Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

ÇÖZÜM VE YENİDEN YAPILANMA ÖNERİLERİ

15 Temmuz Darbe Girişimi, ülkemizin ve devletimizin bekasını kökünden tehdit eden bir vaka olarak tarihteki yerini almıştır. Darbe girişimi, daha ilk saatlerinden itibaren darbeye direnmek için sokaklara inen halkımızın, emniyet güçlerimizin ve diğer kurumlarımızın kahramanca ve kararlı direnişiyle püskürtülmüştür. Darbenin hemen ardından, alınan birçok acil tedbirle darbenin birçok olumsuz etkisi bertaraf edilmeye ve FETÖ tamamen etkisiz hale getirilmeye çalışılmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olunmuştur. Ancak FETÖ tehdidinden ve ileride çıkabilecek benzer darbe tehditlerinden ilelebet kurtulabilmek için kısa vadede alınan tedbirlerden sonra uzun vadeli, çok daha önemli ve yapısal tedbir ve dönüşümleri hayata geçirmek acil bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurumsal yapılanmasında bir önceki bölümde sayılan, 15 Temmuz Darbe Girişimiyle iyice ortaya çıkan bazı sorun ve zafiyet alanları su yüzüne çıkmıştır. Bu alanların FETÖ’nün ortaya çıkması ve büyümesinde farklı derecelerde etkisi olmuştur. Örneğin, istihbarat alanındaki tehdit algısının farklılık göstermesi ve kurumlar arası koordinasyonsuzluk, bu konuda bir körlük oluşturmuş ve FETÖ de bu körlükten azami ölçüde istifade ederek en kritik kurumların en kritik noktalarına kadar sızabilmiştir.

Eğitim alanında Devletin vermiş olduğu hizmetin ve sağladığı imkanların nitelik ve nicelik bakımından yetersiz kalması FETÖ’nün bu alanda yuvalanarak hızlıca eleman temin etmesine olanak sağlamıştır. 

Bu bölümde, bu zafiyet alanlarının ortadan kaldırılması, daha sağlıklı bir toplum ve devlet yapısına kavuşuşması yönünde alınması gereken tedbirler ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

  • Demokratik Hukuk Devletinin Alt Yapısının Geliştirilmesi
    • Yeni Anayasa, Toplumsal Güven ve Meşruiyetin Tesisi

Meşruiyet olgusunun sosyal bilimlerde kesinkes sınırları çizilememiştir. Meşruiyetin çeşitli görünüm biçimlerinin olduğu, zaman ve mekân anlamında dönüşüme uğrayabildiği savunulmuştur. Bu anlamda, meşruiyetin iki ana boyutundan söz edebiliriz. Birincisi; yatay düzlemde birey-birey veya birey-toplum arasındaki sosyal ve psikolojik ilişkide belirir. Şüphesiz burada birçok bileşkeden söz edilebilir; ancak bu düzlemde meşruiyet olgusunu şekillendiren ana motif psiko-sosyal alandadır. İkincisi ise; birey-devlet veya birey-devletin çeşitli iktidar biçimleri arasındaki ilişkide ortaya çıkar. Çağdaş demokratik sistemler insan hakları ve özgürlüklerine dayanan, bireyi devletten aşağıda veya yatay düzlemde devletin simetriği olarak gören bir anlayışı değil, tam aksine bireyi modern devlete her an alternatif gören bir iktidar tasarımıdır. Görüldüğü gibi, burada iktidar, birey lehine sınırlanmakta, devlet türev ve işlevsel bir aygıt boyutuna indirgenmektedir. [1]

Bu izahat karşısında darbe ile iktidarı ele geçiren bir cuntanın kaba kuvvetle ve vatandaşlarını öldürerek ele geçirdiği iktidarı birey lehine sınırlaması en azından kısa vadede düşünülemeyeceğinden darbenin başarıya ulaşması halinde en başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve hürriyetlerin ihlaline devam edileceği, meşruiyeti değil de korkutma, yıldırma ve sindirme yolu ile halk üzerinde korku temelli bir itaat elde etmenin hedefleneceğini, bunun da uluslararası kurumlar nezdinde elde edilmiş meşruiyetmiş gibi yansıtılacağını söylemek mümkündür. Gerek ülkemizin yaşadığı tecrübeler ve gerekse coğrafyamızda geçmişten günümüze yaşanan darbeler sonucu oluşan uluslararası konjonktür bu tespiti doğrulamaktadır.

Demokrasi, çağdaş dünyanın hâkim siyasal doktrini olup kendisini çağdaş ülkeler statüsünde gören/göstermeye çalışan tüm ülkeler, siyasal rejimlerinin demokratik esaslara dayandığını iddia etmektedirler. Kendi vatandaşlarını öldürerek iktidarı zorba yöntemle gele geçirmeye çalışan 15 Temmuz cuntacılarının ironik bir şekilde darbe metninde yer verdikleri üzere yönetime el koyma gerekçelerinden birisi de “laik, demokratik, sosyal ve hukuk devleti ilkesi üzerine oturan anayasal düzeni yeniden tesis etmek”tir. Kendilerine yurtta sulh konseyi adını veren çeteciler “BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri” aldıklarını ilan ederek bir bakıma uluslararası alanda kabul edilebilirliklerini temin etmeye çalışmaktadırlar.

Oysaki hürriyetçi demokratik rejimin özellikleri, ülkeden ülkeye bazı değişiklikler göstermekle beraber, bu rejimin vazgeçilmez, asgari şartı olarak kabul edilmesi gereken bazı unsurlar vardır. Bunların en önemlileri, siyasal sistemdeki temel siyasal karar organlarının genel oya dayanan serbest seçimlerle oluşması, serbestçe örgütlenen siyasal partiler arasında eşit şartlarla yürütülen iktidar yarışması ve tüm vatandaşların temel hak ve hürriyetlerinin tanınmış ve hukuki güvence altına alınmış olmasıdır. Demokrasi, en basit tanımıyla, yöneticilerin tüm yönetilenler tarafından serbest ve dürüst seçimler yoluyla seçildikleri bir rejim olarak tanımlanabilir. Öyleyse, seçme hakkı ve seçim hürriyeti, demokratik bir devlet yönetiminin vazgeçilmez şartlarıdır. Anayasamızın 67. maddesi, bu hürriyeti güvence altına alacak ilkeleri belirtmiştir. Bu maddeye göre “vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir. Seçimler ve halkoylaması, serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır.[2]

Yukarıda değinildiği üzere darbe girişimi, TBMM’nin de işlevsiz kalmasını hedefleyerek hukuk sistemimizdeki normlar hiyerarşisini bertaraf etmeye yönelmiştir. FETÖ mensupları, demokratik usullerle ve hukuk sistemi içerisinde amaçlarına ulaşamayacaklarını anlamış ve bunun sonucunda ise ancak Türk hukuk sistemini işlemez hale getirecek fiili bir darbe ile nihai hedeflerine ulaşabilecekleri paradigmasını oluşturarak harekete geçmiş iseler de örgütün, seçilmiş iktidarı devirmeye yönelik girişimlerinin 15 Temmuz 2016 tarihinden çok önce 17-25 Aralık 2013 süreciyle ortaya çıkarak fiili darbe girişimine kadar süregeldiğini, MİT tırlarının durdurulması ile uluslararası alana taşınmaya çalışıldığı dikkate alındığında, Balyoz, Ergenekon, Hüseyin Kurtoğlu gibi yukarıda ayrıntılarına yer verilen dosyalardaki hukuka aykırı işlemler de FETÖ’nün bir kısım hukuki imkan ve argümanları 15 Temmuz Darbe Girişimindeki tanklar ve uçaklar gibi kullandığını gözler önüne sermektedir.

Amaca giden yolda her türlü hukuksuzluğu, kişilerin itibarlarını ve hatta hürriyetlerini ellerinden alacak boyuttaki haksızlıkları mübah gören Örgüt, gerek elinde tuttuğu medya gücü ile gerçekleştirdiği algı yönetimi yoluyla gerekse politikacıların bakış açısı farklılıklarından kaynaklanan günlük siyasi tartışmalardan faydalanarak, bahse konu hukuksuzlukların toplumun belli kesimlerince fark edilmesini engellemiş ve hatta bu hukuksuzlukların toplumun farklı kesimlerinde makbul görülmesine neden olmuştur.

