1999 yılı Türkiye’nin en acılı yıllarından biridir. Önce Marmara depremi, henüz onun acılarını unutamadan yaşadığımız Düzce Depremi. Marmara Depreminden hemen sonra Gölcük’e gitmiştim. Depremin acılarını yerinde görmüş yaşamıştım. Bir sanatçı olarak bu acıları görebilmek benim için çok önemliydi. Sonra kasım ayında bir akşam saatinde İstanbul’da Beylerbeyi’nde oturduğum evde Düzce depreminin sarsıntısını yaşadım. “Eyvah” dedim. Tıpkı Marmara Depreminde olduğu gibi büyük bir depremin sarsıntısını hissettiğimizi anlamıştım. Bir sonraki gün gazetece ve televizyoncu dostum Levent Bulut beni aradı ve Düzce’ye gelmemi istedi. Hemen arabama atlayıp o günlerde henüz ilçe olan Düzce’ye gittim. Levent’le birlikte yıkım bölgelerini gezip insanlara yardım etmeye çalıştık.

“ABİ SEN EVE DÖN BESTELERİNLE BU ACIYI ANLAT”

Marmara Depreminde Gölcük’te gördüklerim beni derinden etkilemişti. Düzce ise onun kadar büyük bir deprem değildi ama içimiz öylesine acımıştı ki, gözyaşlarıma hâkim olamadım. Bunun bir haksızlık olduğuna inandım. Birinin yaralarını sarmadan bir ikinci yara açılmıştı yüreğimizde. Dolaşırken Levent halimi pek beğenmemiş olmalı ki, “Ağbi sen sanatçı adamsın. Dön evine, yaşadıklarını yüreğine kazı ve bize bestelerinle bu acıyı anlat ki, unutulmasın” dedi. İstanbul’a içim yanarak döndüm. Zaten yolda besteler oluşmaya başlamıştı…

“DUYGULARIMI 24 SAAT İÇİNDE KAYDA DÖKTÜM"

Bir albüm yapılması fikri de yine Levent’in destekleriyle ortaya çıktı. Vali yardımcısı Orhan Öztürk’e danışmanlık yapan Levent benden Şehrin Gözyaşları isimli bir albüm yapmamı istediklerini söyledi. Vali Bey’le birlikte İstanbul’a geldiler ve görüştük. Albümle ilgili olarak sadece stüdyo giderlerini istedim, başka bir talebim olmadı. Albümdeki eserleri neredeyse 24 saat içinde kayda döktüm. Zaten hepsi beynimin içinde oluşmuş, insanlara ulaşmayı bekliyorlardı…  

Araştırma dosyamızın son bölümünde 12 Kasım’ın ardından soluğu Düzce’de alarak gerçekleştirdikleri performansla Düzce tarihine damga vuranlara ayırdık.
Düzce depreminin isimli, isimsiz kahramanları bu dosyayla sınırlı değil elbette.
Biz zamanın elverdiği şartların ve zamanın el verdiği ölçüde ulaşabileceğimiz kişilerle konuşabildik.
İşte binlerce emek kahramanından sadece dördü…

