Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

“Hastaneye yattı, zatürre imiş”, “Taburcu oldu, evinde dinleniyor, vaziyeti fena değil”, “Sıkıntılar tekrar nüksetti ama aklı tamamen başında”, “Maalesef pek iyi değil” deniyordu ve son haber nihayet önceki gece geldi!

Bu öyle bir kayıptı ki, on gün kadar önce girişilen uğursuz darbe teşebbüsünden buyana ilk sayfalarında teşebbüs haricinde hiçbir haber kullanmayan gazeteler, birinci sayfalarında ve hattâ sürmanşetlerinde hemen yer verdiler!

Ardında boyu kadar eser, yüzlerce ve hattâ binlerce talebe, hemen herkese ders almaları gereken çalışkanlık, heves ve metod bırakarak giden Halil İnalcık şimdi Fuad Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı gibi hocalarının, ömrü boyunca araştırdığı Osman Gazi’nin, oğlu Orhan’ın, Fatih’in bulunduğu âlemde onlarla beraber...

Orada artık ne sohbetler ediliyor, neler konuşuluyordur, kimbilir... Belki gençlik senelerindeki hocaları ile Nizamî-i Genceî’nin Divan Edebiyatı’nın ortaya çıkmasındaki etkisini tekrar gözden geçiriyorlar, klasik dönem padişahları ona timar sisteminin hâlâ meçhul bazı ayrıntılarını anlatıyor yahut Osman Gazi’ye 1302’deki Bafeus Savaşı’nın ardından kurulan imparatorluğun ilk günlerinde yaşanan bilinmeyenleri soruyordur...

Halil İnalcık’ın ardından çok şeyler yazılıp söylenecek ama Hoca’nın zaten bilinen ilminin haricindeki bazı özelliklerini hatırlatayım:

HEVES, HEYECAN VE İLİM

En başta hiç bitmeyen hevesini, neredeyse bir asırdan buyana tükenmeyen meslekî heyecanını, belgeye verdiği önemi ve Allah’ın lûtfettiği asırlık hayatının neredeyse son ânına kadar hiç durmadan çalışmasını...

Mesleğinde başarılı olmanın; tamamı kaynak olan kalıcı ve aşılması artık mümkün olmayan eserler vermenin ilk şartının bilginin yanısıra mesleğinden zevk alıp heyecanı kaybetmemekten geçtiğini Halil Hoca’yı yakından tanıyanlar bilirler. Seksenli, hattâ doksanlı yaşlarında iken yeni bulduğu bir belgeden sanki mezuniyet tezini hazırlayan genç bir talebe imişcesine nasıl heyecan hissettiği, onu bilenlerin hafızalarından hiç silinmeyecektir.

Ve, unutmayalım: Halil İnalcık aslında bu devrin değil, kökü maziye uzanan bir neslin hayattaki son mensuplarından idi: İmparatorluk zamanında doğmuş, iki padişah görmüş, Cumhuriyet döneminin her ânını yaşayıp her hadiseye şahitlik etmiş, dünyaya geldiği sırada teb’ası yahut vatandaşı olduğu devletin tarihini yazmış ve bu sahada üstadların üstadı mertebesine ulaşmıştı.

Beni, Halil Hoca gibi bir âlimin göçüp gitmesinin yanısıra üzen bir başka husus daha var: Tarih sahasındaki ilminin yanısıra edebî tarafının, eski edebiyata olan hâkimiyetinin ve şairliğinin gerektiği kadar bilinmemesi, samimi sohbetlerinde“Aslında tarihçi değil edebiyatçı olmak istiyordum ama üniversitede tek bir kadro, tarih asistanlığı kadrosu mevcuttu ve benim de o kadroya ihtiyacım vardı”demesi...

Burada, Halil Hoca’nın bir çeşit biyografisi olan “Tarihçilerin Kutbu” isimli kitabı bana gönderirken ilk sahifeye yazıp imzaladığı ve eski harfleri bilenlerin okuyabilecekleri ithafını görüyorsunuz. “İki devleti”, yani hem Osmanlı’yı, hem de Cumhuriyet’i yaşamış olan Hoca, ithafında bu iki devletin yazısını birarada kullanıyor.

İLMİN BAŞI SAĞOLSUN!

Hoca, eski tarzda kaleme aldığı mânâlı bir dörtlüğünde “Dehr-i fânîden nice cân, nice cânânlar geçer, / Bezm-i işretten aceb mestâne yârânlar geçer, / Bir nefestir cânımız yâr, leblerinde ber-kârâr, / Hey, bu fânûs-u safâ bir gün söner, canlar geçer” diyordu.

Eski edebiyata âşina olanlar, Halil İnalcık’ın klâsik edebiyata hâkimiyetini bu dörtlüğü okuduklarında hemen anlayacaklardır...

“Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir!” derler... Halil Hoca’nın ardından maalesef bir âlem göçtü!

Nur içinde yatsın ve ilmin tekrar başı sağolsun!