Gerek iktidar ve gerekse muhalefetten olsun toplumun tüm kesimlerine tatbik edilen bu hukuksuz uygulamalar böylece tüm toplum nezdinde hukuka olan inancı derinden zedelemiştir. Bu kapsamda darbenin etkilerinin bertaraf edilmesi ve yeniden hukuk sistemi kullanılarak darbe girişimlerinde bulunulmasını engellemek üzere uygulanması gereken en önemli rehabilitasyon toplumun hukuka olan inancını yeniden tesis etmek olmalıdır.

FETÖ’nün Türk yargısında etkinliğinin 2010 HSYK seçimlerinden sonra operasyonel güce ulaştığı, 2014 yılındaki HSYK seçimlerinin oluşturduğu tablo ile bu etkinliğin kırılabildiği yadsınamaz bir gerçek olup HSYK üye seçim usulünün değiştirilerek kurulun oluşumuna müdahalenin engellenmesi demokratik hukuk devleti ilkesinin hayatiyetinin devamı açısından büyük önemi haizdir.

Elbette hukuk önünde herkesin eşitliği esastır, fakat belli kamu görevlilerinin haksız soruşturmalarla tasfiyesi suretiyle devlet kurumlarının belli kesimlerce ele geçirilebileceği de gözden kaçırılmamalıdır. Yukarıda bahsedilen dosyalarda, FETÖ mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcılarının örgütçe hedeflenen kurumları, bu kurumlarda görev yapan ve kendilerinden olmayan kamu görevlilerini, haksız ceza veya disiplin soruşturmalarına maruz bırakarak tutuklanmalarına, mahkûmiyetlerine, ihraçlarına, istifalarına ya da en azından terfi edememelerine sebebiyet vererek tasfiye ettikleri gözetildiğinde, bir kısım kamu görevlileri yönünden soruşturma başlatılmasının ve haklarında ceza muhakemesi tedbiri uygulanmasının daha ağır şartlara bağlanması alınması gereken önlemler çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Tüm bunların yanı sıra; yargısal sistemin ürettiği ürünün “adil” olması sağlanmalıdır. Yukarıda değinilen dosyalarda yargılama safahatında icra edilen adaletsiz uygulamalara ve kararlara kamuoyu tarafından gösterilen tepkiler, FETÖ mensuplarının dillerine pelesenk ettikleri “bağımsız ve tarafsız yargı” söylemleri ile bastırılmaya çalışılmıştır. Gerek yargılamanın süjelerinin ve gerekse tüm toplum kesimlerinin yargıçtan beklediği tek şey adaletli karar verilmesidir. Adil kararın temin edilmesi için hâkime bireysel olarak düşen görev “tarafsız” davranması, hâkimi etki altında bırakabilecek nitelikte kamu gücünü haiz olan makamlara düşen görev ise hâkimin “bağımsızlığını” temin etmektir. Bağımsız ve tarafsız yargı kavramını bu mahiyette düşünmek gerekir. Aksi takdirde söz konusu kavram, hukuka aykırı, adaletsiz ve keyfi uygulamaların önünde bir perde olmaktan öteye geçemeyecektir. Türk Hukuk sisteminde, Anayasa ve yasalar çerçevesinde hâkimin bağımsızlığı mevzuat çerçevesinde temin edilmiştir. Tarafsızlık ise hâkimin iç dünyasına müteallik olup en başta hukuk uygulayıcılarının vicdanlarının tezahürüdür. Hâkim ve Cumhuriyet savcılarının gerek seçiminde ve gerekse eğitimlerinde daha hassas davranılması ilerde karşılaşılabilecek sorunların engellenmesinde hayati önemi haizdir.

Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonunun Kasım 2012 tarihli raporunun üzerinden henüz 4 yıl gibi kısa bir süre geçmişken 15 Temmuz Darbe Girişimini yaşamış olmamız, yapısal reformlar gerçekleştirilmediği sürece demokrasimizi kesintiye uğratacak girişimlerle karşılaşma ihtimalimizin mevcudiyetini göstermektedir. Bu komisyonun görev süresi sonunda düzenlediği raporda dile getirilen hukuk alanındaki önerilere işbu raporda da yer vermek faydalı görülmüştür.

Sivil Anayasa; Mevcut anayasa ile birlikte temel yasaların büyük çoğunluğu darbelerden miras kalmıştır. 12 Eylül rejiminin, dolayısıyla militarist söylemin temel özelliklerini içinde barındıran anayasalar döneminin sona erdirilmesine ve milletin temsilcilerince hazırlanacak bir anayasaya her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır. Halkı, bir yığın düzeyine indiren hâlihazırdaki anayasayla çoğulcu demokratik bir sistem ve iç barış kurulamaz. Temel insan haklarının güvence altına alındığı; hükümetin yönetilenlerin rızasına dayandığı; çoğunluğun yönetiminde, lakin azınlık haklarının garanti altına alındığı; özgür ve adil seçimlerin, kanun önünde eşitliğin, bağımsız ve tarafsız mahkemelerin var olduğu; hükümetin anayasa ile sınırlandırıldığı; toplumsal, ekonomik ve siyasal çoğulculuğun, hoşgörü, işbirliği ve uzlaşma değerlerinin benimsendiği; tam demokrasi, çoğulculuk ve özgürlüğün esas alındığı bir kavrayışla halkın gerçek temsilcilerince, halkın önünde ve yüksek sesle tartışılmış yepyeni bir anayasa yapılmalıdır.

Askeri yargı: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin benimsediği objektif ölçüte göre, Türkiye’de askeri yargı, askeri hiyerarşinin belirleyiciliği veri alındığında etki altında bir görünüm arz etmektedir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin, iç disiplin açısından Almanya örneğindeki gibi disiplin yargılamasına sahip kılınması yeterlidir. Askeri mahkemelerin kaldırılıp adliye içerisinde uzmanlık mahkemeleri olarak yapılandırılması; “Askeri” mahkeme değil “asker” mahkemesi oluşturulması, bu mahkemede görülecek davaların temyiz incelemesi görevinin de Yargıtay’ın ceza dairelerinden birine verilmesi, yargılanacak sivil ve asker kişiler bakımından güvence sağlayacaktır. Bu itibarla, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kapatılmalı, yüksek yargı temyiz yeri, Yargıtay ve Danıştay’dan ibaret olmalıdır.

  • Sivil Dini Oluşumlar İle Devlet Arasındaki İlişkilerin Yeniden Düzenlenmesi

Laiklik, devlet-din-toplum ilişkilerini düzenleyen temel ilkelerdendir. Ancak siyasi tarihimizde laiklik adına yapılan kimi haksız ve yanlış uygulamalar, laikliğe bir devlet davranışı değil de siyasal-toplumsal bir kimlik olarak bakılmasına yol açmış ve birleştirici olması gereken laiklik, ayrışmaların kaynağı haline getirilmiştir. Birlikte yaşamayı sağlayan, din ve inanç özgürlüğünü temin eden, devletin inançlar karşısındaki tarafsızlığını ifade eden laiklik, bugün tüm gerçekliğiyle yeniden keşfedilmelidir. Dindarları baskı ve zan altında tutan agresif ve militan laiklik yerine, inanç ve düşünce çoğulculuğunu koruyan ve güvence altına alan bir laiklik algısı üzerinde durulmalıdır. Zira laiklik, dinin farklı yorumlarının saygı ve anlayış içinde öğretilmesini ve öğrenilmesini sağlaması bakımından din anlayışından kaynaklanan farklı yorumları korumanın da en etkili yoludur. Böylece dinî fanatizm ve dogmatizmi besleyen tektipçilik önlenmiş olacaktır.

Türkiye’nin bu tür yapılarla sorun olarak karşılaşmaması için hukuk içerisinde dini özgürlükler tam bir güvence altına alınmalıdır. Cemaat yapılarının çoğu açık, şeffaf ve esnek olmaktan uzak olup, genellikle faaliyetlerini gizlilik içinde ya da denetimlerden uzak şekilde yürütmektedir. Bu yapıların toplum yararına çalışıp çalışmadıkları hususunun kim ya da hangi kurumlarca akredite edileceği ciddi bir sorundur.  Bu görevin tek başına Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yerine getirilmesi mümkün görünmemektedir. Bu oluşumların sosyal ve dinî meşruiyet, denetim, hukukilik, mali yapının şeffaflığı gibi kriterler bakımından akredite edilmesi ve bu tür faaliyetlerin genel bir meşruiyet zemininde yürütülmesinin temin edilmesi, bu alanda üzerinde dikkatle ve etraflıca düşünülmüş hukuki düzenlemeler gerektirmektedir.[3] 

Kamu yararına faaliyet gösterebilecek eğitim alanlarında -kamu tarafından denetlenebilmesi kaydıyla- sivil toplum insiyatifinin de yer alması mümkündür. Böylece gizli, gizemli, güven vermeyen programlar izleyen yapılanmaların, kamu yararı çalışması adı altında zararlı faaliyetler yürütmesine göz yumulması engellenmiş, kamunun da kontrol ve katılımı sağlanmış olabilecektir.