İSTANBUL’DAKİ İŞİNDEN İSTİFA EDİP DÜZCE’YE KOŞTU

Bir diğer isim de Düzce kökenli Figen Varol.
Varol 1999 depreminde faal olarak görev alan önemli aktörlerden biri. Figen Hanım, anne ve babasının yaşadığı Düzce depremi haberini alır almaz kolllarını sıvayanlardan biri.  İstanbul’daki işini bırakıp apar topar Düzce’ye gelen Varol,  şehirde üretim yapan bir Japon firmasının 730 hanelik prefabriklerinde yöneticilik yapmış.  Deprem günlerinde daha önce de inşaat firmasında çalışmış olması sebebiyle mühendislerden alt ve üst yapı projelerini alma imkanına sahip olmuş.. Alandaki eksiklikleri, yapılabilecekleri tespit edip vatandaşlar ile iletişime geşmiş.  Figen Varol o ünlerde gayretlerini şöyle anlatıyor: “Prefabrikler Japonya’dan tarafımıza gönderildiği için, alanın girişine aynı şemsiyenin altında Türk ve Japon Kızı figürlü bir çizim yaparak reklam firmasına aydınlatma panosu oluşturuldu. Böylece hem alanda yaşayanların hem de alanın dışındakiler için farklı kişilerin zor durumda aynı şemsiye altında mutlu olunabileceği mesajı verilmek istenmiştir. Valilikten sonraki talebim alana anons sistemi, bilgisayar, masa sandalye ve 1 elemandı. Prefabrikleri teslim ederken veya daha sonra hatır sormak için hane sahiplerinden bana yol gösterecek bilgi topladım. Bu bilgiler doğrultusunda 720 hanede yaşayan hane sahiplerinin bir hanede kimler yaşıyor, depremde maddi/ manevi kayıpları var mı? Meslekleri, çocukları kaç yaşlarında? Maddi veya Psikolojik desteklere ihtiyaçları olup olmadığı bu ihtiyaçlarını nasıl gidereceğim yolunda idi. Alanda elektrik arızası, su tesisat arızası veya  marangoza ihtiyaç duyulduğunda topladığım veriler doğrultusunda meslek sahibini ve ihtiyaç sahibini karşı karşıya getirdim. Bu alanda güvenlik talebim valilik tarafından 12 adet asker ve 1 Teğmen ile karşılandı. Bu güvenlik ekibi ile yaşlı ev sahiplerimizin portatif dolaplarının montajı sundurmalarının tamiri, Deprem ihtiyaçlarının depolardan sağlanması, moral ve motivasyon için destek alındı.



“ÖZÜNÜ VE ONURUNU KAYBEDEN TOPLULUĞA DÖNÜŞTÜK”


Figen Varol’a bu süreçte yaşadığı ilginç bir anısını anlatmasını istiyoruz. Derin bir nefes çeken Varol’un karşılaştığı tabloyu anlatırken sesinde adeta cam kırıklıklarını hissediyoruz:

“Ramazan bayramı öncesi İsviçre’den fitre vermek için Valiliğe 2 Beyefendi gelmiş. Valilik de o güzel yüreklileri bana yönlendirmiş. Ellerinde 20 kapalı zarfı bana uzattıklarında, bu zarfları kesinlikle alamayacağımı ancak kendilerine eşlik ederek ihtiyaç sahiplerine bizzat verebileceklerini belirttim.  İlk tercihim yatalak teyze ve amcalarım bir de 6 Çocuğu olan ancak beyi hayatta olmayan bayandı. Bayana zarfı uzattık ve 2-3 adım ilerledik ki kapı komşusu bana “Siz ne yapıyorsunuz, burada o kadar mağdur varken siz o kadına destek oluyorsunuz. size yakıştıramadım! deyince Ama altı çocuğu var eşi yok dedim. “Hayır eşi var , arabası var ve durumu da gayet iyi” deyince şoke oldum. Yanımda beyefendilere bana verilen beyan bu şekilde isterseniz başkasına verebilirsiniz deyince Sizin de bizim de amacımız belli deyip alandan ayrıldılar, ancak ben 3 -4 gün uykusuz sakinleşmeye çalışırken ofise 6 bayan ve bir erkek geldi. Bayanlar siz xx no’lu haneye destek olmuşunuz doğrumu şeklinde yüzleştirmeye gelmişler. Gelen bey de o hanımın vefat etti dediği eşiymiş. İlgili şahşa eşinin tarafıma verdiği bilgiler doğrultusunda yardım ettirdiğimi ve bunun yanında bilgisayarımda kayıtlı verileri gösterdiğimde eşinin vefat etti beyanı onun da hoşuna gitmedi. Abi ben bana verilen bilgilere göre doğru kişiye verdiğime eminim, o zarfın içindekini eşiniz benden daha iyi biliyor. Ben bu konu ile ilgili sizin evinize de gelmeyeceğim Siz de vicdanınızı rahatlatmak istiyorsanız o zarfı alır gerçek ihtiyaç sahibine verirsiniz dedim ve Valiliğe istifa mektubumu yazdım. İnsanın yatağı kırılır yer yatağında yatar, masası kırılır yer sofrasında yer ama yardım almak için eşim öldü yalanı hala hafızımda mıh gibi. Onurunu özünü kaybeden bir topluluğa dönüştük”.