İletişim araçlarının gelişmesi, sosyal medyanın ve diğer internet imkânlarının yaygınlaşması, Türkiye’de din içerikli enformasyonu yoğunlaştırmıştır. Bu yoğunluk arasında, zaman zaman doğru din algısına zarar verici, temel kaynaklarımıza ve kabullerimize aykırı, toplumu rahatsız edici ve çatışmaya yol açıcı odaklar bilinçli bir propaganda yürütmektedir. Mevzuatta bu durumu engelleyici birtakım düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.

Bu alandaki önemli boşluklar sebebiyle medya üzerinden toplumun dini bilgisi ve bilinci manipule edilebilmektedir. Çeşitli özel TV kanalları ve sanal medya aracılığıyla her geçen gün ortaya yeni dini karizmalar ve lider tipleri çıkabilmekte ve ilmi ve dinî yetkinlikleri olmadığı halde dini istismar etmektedirler. Bu noktada sahih ve bilimsel dini bilginin de yetkililerce denetlenmesi kaçınılmazdır. Yüzlerce özel dini kanaldan, toplumun kafasını karıştıracak, onları dini görünümüyle farklı mecralara sürükleyebilecek zararlı, bölücü, kışkırtıcı, kin ve nefret söylemi taşıyan, şiddet ve teröre özendiren yayınlar karşısında ne yazık ki RTÜK dışında hiçbir denetim bulunmamaktadır. FETÖ’nün çok sayıda medya organını çok etkin bir biçimde kullandığı unutulmamalıdır. Acil bir tedbir olarak RTÜK bünyesinde en az birkaç yetkin ilahiyat hocasının veya Din İşleri Yüksek Kurulu üyesinin daimi üye olarak istihdam edilmesi uygun olacaktır.

Ne kadar kayıt ve kontrol altına alınırsa alınsın, dini alan, her zaman istismara açık bir alan olarak kalacaktır. Bu hassas ihtimale karşı yapılması gereken işlerin başında, bilim ve düşünce özgürlüğünün teminat altına alınması gelmektedir. Bilim insanlarının, düşünen insanların ve düşüncelerinin teminat altına alınması büyük önem taşımaktadır. Düşünce özellikle de inanç özgürlüğü güven altına alınmadıüı taktirde istismara açık bir alan bırakılmış olur. Bir taraftan inanç özgürlüğü teminat altına alınırken, diğer taraftan da Diyanet İşleri Başkanlığının takviye edilmesi gerekmektedir. Mevcut haliyle Diyanet bu tür yapıların inanç özgürlüğünü istismar ederek yol açtığı zararlarını, tehditlerini önleyebilecek durumda değildir. Bu boşluklar doldurulmadığı sürece Diyanet İşleri Başkanlığı’nın veya başka bir yapının bu unsurlarla mücadelesi başarılı olamayacaktır.

Öncelikle, din-devlet-cemaat ilişkilerinin serinkanlılıkla yeniden ele alınması ve bu konuda her üç unsurun da yararına olmak üzere bir takım yeni adımların atılması ve çatışmaya değil, dayanışmaya dayalı bir ilişkinin yöntem ve çerçevesi çizilmelidir. Din-devlet-cemaat ilişkilerinin ülkemizde sıkıntılı olduğu, bazı belirsizlikler yaşandığı ve bu yapıların gelecekteki muhtemel muadilleriyle karşılaşmamak için devlet aklının bunları dikkate alması gerektiği açığa çıkmıştır.[4]

Bu noktada “bunlarla ilgili araştırmalar, incelemeler yapması ve bu değerlendirmeleri toplumla paylaşması Diyanet İşleri Başkanlığına görev olarak yüklenmektedir. Benzer yapıların ortaya çıkmaması bağlamında, Diyanet İşleri Başkanlığının üzerine düşeni daha fazla yapması, kurumsal saygınlığını koruyarak bazı kritik konularda sosyal sorumluluğunun gereğini yerine getirmesi ve sesini daha fazla duyurması lazım” şeklinde tespitler yapılmıştır.[5]

İslam’a hizmet gayesiyle kurulan bütün kuruluşların, hayırsever milletin bağışlarıyla inşa edilen bütün sivil yapıların kendini sorgulaması, bir öz eleştiri yaparak toplumsal güveni zedeleyecek ve istismar algısına kapı aralayacak her türlü tutum, tavır ve davranış, iş ve işlemden özenle kaçınması gerekmektedir.[6] Sivil girişimlerle ortaya çıkan dini oluşumlar dünyada olduğu gibi ülkemizde de toplumsal bir gerçekliktir. Önemli olan sosyo-kültürel dini oluşumların, dinin sahih bilgisi ve temel kaynakları ekseninde toplum yararına faaliyet göstermeleridir. Bunun toplumun dini kültürel hayatına yapacağı katkı yadsınamaz. Ancak bu oluşumların açık, şeffaf, hesap verebilir, toplumu ayrıştırmayan, dini duyguları ve güveni istismar etmeyen bir yapıda olmaları son derece önemlidir. Kendinden menkul iddialarla ve sübjektif deneyimlerle hakikati tekeline alarak dini nüfuz alanı oluşturma ve toplumun dini dokusunu dejenere etme girişimleri asla onaylanamaz.

Birey ve toplumun din algısına ve yorumuna saygı duyulması bugünün dünyasında müştereken kabul gören yaygın bir yaklaşımdır. Ancak İslam’ın temel referanslarıyla ters düşen, mesiyanik kavramlarla söylem örgüsü kuran, yaygın kitlenin zihninde karışıklıklara meydan veren, dinin yüksek hakikatlerini ve toplumun ahlaki değerlerini süfli emellerle ve basit içeriklerle değersizleştiren yaklaşımlar asla kabul edilemez.[7]

FETÖ bağlamında üzerinde durulması gereken bir olgu da dünyayı kurtarma iddiasıyla ortaya çıkan ve mega idealler peşinde koşarak bir misyon edasıyla hareket eden dini yapılardır. Bu tarz yapıların, özellikle sömürgecilik döneminden itibaren başlayan, çağımızda da bir hayli etkili olan kilise tarihinde görüldüğü bilinmektedir. Bu tür yapıların iç teşkilatlanmasını çözmek kolay olmamaktadır ve kullanılan sosyolojik metotlarla araştırılmaya uygun değildir. Başlangıçta bir kişi etrafında oluşan bu hareketler, zamanla dinî içerikli bir yapı, söylem ve hedef görünümü altında uluslararası alanda kullanıma açık siyasal bir araca dönüşebilmektedir.

Üzerinde durulması gereken bir diğer konu da, dini nitelikli yardım kuruluşlarıdır. Son yıllarda gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında faaliyet gösteren birçok sivil yardım kuruluşu ortaya çıkmıştır. Çoğu çeşitli dini yapılara bağlı olan bu kuruluşların, başta Afrika olmak üzere dünyanın muhtaç olan birçok bölgesine yardım götürdükleri ve oralarda birtakım faaliyetler yürüttükleri bilinmektedir. Ancak, dini saiklerle kurulmuş olan bu uluslararası yardım organizasyonlarının da masrafları ile gelirleri arasındaki uyum yeniden düzenlenmelidir. İslam’ın ilk döneminden itibaren gönüllülük esaslı yapılan bu yardım organizasyonlarından bireylerin ve kurumların imtiyaz edinmesinin önüne geçilmelidir. İçişleri Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bu türden uluslararası ve ulusal yardım organizasyonlarının denetlenmesi yönünde gerekli önlemler geliştirilmeli, ayrıca sivillerin de denetim faaliyetlerine katılımı sağlanarak bu alana ilişkin ombudsmanlık benzeri bir denetim kurumu ihdas edilmelidir.