ÇEKTİĞİ FOTOĞRAF DEPREMİN GÖRSEL SLOGANI OLDU

Düzce depremine damgasını vuran bir başka isim de Abdurahman Antakyalı…
12 Kasım 1999 Düzce depreminde Anadolu Ajansı’nda foto muhabiri olarak görev yapan Abdurahman Antakyalı’nın Kaynaşlı’da çektiği Eşref Cengiz’in  fotoğrafından bahsediyorum.  Abdurahman Antakyalı 12 Kasım 1999 gününü dün gibi hatırlıyor:
“O dönem Foto Muhabirleri Derneği Başkanıydım. Ankara’da dernek yönetiminin toplantısını yapıyorduk. Ankara sallandı ve kısa bir zaman sonra hepimizin telefonu çalmaya başladı.  Belli ki bir yerlerde deprem olmuştu… Depremin merkezinin Düzce olduğunu öğrendik. Toplantı  kendiliğinden dağıldı. Düzce’ye doğru yola koyulduk. Oraya biraz geç ulaşabildim. Bolu Dağı’nda yol çökmüştü. Biz daha arkalardan, Karadeniz tarafından,  Akçakoca üzerinden Düzce’ye giriş yapabildik. Hafızam beni yanıltmıyorsa gece yarısı saat 03.00 gibi Düzce’deydik”

“KAYNAŞLI’YA GELDİĞİMDE DURUM FELÂKETTİ”

Düzce’ye ayak bastığında durumu şöyle resmediyor Antakyalı:
Baktım ki Düzce’de İstanbul’dan gelmiş olan Anadolu Ajansı muhabiri arkadaşım var. Ben de farklı bir yere gideyim diye düşündüm. Daha önce deneyimlerinden biliyorum, küçük yerleşim birimlerinde yıkım daha fazla oluyor.  Hemen Kaynaşlı’ya geçtim. Burası tek kelimeyle felâketti!  Binalar yerle bir olmuştu. Etrafta çaresiz insanlar vardı. Kurtarma ekipleri hummalı bir çalışma içindeydi.  Elimdeki makinayla fotoğraf çeke çeke yıkıntıların arasından yürümeye başladım.  O dönemde dijital teknoloji yaygın değildi. Fotoğrafı çekiyor,  Ankara’ya götürüp banyo yapıyorduk.  İlk çektiğim fotoğrafları şoför arkadaşıma verdim ve Ankara’ya gönderdim. Kaynaşlı’daki bir konaklama tesisi çok zarar görmüştü.  Yıkılan binanın üzerinde sivil savunma ekipleri çalışıyordu…

YAŞLI AMCA ‘GENÇLER ÖLDÜ’ DİYE AĞLIYORDU”