Burada son olarak oldukça önemli ve öncelikli bir konuya daha dikkat edilmelidir. Geçen yüzyılda Balkanlarda olduğu gibi Müslümanlar etnik kökenleri doğrultusunda küçük ülkeler şeklinde nasıl parçalanmışsa son yıllarda da özellikle Ortadoğu’da ve ülkemizde bu defa mezhep ve meşreplere, çeşitli dini cemaat ve gruplara dayalı bir parçalanma tehlikesi baş göstermiştir. Her mezhep ve meşrebin tek hakikat olarak kendisini görmesi ve diğer dini yapılara hayat hakkı tanımaması gibi oldukça dar görüşlü bir bakış açısının tahrik ettiği bu fikri ve mezhebi çatışma, bugün yer yer silahlı çatışmalara dahi dönüşmüş durumdadır. Bugün bazı çevrelerin “Pakistan Modeli” diye nitelediği, dini yapı sayısınca farklı din algısı ve anlayışının olduğu, halkın dini ihtilaflara dayalı tefrikaya düşürüldüğü ve din eksenli çatışmaların mezhep savaşlarına doğru evrildiği riskli bir döneme girilmektedir. Bugün Hint alt kıtasında binlerce cemaat veya dini yapı, milyonlarca Müslüman’ı pek çok farklı din anlayışına sevk etmiş, bu da beraberinde birbirlerini tekfir, tadlil, tefsik etmelerine, birbirlerine karşı kin, nefret ve şiddet içerikli bir bakış sergilemelerine yol açabilmiştir. FETÖ örneğinde olduğu gibi, halkın çeşitli dini yapılar adı altında bölüp parçalanmaması, en azından Avrupa’da yaşadığımız camilerin çeşitli dini yapılar altında klikleşmesi şeklindeki tecrübenin bir benzerinin ülkemizde de ortaya çıkmaması için acilen çeşitli tedbirler alınmalıdır. Son yıllarda çeşitli dini yapıların, DİB’dan bağımsız ve izinsiz olarak kendi binalarında Cuma namazı kıldıkları, kendi anlayışları çerçevesinde hutbeler okuyup vaaz ettikleri bilinmekte ve bu gittikçe de yayılmaktadır. Bu durum, dini bilginin sıhhatı ile ilgili olmasıın dışında aynı zamanda bir iç güvenlik meselesi haline dönüşmektedir. Bu hususta devletin yeterli düzenlemeleri yapması ve bu tür dini faaliyetlerin de şeffaf, denetlenebilir olması gerekmektedir. 

  • Diyanet İşleri Başkanlığı Bünyesinde Alınabilecek Tedbirler

Gerekli yasal zemin hazırlanarak Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Ankara’da faaliyet göstermek üzere Diyanet Araştırma Merkezi ile Diyanet Akademisi kurulabilir. İstanbul’daki İSAM tecrübesinden de yararlanarak, Diyanet Araştırma Merkezi’nde oluşturulacak çeşitli birimlerde yasanın çizdiği görevler dâhilinde Türkiye’deki ve yurt dışındaki dini oluşumlar, dini gelişmeler, dini sorunlar hakkında ilgili alan uzmanlarına çeşitli projeler tevdi etmeli ve ortaya çıkan sonuçları kamuoyuyla paylaşmalıdır.

Diyanet Akademisi’nde ise DİB’nın iç hizmetine dönük olarak nitelikli personel yetiştirme, vaiz, müftü, din ataşesi vb. diğer görevlilere din hizmetleri sahasında hizmet içi eğitimin yanı sıra lisansüstü çalışma imkânları, projeler hazırlatma vb. çalışmalar yaptırılacak, böylece daha sağlıklı bir din eğitimini doğrudan DİB bünyesinde verme gibi avantajları olacaktır.

Diyanet İşleri Başkanlığının sivil dinî yapı ve oluşumlar karşısındaki konumu, izleyeceği politika, onlarla ilişkileri ve sorumlulukları netleştirilmelidir. Bu tür yapı ve oluşumların izlenmesi ve denetlenmesine yönelik hukuki düzenleme ve idari yapıların etraflıca tartışılması ve değerlendirilmesi gerekmektedir. Oluşturulacak bir denetim mekanizması aracılığıyla tarikat ve cemaatlerin özellikle maddi kaynakları, yapılanmaları ve ürettikleri hizmetler mercek altına alınmalı, her cemaatin ve tarikatın lideri, kognitif ve dini yapısı, hedefleri, kavramları, kabulleri, maddi kaynakları ve birikimi, üye sayısı, yurt içinde ve yurt dışındaki birikiminin kamuoyuna açıkça deklare edilmesi sağlanmalıdır. Dinî yapılarla ilgili olarak geçmiş dönemlerde getirilen yasaklama ya da baskılama politikaları, sorunu çözmemiş aksine daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Ancak bunları kontrolsüz bir şekilde serbest bırakmak ya da görmezden gelmek de büyük bir risktir. Şu halde izlenecek en uygun yol, dinî alanda bir yanda en yüksek seviyede özgürlük sağlamak, diğer yandan da bunu dengeleyecek yeterli denetim ve kontrol mekanizmalarını tesis etmektir. 

Dini ve ilmi faaliyetlerde görülen farklı yorum ve yaklaşımlar, elbette birer zenginlik sayılacak ve bunlara saygı duyulacaktır. Ancak gerek yazılı ve gerekse görsel basında çarpıcı örneklerine rastlandığı üzere, dini bilgi sunmak adına, izah ve tevil kaldırmaz birtakım hezeyanlar halkın kafasını karıştırmaktadır. Böylesi yanlış söylemlerin sahih bilgi ile tashihi, halkımızın doğru bir şekilde aydınlanması, kabulü imkânsız olan çeşitli sapkın tespit ve düşüncelerin önünün alınması ve hakikat arayışında insanlarımıza doğru ve güvenilir bir rehberlik sunulması için Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Din İşleri Yüksek Kurulu ile birlikte geliştirilmiş bir üst kurul oluşturulmalıdır. Bu üst kurul, Diyanet İşleri Başkanlığının dini konularda en yüksek karar ve danışma organı olan Din İşleri Yüksek Kurulunun yasada belirtilen görevlerini daha kuşatıcı bir şekilde yerine getirebilmesi için destek olacak, hem yurtiçine hem de yurt dışına dönük plan ve projelere imza atacaktır. Bilhassa taşra teşkilatındaki sorunların, taleplerin ve beklentilerin karşılanabilmesi, bölgesel dini konularla yakından ve mahallinde ilgilenebilmesi adına önemli bir boşluğu dolduracaktır. “Genişletilmiş İstişare Heyeti”nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nda, İlahiyat ve diğer ilgili fakültelerde ve geleneksel din eğitimi veren kuruluşlarda hâlen çalışan veya emekli olan saygın ilim ve fikir adamlarından oluşturulması planlanmaktadır.[8]

Diyanet İşleri Başkanlığı, Komisyona göndermiş olduğu yazıda, bu alanda alınabilecek tedbirlere ilişkin şu önerilerde bulunmuştur;

“Diyanet İşleri Başkanlığı, özellikle Din İşleri Yüksek Kurulu marifetiyle -özgürlüklerine müdahale edilmeksizin- Türkiye’de din hizmetine ve din eğitimine destek veren sivil dini-sosyal teşekküllerle, İslam’ın tarih boyunca medeniyetler kuran ana yolundan ayrılmamaları, her türlü ifrat ve tefritten uzak kalmaları, daha şeffaf ve denetlenebilir yapılar olması yönünde olarak ortak çalışmalar yapılmalıdır.

Bu bağlamda ilgili tüm kamu kurum ve kuruluşlarının sivil alanla daha fazla işbirliği geliştirerek bu sahada yapılan çalışmaların manipülasyonuna engel olunmalıdır.

Zorunlu eğitim ve öğretim çağındaki öğrencilerin öğretim gördüğü bütün okullarda sahih dini bilgi verilmesi hususunda gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Din adına toplumda söz söylemenin belirli bir yasal çerçevesi bulunmamaktadır.

Bu sebeple, tv, radyo ve internet ortamında “din adına” konuşan kişilerin ilmi usullere göre konuşmaları ve söylediklerini temellendirmeleri istenmeli ve beklenmelidir. Belli yorum farkları elbette zenginlik olarak değerlendirilmeli fakat dinin toplumu bir arada tutan milli dayanışmayı sağlayan, birlikte geleceğe yürüme imkanı sunan temel sabiteleri hususunda konsensüs sağlanmalıdır.

Toplumsal hayatın gerekleri ve dini bilgilerle mücehhez, topluma önderlik yapacak donanımlı personelin yetiştirilmesi için meslek memuru olarak hizmet veren kişilerin eğitim alacakları “Diyanet Akademi” kurulmalıdır. Başkanlık bünyesinde kurulacak bir eğitim ve öğretim kurumunun sahih dini bilgi ile donanmış din görevlilerini yetiştirmede daha başarılı olacağı açıktır. Anayasal bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye gerçekliğine en uygun insan kaynağını yetiştirecektir. Başkanlığın temsil ettiği dini anlayışla yetiştireceği din görevlisi profili, din hizmetleri açısından daha verimli hizmet sunma imkanına kavuşacaktır.