Etraftaki iç yakıcı tabloyu hüzünle seyreden Abdurahman Bey,  birden karşısına  Eşref amcanın çıktığını söylüyor.
Şöyle anlatıyor:
Çevrede ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorum. Baktım ki yaşlı bir amca, sol koluyla kavradığı ekmeklerle, sağ eliyle gözyaşlarını silerek bulunduğum tarafa doğru geliyor. Hızlıca ona doğru koştum.  Arkasındaki beton yıkıntısıyla birlikte çekmeyi düşündüm.  Fotoğrafa hem felaketin boyutunu gösteren hem de insan unsurunu da katmak istedim… Amca ağlıyordu.  Hemen deklanşöre bastım ve seri olarak 8-10 kare fotoğrafını çektim…
Usta gazeteciye,  Eşref Cengiz’le herhangi bir diyaloğa girip girmediğini soruyorum. Cevabı ‘hayır’ oluyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:  Kendisiyle hiç konuşamadık.  Adeta ağıt yakar gibi ‘Hep gençler öldü’ diye gözyaşı döküyordu.
Hemen belirtelim ki, Eşref amca, Ümit Milli Takımı’nın maçını izlemek için kafeteryada bir araya gelip,  deprem esnasında yaşamını yitiren Kaynaşlı’nın 50 genci için ağlıyordu…
İşte o fotoğraf bu anı yansıtıyordu…
Antakyalı, korkunç depremden 4 yıl sonra 75 yaşında kanserden vefat eden Eşref Amca’yı ilk ve son kez orada görür. Vakit kaybetmeden makinasından filmleri çıkarıp, E-5 kenarına gelir ve Ankara’ya giden araçlardan birine el eder.  “Gazeteciyim” der, “Bu filmleri Ankara’ya göndermem gerekiyor.  Evinizin adresini verin, ajanstaki arkadaşlar sizi bulur”.  Otomobil sürücüsü, “Öyle şey olur mu? Ben kendi elimle bu filmi Anadolu Ajansı’na bırakırım. Size bir katkımız olacaksa ne mutlu” diye yanıt vererek, teslim aldığı filmlerle yoluna devam eder.

VE MEDYADA EŞREF CENGİZ EFSANESİ BAŞLIYOR

Ertesi günü Türkiye yayınlanan hemen bütün gazetelerinin birinci sayfalarında ve dünya ajanslarında Eşref Cengiz’in fotoğrafı yer alır. 12 Kasım Düzce depreminin sembol fotoğrafı olur. O günlerde İstanbul’da dünya liderlerinin katıldığı bir zirve yapılmaktadır. Yabancı basının gözü Türkiye’dedir. Üstüne üstlük bir de deprem meydana gelince Eşref Cengiz’in fotoğrafı dünya medyasının gündemine oturur.  Anadolu Ajansı fotoğrafı abonelerine servis eder ve zamanla bu kare hafızalara kazınır. Öyle ki, ne vakit deprem konusu  gündeme gelse veya  bir yerlerde sarsıntı olsa, bu fotoğraf gazete editörlerinin imdadına Hızır gibi yetişir. 
Abdurahman Bey’in  fotoğrafı  ‘iyi niyetli’ amaçlı kullananlara diyeceği bir şey yok:
Beni ‘sizin fotoğrafınız şurada kullanılmış, şu belediye kullanılmış’ diye o kadar çok kişi arıyor ki… Hangi amaçla kullandıklarını soruyorum.  Yeni kurulan sivil savunma birliğinin tanıtımından tutun da Jeoloji mühendislerinin düzenlediği sempozyumun afişlerine kadar birçok yerde…

“ADAM ALMIŞ FIRININ AÇILIŞINDA KULLANMIŞ!”

Ama kazın ayağı öyle değil… 
Kulağına öyle şeyler gelir ki, inanılması gerçekten güç:
“Acıyı sembolize eden fotoğrafın peşine düşecek değilim. Bu fotoğraflar bir farkındalık yaratmada, iyi niyetli çabalarda kullanılıyorsa diyeceğim bir şey yok. Böyle durumlarda nezaketen arayıp izin istiyorlar. İyi bir iş, olumlu bir şey içinse amenna! Ama sıkıntı yaşadığımız hadiseler de olmadı değil. Adam almış bir fırının reklamında kullanmış. Böyle saçmalık olur mu? ‘Acıya saygı gösterin, çok ağır dava açarım’ dedim, kaldırdılar”…

AFGANİSTAN’DAN AZERBAYCAN’A EŞREF AMCA…

Hikayemiz bitti gibi görünse de asıl bundan sonra başlıyor…
Öyle ki Eşref amcamızın fotoğrafını Azerbaycan’dan İran’a, oradan da Afganistan’a kadar uzanan bir coğrafyada neredeyse sahiplenmeyen kalmamış.
Antakyalı’yı dinlemeye devam edelim:
Azerbaycan, İran, Afganistan… Hatta daha da doğuya gittiğinizde telif konusu tam anlamıyla evlere şenlik. İran'ın bir bölgesinde deprem oluyor, adam internet üzerinden bir şekilde bu fotoğrafa ulaşmış. Hiç tereddüt etmiyor, ucuz işçilik! Oralardaki medyayı takip etme şansımız yok.  Ora halkı, fotoğrafın kendi ülkesinde yaşanılan depremde çekildiğini zannediyor. Azerbaycan’da, İran'da yaşanan depremlerin yıl dönümlerinde bizim fotoğraf dolaşıma giriyor. Bir arkadaşımız ‘Bu fotoğraf Düzce'de çekildi’ diyor. Karşısındaki ‘yalan söylüyorsunuz, İran'da çekildi’ diyor. Bir diğeri ise ‘Keşmir depremine ait bir kare’ olduğunu iddia ediyor.  Daha da ilginç örnekler  de yok değil! Geçenlerde bir kızımız forumlarda şöyle yazıyor:  ‘Fotoğraf tamamen düzmece.  Bu kişi bizim komşu, o ölmedi, yaşıyor’…  O kıza ‘komşunuzun adı ne’ diye mesaj gönderdim .  Verdiği cevap şu:  ‘Bizim değil amcamın komşusuymuş’…  Bu kez de ‘amcanızla görüşebilir miyim, konu benim için önemli’ dediğimde verdiği cevaba bakar mısınız: ‘Sizi tanımıyorum, telefonunu veremem!’… Güler misin, ağlar mısın?


“O FOTOĞRAFTAN ETKİLENİNCE HEYKELİNİ YAPTIM”

Abdurahman Antakyalı Eşref Cengiz fotoğrafıyla ilgili olarak “Bu fotoğraf depremin görsel sloganı oldu” demişti. Ankaralı heykeltraş sanatçısı Uğur Toçsoy ise bu ‘görsel sloganı’ ete kemiğe büründürdü.
Söyleşiye sıcak bakmayan Uğur Toçsoy hanım ısrarlarımız karşısında karşısında ikna oldu ve şöyle başladı anlatmaya:
"Abdurahman Antakyalı Bey’in  Düzce/Kaynaşlı'da çektiği fotoğraftan çok etkilendim.   Beyefendiden izin istedim.  Kendisi çok kibar bir insan. Memnuniyetle onay verdi ve çalışmaya başladım . Heykelin gövdesi ortaya çıktı. Henüz kaidesi bitmemişti.  Çalışmam basına yansıyınca Düzce'den olumlu tepkiler gelmeye başladı.  Aradan uzun zaman geçtiği için şu an net hatırlamıyorum.  Düzce Belediye Başkanı veya yetkili bir isim sık sık telefonla aradı.  Çalışma bittiğinde heykele Düzce'de bir yer bulacaklarını ve oraya dikeceklerini söyledi.  Çok mutlu oldu.  Hafızam beni yanıltmıyorsa arayanlar arasında Eşref Cengiz’in çocukları da vardı. Çok güzel bir iş yaptığımı söyleyerek teşekkür ettiler”.
Buraya kadar herşey çok güzel...
Ancak işler umulduğu gibi devam etmemiş...
Milliyet muhabiri Eşref Cengiz'e heykeli hakkında ne düşündüğünü sormuş.  Dindar bir adam olan Cengiz,projeye soğuk baktığını söyleyerek  'keşke bana haber verilseydi' demiş.


NİYET DÜZCE MEYDANI… KISMET KEHVE MEKÂNI

Haberi okuyan Uğur Toçsoy'un bütün heyecanı kaybolmuş...
Şunları söylüyor:
"Aradan 20 yıl geçti, detayları tam hatırlamam mümkün değil.  Zannediyorum noter kanalıyla Cengiz ailesine bir yazı gönderdim.  Hiçbir şekilde ticari amacımın olmadığını belirttim ve çalışmayı tamamlamadım”.
Uğur Toçsoy'un Düzce depremiyle ilgili çalışması Eşref Cengiz'le de sınırlı değil…
Depreme ilişkin olarak birkaç çalışması yine bu mekânda sergileniyor.