Diyanet İşleri Başkanlığı ülkemizde çocuk, genç, aile ve eğitim içerikli çalışma yapan tüm kamu kurum ve kuruluşları ile eşgüdüm içinde çalışabilmelidir. Toplumun geniş kesimlerinde sahih dini bilginin kaynaştırıcı, birleştirici söylemi toplumsal huzurumuzun ve barışımızın itici gücü olacaktır.

Din alanı boşluk kabul etmeyen ve istismara açık bir alan olduğundan, Başkanlığımızın kadro taleplerinin ivedilikle karşılanması bu alanda karşılaşılan sorunları azaltacaktır.

Dini ve kültürel hizmetlerin etkin bir şekilde yürütülmesi potansiyelini taşıyan camilerin, dini, sosyal ve kültürel ihtiyaçları karşılayacak, yalnızca ibadet edilen yer olarak değil yaşam alanı niteliği taşıyacak şekilde inşası için İmar Kanunu ve ilgil diğer mevzuatta düzenleme yapılmasına ihtiyaç vardır.”

  • Din İstismarının Önlenmesine Yönelik Alınması Gereken Tedbirler

Sivil toplum alanının topyekûn bir rehabilitasyonu ve şeffaf, hesap verebilir, faaliyet alanı ve amacı belirli örgütlerden oluşan sağlıklı bir yapıya kavuşturulması için sivil özgürlükler alanının da genişletilmesi gerekmektedir. Bu çerçevede sivil toplum kuruluşlarının devlete bağımlı hale gelmesine yol açacak uygulamalardan da kaçınılmalıdır.

İnanç özgürlüğü, bireylerin bir dine inanması ve bunu bireysel, sosyal ve kamusal her alanda uygulamalarla hayata geçirmesini gerektirir. Devletin, bireyin inanç dünyasını koruyan bir hukuki sistemi icra etmesi kişilerin kendilerini baskı altında hissedip dinlerini yaşayabileceklerine inandıkları gruplara yönelmelerine engel olur. Bu itibarla inanç özgürlüğü devlet eliyle koruma altına alınmalı, en geniş manada dinî bilgilendirme ve din eğitimi toplumun sahih bilgi ihtiyacını karşılayacak şekilde verilmelidir

Mevcut şartlarda, özellikle aşırı yorumlarda bulunarak tüm sivil dini grupları muhtemel tehdit olarak görmek doğru bir yaklaşım değildir. Ancak, 15 Temmuz benzeri hadiselerin yaşanmaması için  dinî grup ve cemaatlerin hem düşüncesi-programı-hedefleri noktasında bir şeffaflığa, hem de özellikle parasal ilişkileri noktasında denetlenebilirliğe kavuşturulması gerekir.

İstismarcı dini gruplara yönelimin önlenmesinde en etkin olan husus, bireylerin dini alanda sağlam ve yeterli bilgiye sahip olmalarıdır. Her seviyeden sahih bir din eğitiminin verilebilmesi ve Kur’an, Sünnet gibi dinin temel kaynakları ile temel öğretilerinin bütüncül olarak kavranabilmesi için eğitim sisteminde gerekli değişlikler yapılmalıdır.

Yapılan araştırmalarda görüldüğü üzere insanların herhangi bir cemaate yönelme sebepleri sadece dinî kaynaklı değil, aynı zamanda psikolojik ve sosyolojiktir. Dolayısıyla imam, Kur’an kursu hocası, din kültürü öğretmeni, vaiz gibi din eğitimi veren kişilerin, insanların psikolojik ihtiyaçlarını iyi bilmesi ve istismarcı gruplara yönelememeleri için bu ihtiyaçlarına cevap verecek yeterlilikte donanımlı olması gerekmektedir. Bu çerçevede, ilköğrenim aşamasından itibaren çocuklarda kişiliğin geliştirilmesi, kendisi ve çevresiyle barışık kişilik kazanmaları ve üretken birey olmalarına dönük eğitimin verilmesi, dini ve milli değerlerin kazandırılması öncelenmelidir. Eğitim ve öğretimde salt ezberci bir zihin inşası yerine, araştırıp soruşturan, tartışan ve akli melekeleri ve muhakemeyi güçlendiren yöntemlere ağırlık verilmelidir.

İslam dini özelinde, asli kaynaklarına dayandırılmayan bir din öğretim ve eğitimi, din istismarını kolaylaştırmakta, dini kural ve ilkelere itaat ve uygulama adı altında kişilerin keyfi yönlendirmelerinin esiri haline getirilmektedir. Böyle bir din eğitiminden geçen kişinin, dini bilgileri hiç sorgulamadan, anlamlandırmadan kabullenmesi, dini doğruların tam anlaşılmasını, onların zenginliklerinin ve işlevlerinin kavranmasını engellemektedir. Öğrenci bu bilgileri hayatında kullanabileceği somutluğa dönüştürememekte, sonuçta özellikle ahlaki değerler işlevsizleşmektedir. İlmin, irfanın, bilginin, sürekli aklı kullanmanın önemine vurgu yapan, sorgulamanın gerekliliğine atıfta bulunan, varlık ve indirilen ayetler üzerinde sürekli düşünmeyi tavsiye eden, imanı kişinin özgür seçimiyle gerçekleşen bir karar olarak gören, dinde her türlü zorlamayı yasaklayan Kur'an'ın, bir takım bilgilere körü körüne bağlanmayı öngören ezberci eğitim anlayışına onay verebileceği düşünülemez.[9]

Yıkıcı dinî gruplarda ortak bir mekanizma, merkezî figür vardır. Bu merkezî figür efsane kişiliktir. Ardından bir kahramanlık ideolojisi oluşur ve kendi ödül-ceza yöntemleri devreye sokulur, yüceltilir, sadakat sağlanır. Örneğin; “adanmışlık” çok kullanılmıştır. FETÖ, insanları yüksek bir ideal için adanmışlık ve fedakârlıkla ikna etmiştir. Örgütün ikna çalışmalarında bireylerin psikolojik eğilim ve ihtiyaçlarının farkında olan çok usta bir hipnoz yeteneği göze çarpmaktadır.[10]

Tarih boyunca FETÖ, IŞİD benzeri dinî görünümlü tekfirci ve batınî tedhiş hareketleriyle gerçek ve etkili mücadele düşünce alanında olmuştur. Topyekûn bir mücadele konsepti şu ana kadar ihmal ettiğimiz diğer sorunların da çözümlenmesi için gereken irade ve fırsatı ortaya koymuştur. Tehdit, öncelikle teorik ve dinî meşruiyet alanında ortadan kaldırılmalıdır.

Din istismarının önlenebilmesi için atılması gereken en önemli adım genç kuşaklara sağlıklı ve yeterli bir din eğitimi verilmesidir. Modern zamanlarda ve ideolojiler çağında yaşanan dini toplumsal savrulmalar karşısında, tarihten tevarüs edilen eğitim-öğretim yöntemleri ile yetinmeyip zamanın ruhunu yakalayabilecek tarzda eğitim yöntemlerinin güncellenmesinin gereği açıktır. Bu tür yapılarla etkili bir mücadele için dini müesseseler güçlendirilmeli, din eğitimi alanında sahih İslam anlayışını oluşturacak müfredatlar hazırlanmalıdır.

Tarih boyunca İslam toplumlarında ortaya çıkan ve Müslümanların ortak kabulüne mazhar olan fıkhi ve kelamî ekoller İslam kültüründe var olan çeşitliliği ve ilmi zenginliği ifade eder. Dolayısıyla her türlü dini, mezhebi ve etnik çatışmaya yol açan dini yorum ve izahlardan kaçınılmalı, bu tür aidiyetleri dinî aidiyetin üstünde gören anlayışlar reddedilmelidir.

Günümüzde iletişim teknolojileri kullanılarak ideolojik cazibe merkezleri oluşturulmakta, özellikle gençlerin teknolojiye olan ilgisi ve yatkınlığı din istismarı için bir vasıta olarak değerlendirilmektedir. Sapkın dini grupların, terör odaklı hareketlerin internet ve sosyal medya ağlarını aktif bir biçimde kullanması Müslüman gençlere ulaşmalarını kolaylaştırmaktadır. Gençlerimizin sanal âlemdeki bu kirli propagandalardan korunması sağlanmalı, klasik din hizmetlerini ve vasıtalarını gözden geçirerek yenilemek suretiyle genç nesillere sahih dini bilgiyi teknolojik vasıtalarla ulaştırmanın yolları aranmalıdır. Dinî yayıncılık ve medya alanında orta ve uzun vadeli projeksiyonlar geliştirilmelidir. Bu kapsamda dini kurumlar tahkim edilmeli, sağlıklı din anlayışları geliştirilmelidir. Din ve inanç özgürlüğü hassasiyetle korunmalı ancak din adına ayrımcı, kendi dışındaki inanışları tekfir edici, dışlayıcı yaklaşımları öne çıkaran ve empoze eden mezhepçi ve tarikatçı hizipleşmenin oluşturacağı tehlikelerin de farkında olarak bunların önlemi alınmalıdır. Medya alanında Diyanet İşleri Başkanlığının öncülüğünde Şura üyeleri arasında ortak bir yayın platformu oluşturulmalıdır.

Kültür ve Turizm Bakanlığının 1970’li yıllardan itibaren yurt içi ve yurt dışında ülkemizi ve manevi değerlerimizi tanıtmak amacıyla çeşitli etkinliklere söz konusu ettiği Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli gibi isimlerin yurt dışı etkinliklerinde FETÖ tarafından istismar edildiği açıktır. Devlet politikası olarak yurt dışında Kültür ve Turizm Bakanlığı öncülüğünde Dışişleri Bakanlığının katkılarıyla yapılan söz konusu isimlerle ilgili etkinliklerin ve yaklaşımın tekrar gözden geçirilmesi, dinler arası diyaloga ve İslam’ın istismarına yol açılmaması için FETÖ’cü diyasporanın bu alandaki çalışmalarının önüne geçilmesi gerekmektedir.

Örgütün yapısındaki en önemli özelliğin, yüksek kripto yeteneğinin olduğunu söyleyen Nevzat Tarhan, örgüt elemanlarının halen zihinsel olarak “kaybettik” demediklerini, yeni bir ümit ve beklenti içinde olduklarını, bu nedenle teorik temellerinin çürütülmesi gerektiğini ve bunun için de bu hareketin dinî temelleriyle ilgili ilmi bilgilere ihtiyaç bulunduğunu; diğer taraftan da bu kişilerin psikolojisini destekleyen uluslararası camia desteği bulunduğunu ve bu konuda da çalışmalar yapılması gerektiğini ancak bunun zaman isteyen bir süreç olduğunu belirtmektedir.[11]

  •  Güvenlik Ve İstihbarat Alanına İlişkin Tedbir Ve Öneriler
    •  İstihbaratın Yeniden Yapılandırılması

Ülkemiz demokrasi tarihinde karşılaşılan hiçbir darbeyi önceden haber alıp bağlı olduğu makam ve mercilere haber veremeyen Milli İstihbarat Teşkilatının bu husustaki yetersizliğinin sebepleri dikkatle araştırılmalıdır. Amerika Birleşik Devletlerinde 11 Eylül olaylarında FBI’nın yetersiz olduğu görülerek yeniden yapılandırılmaya gidilmiş olması örnek alınmalıdır. Ülkemizin mevcut kurumsal istihbarat yapısının iç ve dış istihbarat ihtiyacını tam anlamıyla tatmin edici bir şekilde karşılamadığı açıktır. Mevcut yapının sorunlu ya da yetersiz noktaları gözden geçirilmeli, ülkemizin istihbari ihtiyaç ve hedeflerini karşılayacak yeni bir iç ve dış istihbarat konsepti ve yapılanması tüm yönleriyle müzakere edilmelidir.

15 Temmuz darbe girişiminin açığa çıkardığı sorunlardan biri de stratejik önemdeki kurumların sızma girişimlerine karşı yeterli derecede dirençli olmadıkları gerçeğidir. İllegal yapıların hassas kurumlara sızma girişimlerine yönelik tedbirler artırılmalıdır.

Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından Komisyonumuza sunulan 22.05.2017 tarihli ve 50-97549206 sayılı cevabi yazıda, FETÖ’nün ve benzeri bir yapının Devletin içine sızıp benzer bir tehdit oluşturmasının engellenmesi amacıyla atılacak adımlar ve alınacak tedbirlere dair tespitleri şunlar olmuştur:

  • “Ülke yönetimini illegal yollardan ele geçirmek isteyen yapılanmaların, öncelikli hedefinin stratejik nitelikteki kurumlara sızmak olmasından hareketle, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri, Adalet Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü başta olmak üzere kritik önemi haiz kurum ve kuruluşların personeliyle ilgili güvenlik tahkikatlarının titizlikle sürdürülmesinde,
  • Kamu kuruluşlarında kadrolaşmayı hedefleyen yapılanma/grup/zümrelerin bu tarz girişimlerine karşı müteyakkız olunmasında ve kamu kurumlarına personel seçme ve yerleştirme aşamalarında liyakat esaslarına riayet edilmesine özen gösterilmesinde,
  • Güvenlik birimleri içerisindeki olası hareketliliğin tespiti amacıyla kontrol mekanizmalarının güçlendirilmesinde,
  • Devlet güvenliği açısından önem arz eden kurum-kuruluşların bünyesinde, personelin güvenilirliğinin kontrolü açısından iç güvenlik birimleri oluşturmasında,
  • Devlet memurlarının, yabancılarla ilişkilerinin/temaslarının kayıt altına alınmasına yönelik yasal düzenlemeye gidilmesinde,
  • Başta stratejik önemi haiz olanlar olmak üzere kamu kurum ve kuruluşlarında “İstihbarata Karşı Koyma” bilincinin artırılmasına yönelik tedbirlerin alınmasında/arttırılmasında,
  • MİT Müsteşarlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün, TSK içinde istihbarat toplamasına izin vermeyen yönetmeliğin değiştirilmesinde veya MİT Müsteşarlığı’ndaki gibi TSK ve EGM bünyesinde de personeli denetleyerek, kontrespiyonaj faaliyetleri açısından tetkik edecek bir “İç Güvenlik Birimi” teşkil edilmesinde fayda mütalaa edilmektedir.”
    • Kurumlar Arasında İstihbaratın Koordinasyonu

17/25 Aralık süreci ve 15 Temmuz Darbe Girişimi emniyet güçlerinin istihbarat ve operasyonel olarak çok güçlü, etkin ve dinamik olmasının hayati önemini bir kez daha ortaya koymuştur.

Hem organize suçlulukla mücadelede hem de terör örgütleri ile mücadelede “kurumsal taassup”un varlığı Türk bürokrasisi için en önemli sorunlardan biri olup, kamu kurumlarının birbirlerine güvenmemesi, bilgiyi kendisine saklaması ve paylaşmaya yanaşmamasının çözümü için Adalet, İçişleri, Maliye Bakanlıkları ve diğer ilgili Bakanlıklarca ortak strateji belirlenmesine yönelik çalışmalar yürütülmesi, bu amaçla bir Eylem Planı çalışması yapılmasının gerektiği düşünülmektedir.

Bu sayede önemli organize suç soruşturmalarında ve terör örgütlerine yönelik soruşturmalarda, daha soruşturmanın başında farklı birimlerin katılımı ile Eylem Gücü teşkil etmek suretiyle eş zamanlı olarak suçun mali boyutunun da ele alınması ile suç ve suçlulukla mücadelede etkinlik artırılabilecektir.

FETÖ tarafından girişilen hain darbe girişiminin, kamu kurum ve kuruluşlarının koordine olamama sorununun çözümü için Türk Bürokrasisinde bir milat olması sağlanmalıdır.

İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün Komisyonumuza sunduğu 03.01.2017 tarihli ve 45599763-56586.(63044).4648-2465/45-11171 sayılı cevabi yazıda; “15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi sonrası olası bir darbe girişiminin engellenmesi için istihbari çalışmalara ağırlık verilmesi, iyi bir istihbarat ağı ile tek merkezden koordine edilen bir istihbarat birimi oluşturulması, kurumlar arası ilişkilerin en üst düzeye çıkarılması, geçmişte yaşanan darbelerin ayrıntılı analizinin ve değerlendirmesinin yapılması gerekmektedir.” denmektedir.

Buna göre TSK ve diğer istihbarat birimleri arasında bilgi ve iletişim sağlanması ülke bekası için büyük önem arz etmektedir. İlgili kurumlar arasında gereken yapısal ve yasal işbirliği ve koordinasyonun etkin bir şekilde sağlanamaması halinde bu kurumlara sızma, darbe girişimi ve benzeri her türlü illegal faaliyete karşı direnç azalmaktadır.