"İSTERLERSE BEDELSİZ OLARAK GÖNDERMEYE HAZIRIM"

Sanatçıya Düzce'de yetkili mercilerden heykelleri ile bir talep gelirse tavrının ne olacağını soruyorum.
Cevabı son derece net:
"Bu heykel gerçekten Düzce için güzel bir anıt olabilirdi.  Çalışmamı döküm olarak yapacaktım.  Polyesterle kaplanacağından dayanıklı olacak ve dışarıdan etkilenmeyecekti.  Ancak yine de şunu söylemek isterim. Düzce’den teklif gelirse seve seve ve bedelsiz olarak veririm, niye vermeyeyim? Sadece bunu değil depremle ilgili diğer çalışmalarımı da gönderirim. Gönül ister ki, Düzce'de bir deprem müzesi açılsın ve çalışmalarım orada kalıcı ve ölümsüz olarak yerini alsın"
Başka söze gerek var mı?



YUSUF DARIYERLİ'NİN OBJEKTİFİNDEN BİR KARE


Düzce doğumlu fotoğraf sanatçısı Yusuf Darıyerli'nin 12 Kasım depreminin ardından çektiği bu kare hafızalara nakşetmişti. 

Şöyle yazmıştı Darıyerli: 

"Düzce’ye çok yakın bir köydeki, rahmetli anneannemin yaşadığı ev, 1999 depremlerine direnmiş ve ayakta kalmıştı. Ancak yandaki fotoğrafta görüldüğü gibi, evin iç duvarlarından birinde oldukça belirgin bir çatlak meydana gelmişti. Çocukluğumda, bahçesi yemyeşil, güllerle kaplı bu tek katlı köy evine, anneannemi ve dayılarımı ziyarete giderdik. Henüz elektriğin ulaşmadığı köy akşamlarında gaz lambasının etrafında toplanır, ellerimizi şekilden şekile sokarak tam da bu duvara düşen gölgelerle bir sürü hayali varlık yaratmaya çalışarak eğlenirdik. Anneannem, odanın diğer tarafındaki ocağın başında, odun ateşinde, basit ama lezzetli hamur işi atıştırmalıklar kızartırdı.
Düzce şehir merkezinde ailem ve yakınlarımın yaşadığı yepyeni apartman, pek çoğu gibi, 12 Kasım depremiyle yerle bir olmuş ama 17 Ağustos depremi sonrası boşaltıldığı için mucizevi olarak can kaybı yaşanmamıştı. Mucizeler ve beklentiler hayatının her evresinde vardır. Tıpkı bu mütevazi evin duvarındaki dini tasvirde görüldüğü gibi… Efsaneye göre M.Ö. XIX. yüzyılda yaşamış İbrahim peygamber, oğullarından İsmail’i, rüyasında Tanrı buyurduğu için kurban etmek ister. İbrahim böylesine bir inançla görevini yerine getirmek üzere bıçağını kaldırdığı anda Tanrı, İsmail’in yerine kurban etmesi için bir koç gönderir ve inancını sınamak istediğini, bu sınavdan başarıyla çıktığı için de oğlunu ona bağışladığını bildirir. Resmin bulunduğu duvardaki çatlak, bu efsanedeki mucize gibi adeta bir yıldırım düşmesini andırıyor. Doğa, çarpık ve dayanıksız yapılar üzerinde kendi mucizelerinden birini sergiliyor. Bizi sağlıklı yapılar inşa etmekten alıkoyan bilgisizlik var olduğu müddetçe, efsanedeki İbrahim’in yaşadığı trajik olaydaki gibi çelişkiler ve mucizeler hep var olacaktır"



1881 -
1938