15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonunda dinlenilen pek çok muvazzaf ve emekli asker konuk tarafından TSK’nın görev özellikleri doğrultusunda MİT, Emniyet İstihbarat ve Jandarma İstihbarat ile etkin bir istihbarat alışverişinin yapılamadığı bu kapsamda oluşan bu zaafiyetin giderilmesine yönelik yapısal ve yasal düzenlemelerin süratle yapılmasının büyük önem arz ettiği dile getirilmiştir. 31 Temmuz 1970 tarihi ve 1324 sayılı Genelkurmay Başkanının Görev ve Yetkilerine Ait Kanun gereği askeri istihbaratın üretilmesi Genelkurmay Başkanlığının yetki ve sorumluluğundadır. Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı daha çok dış istihbarata yönelik olarak, Kuvvet Komutanlıkları ise kendi alanlarında istihbarat faaliyetlerini yerine getirecek şekilde yapılandırılmışlardır. Askeri ataşeler, uluslararası karargâhlarda görevli subay ve temsilciler ile yakın zaman önce MİT bünyesine dâhil edilen Gözetleme ve Elektronik Sistemler (GES) Komutanlığı gibi unsurlar önemli askeri istihbarat kaynakları arasındadır. 1999 yılında Ankara’da faaliyete başlayan Kara Kuvvetleri İstihbarat Okulu 2003 yılında lağvedilerek TSK İstihbarat Okulu ile birleştirilmiştir. 2010 yılına kadar Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı olarak faaliyetlerine devam eden TSK İstihbarat Okulu bu tarihten itibaren Genelkurmay Başkanlığına bağlanmış olup, eğitim ve öğretim faaliyetlerini halen Ankara’da sürdürmektedir.[12]

Ayrıca, 1.11.1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 4. madde e fıkrasına göre MİT’e “Genelkurmay Başkanlığınca Silahlı Kuvvetler için lüzum görülecek haber ve istihbaratı, yapılacak protokole göre Genelkurmay Başkanlığına ulaştırmak görevi verilmiştir.[13] Ancak, 15 Temmuz 2016’dan sonra ortaya çıkan durum göstermektedir ki; iki kurum arasındaki bilgi alışverişi protokole gerek kalmaksızın MİT’in istihbari görevi olması gerekliliğinin yasal düzenlemede yer alması çok daha yerinde olacaktır.

Genelkurmay eski Başkanı (E) Orgeneral İlker Başbuğ tarafından,

MİT içinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin MİT’in üst yönetimini kastediyorum elbette bir, etkinliğinin arttırılması lazım. İki, ABD ve Alman silahlı kuvvetlerinde olduğu gibi bir yapılanma, personel izleme yapılanmasına geçilmesinin ben bugün içinde bir ihtiyaç olduğunu değerlendiriyorum Amerika Birleşik Devletleri’nde var, Almanya’da var, 2010’daki bilgilerimize göre. Diğer bir konu: Türkiye için de aynı şey geçerli, Tabii Silahlı Kuvvetler için de aynı şey geçerli. Bakınız, Türkiye’de, Silahlı Kuvvetlerde de teknolojik imkânların kullanılmasıyla güvenlik arasındaki denge yoktur, zayıftır. Bu çok önemli bir konu. Siz teknolojik imkânları veriyorsunuz, belki de gereksiz yerlere kadar veriyorsunuz ama bununla bağlantılı olarak güvenlik tedbirlerinde zafiyet var.”[14] denilerek MİT ve TSK arasındaki işbirliğini sağlayacak mekanizmalara olan ihtiyacın önemi vurgulanmıştır.

Komisyonda dinlenilen pek çok muvazzaf ve emekli asker katılımcı tarafından TSK’nın görev özellikleri doğrultusunda MİT, EGM/İDB ve Jandarma İstihbarat Başkanlığı ile etkin bir istihbarat alışverişinin yapılamadığı bu kapsamda oluşan bu zaafiyetin giderilmesine yönelik yapısal ve yasal düzenlemelerin süratle yapılmasının büyük önem arz ettiği dile getirilmiştir.

TSK, MİT, Jandarma ve EGM arasında mükemmel bir seviyede işbirliği ve koordinasyonun sağlanması gerekmektedir. Bu irtibatı ve koordinasyonu sağlayabilmek için halihazırdaki uygulamalardan farklı olarak çeşitli yöntem ve mekanizmalar geliştirilmelidir. Bu koordinasyonu sağlayabilmek amacıyla kurumlar arasında görevli irtibat elemanları bulunmaktadır. Ancak bu koordinasyon ve işbirliğini daha üst seviyeye çıkarabilmek için her kurumun istihbarat üreten birimlerin içerisine diğer kurumlardan istihbarat personelini görevlendirmek veya artırmak sorunu çözmede yeterli olmayacaktır. Çünkü bir kurum tarafından toplanan verilere her yönü ile vakıf olmak mümkün değildir. Mevcut yapılanmada kurumların karşılıklı işbirliği ve murakabe ilişkisi içinde olması önemlidir. Ancak tüm istihbarat verilerinin tek bir merkezde toplanacağı ve bu merkezin dengeleyici ve yönlendirici işlevi doğrultusunda muhtelif istihbarat makamlarının karşılıklı anlayış ve işbirliği içerisinde faaliyet gösterebilecekleri bir yapının teşkili esas kabul edilmelidir.

Darbe girişimini gerçekleştiren TSK ve Jandarma Teşkilatı içindeki FETÖ elemanlarının istihbaratının tam olarak tespit edilememiş olması bizlere göstermiştir ki; istihbarat bilgisini elde edebilme ve bu bilginin analizinde ve paylaşımındaki eksikliklerle yasadışı oluşumlarla bağlantılı askeri personel hakkındaki istihbaratın toplanmasındaki eksiklikler kurumların koordinasyon içinde bulunamayışı ve yeteneklerini geliştirememesiyle ilgilidir.

Asker kişilerin kışla içinde ve dışındaki takibi hususu incelenmesi gereken diğer bir konudur. Askeri şahısların kışla içindeki takibi belli yasalar çerçevesinde yürütülmekte olup bu durum personelin sadece tavır, hareket ve söylemlerinin takibinden ibaret olmaktadır. Ancak bu hareket tarzının tam anlamıyla sonuç getirmediği de ortadadır. Dolayısıyla asıl sorun yasadışı oluşum içinde bulunan asker kişilerin tespiti ve takibidir. Bu tespitin ve takibin yapılabilmesi yasalar çerçevesinde ancak askeri makamlar ve kurumların istihbarat birimlerinin işbirliğiyle mümkündür. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bu hususa değinirken ordunun kendi içinde personelini izleme birimlerinin de olması gerektiği görüşündedir:

“Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi personelini takip, izleme, burada önemli olan personel yani benim kendi personelim çünkü sorun o, kendi personelim. Silahlı Kuvvetlerin -bugün de aynı şey geçerli- sadece ve sadece bu konudaki imkân kabiliyeti, yetki ve sorumluluğu karargâh içindedir, birlikler içindedir. Karargâhtan adam çıktığı zaman, saat beşte, ertesi gün saat dokuzda dönecek veya birlikten çıktı beşte, ertesi gün saat sekizde birliğe dönecek. Esas önemli olan dönem o dönem. O dönemle ilgili olarak sizin, Türk ordusunun ne yetkisi vardır, ne imkân kabiliyeti vardır.”

Emniyet E. Genel Müdür Yardımcısı Emin Aslan, bu konuda şunları ifade etmiştir:

“…Her kurum, mesela Türkiye’deki Amerika benzeri askerî kuruluşların, diğer gittiğimiz ülkelerin askerî kuruluşların gerçekten kendi personeliyle ilgili çalışma yürüten kendi istihbaratları var yani her yönüyle kendi personelini kendisi izleyen. Bence bu bir eksikliktir çünkü hem kışladaki başkasının kontrolünde olacak, kışla dışındaki başkasının kontrolünde olacak. Bu ister istemez bir zaaf doğurur. Siz Komisyonun sonucunda bunlar bir rapora bağlanacak.” dediğiniz için bence bu gibi gelişmeleri askerin kendi bünyesinde izlemek için bir oluşuma ihtiyaç var veya başka bir istihbarat kuruluşuyla koordineli olarak oluşturulacak ortak bir çalışma grubuna ihtiyaç var, başka türlü izlemek zordur.”

Eski başbakanlardan Sayın Tansu Çiller, Komisyonun yazılı olarak ilettiği sorulara cevaben Komisyona gönderdiği 03.01.2017 tarih ve 102874 sayılı cevabi yazıda şu açıklamalarda bulunmuştur:

“1990 yılların başında zamanın Başbakanı Süleyman Demirel tarafından bir sivil, Büyükelçi Sönmez Köksal MİT Müsteşarı olarak atanmıştır.

Önceki dönemlerde, MİT’in darbe girişimlerinden sivil kesime bilgi aktarmadığı kanısı yaygındı. Dolayısıyla MİT’in başına askeri cenahtan birisi yerine bir sivilin atanması doğru bulunmuş ve genel kabul görmüştür.

MİT’in bazı personelinin, hatta MİT Müsteşar Yardımcısının bir asker olması da düşünülebilir, ancak böylesi atamaların MİT’in kurumsal yapısı içinde pratik kabul görmemesi ve atanan bu kişilerin dışlanması ihtimali mevcut, hatta güçlüdür.

Dolayısıyla, dönemin önemli sorunlarını çözmek için (mesela terörle mücadele), görev verilebilecek bir bakanın veya bir yapının koordinesinde, somut konularda nokta istihbarat paylaşımını ve derlenip birleştirilen bilgilerin anında ilgili kurumlara iletilmesini sağlayacak bir koordinasyon verimli olabilir.”

  1. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, Komisyona gönderdiği 04.01.2017 tarihli ve 103029 sayılı cevabi yazıda istihbarat kurumlarının koordineli çalışması konusuna ilişkin olarak şunları ifade etmiştir:

“Devletlerin bekalarını korumaları ve ülkenin iç ve dış güvenliğini sağlamaları için kuvvetli istihbarat teşkilatlarına ihtiyaç duyduğu açıktır. İstihbarat teşkilatlarının her türlü ideolojik düşünce ve görüşlerden uzak şekilde devlete karşı sadakat içerisinde bütünüyle modern teknolojiyle donatılmış şekilde görev yapması önem taşımaktadır. Her ülkede olduğu gibi farklı kurumların farklı istihbarat birimleri bulunmakta ve kurumların önceliklerine göre farklı alanlarda uzmanlıkları gereği değişik kurumsal yapı ve süreçleri benimsemektedirler. Burada önemli nokta istihbarat kurumları arasındaki kuralları iyi çizilmiş samimi ve dürüst bir işbirliği ve eşgüdüm sisteminin kurulabilmesidir. Şüphesiz ki sivil-asker işbirliğine önyargılardan uzak bir şekilde yaklaşarak amaca matuf şekilde hareket edilmesi önem taşımaktadır. İstihbarat teşkilatlarının başarısı, etkinliği ve ülkeye hizmet edebilmesi, ancak doğasına uygun demokratik denetim süreçlerine tabi tutulması ve kontrolü ile mümkündür.”

Bu hususun; kışla içi ve dışında kendi personelinin her türlü takibini yapabilecek bir askeri birimin kurularak sivil adli makamların eşgüdümü altında, kurumun üst seviyesinde oluşturulacak bir makamdan da kontrollerinin yapılabileceği ve diğer istihbarat birimlerinin yardımlarının da alınabileceği şekliyle düzenlenmesi önem arz etmektedir. Aksi takdirde bu hususta bir boşluk oluşmakta olup, bu boşluğu aidiyet açısından öncelikle kurumun kendi oluşturacağı takip unsurlarıyla doldurması anlamlı olacaktır.

MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğünün istihbarat toplama alanlarının genişliği göz önüne alındığında, Jandarmanın istihbarat toplama alanının sadece kendi bölgesinde kaldığı görülmektedir.

Jandarma Teşkilatının da MİT ve Emniyet Teşkilatı gibi ülkenin her yerinde istihbarat toplama yetkisinin olması birimlerin birbirlerini desteklemesinde ve kontrol etmesinde önemli rol oynayacaktır.

Fetullahçı Terör Örgütünün dış bağlantılarıyla birlikte hareket ettiği gerçeği dikkate alındığında, bugüne kadar faaliyetlerini ağırlıklı olarak iç istihbararata yönelten MİT’in dış istihbarat alanındaki faaliyetlerini yoğunlaştırması gerekmektedir. Yurtdışında görev yapan askeri personelin ve kolluk görevlilerin elde edebileceği bilgiler kurulacak çatı biriminde toplanarak dış istihbaratı yapacak olan üniteye iletilebilmesiyle de bilgi akışı sağlanabilecektir.

Bu çatı biriminin bilhassa koordinasyon yeteneğinin yanı sıra analiz yeteneğine sahip bir merkez olması gerekmektedir. Bu merkezde tüm ideolojik unsurlarla ilgili dairelerin bulunması gerekmektedir. Ülkemizdeki istihbarat birimlerinde genel olarak analiz yapabilme eksikliği mevcuttur. Bu merkezde aynı zamanda ortak analiz yapılabilmesi önemli olup her kurumdan uzman personel görevli olması gerekmektedir. Ayrıca bu merkezde sadece taktik ve operatif değil stratejik istihbaratta üretilebilmeli ve siyasi iradeye sunulabilmelidir. Hatta istihbarat birimlerinin ülke güvenliği kapsamında bilgi toplamanın haricinde operasyon yapabilme yetkisine de haiz olması gerekmektedir.

Bu çerçevede, istihbarat alanında oluşturulması önerilen çatı birimin, doğrudan sivil/siyasi iktidarın en yürütme erkindeki en üst makamı olarak Cumhurbaşkanına bağlı olması hem koordinasyon açısından hem de demokratik dünyanın gerçekleriyle uyumu açısından çok daha yerinde olacaktır.

Ayrıca, MİT Müsteşarlığı bünyesinde kurulu bulunan Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulunun da ayrıca değerlendirilmesi ve çatı birim oluşturulması noktasındaki konumunun dikkate alınmasında fayda görülmektedir.

Netice itibarıyla; doğrudan Cumhurbaşkanına bağlı olacak bu çatı birim, MGK, TSK, Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve MASAK’tan oluşan istihbarat ve güvenlik kurumlarını uyumlu bir şekilde koordine edecek ve güvenlik ve kolluk kuvvetlerinin azami başarı kazanabilmesi sağlanacaktır.

  • Bürokrasiye Eleman Temininde Güvenlik Soruşturmaları ve Arşiv Araştırmaları

Güvenlik itibarıyla; FETÖ en çok kurumların yaptığı personel seçim ve alımları esnasında devlet kadrolarına sızarak yerleşmiştir. Bu sızma aday personelin kendisini gizleyerek olabildiği gibi, kurumların personel alımını yapan komisyonlarında söz konusu örgüt mensuplarının görevlendirilmesi ile de sağlandığı bir gerçektir.

Buna karşılık kamu görevine alımı yapılacak tüm devlet memurlarının seçimi öncesinde aday pozisyonundayken Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması yapıldığı düşünüldüğünde bu araştırmanın daha ayrıntılı yapılması gerektiği de bu kapsamda ortaya çıkmaktadır.

Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırmasını MİT, Emniyet ve Jandarma yapmaktadır. Kurumlarca gönderilen talep sayısının fazla olmasından dolayı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması bu işlemi yapan makamlar için büyük bir iş yükünü oluşturmaktadır.

Bu kurumların genelde zaman tahdidi olmasından kaynaklı olarak araştırma sonucunu zamanında bitirebilmek ve talep makamına iletebilmek için de hızlı hareket etmeleri gerekmektedir. Bu kapsamda maalesef araştırmalarda bazen ayrıntıya ve derine inilememektedir. Dolayısıyla bu araştırma ve soruşturma işlemi yapan kurumları rahatlatıcı tedbirlerin alınması bu açıdan önem arz etmektedir.

FETÖ, kurumların bünyesinde bulunan kritik birimlere sızarak işgal etmede kendisine öncelik sırası belirlemiştir. Bu birimlerin başında ise kurumların istihbarat ve personel başkanlıkları bulunmaktadır. Personel alımları kurumların personel başkanlıklarına bağlı personel temin merkezleri tarafından yapılmaktadır. Dolayısıyla FETÖ’nün kendi elemanlarını kurumlara yerleştirebilmesi için bu komisyonlarda söz sahibi olması gerekmektedir. Maalesef bu konuda başarılı olmuşlar ve yıllarca kendi elemanlarını yine kendi ifadeleriyle devletin kılcal damarlarına kadar sızarak yerleştirmişlerdir.

TSK’ya sızmada durum incelendiğinde, bu konuda İlker Başbuğ’un FETÖ’nün TSK’daki pozisyonuyla ilgili açıklaması şöyledir;

“Mülakatta görürsünüz, doğrudur, mülakatta görürsünüz. Haklısınız. Diyebilirsiniz ki mülakatta peki siz bunları tespit edemediniz mi? Doğru, haklı bir sorudur. Ona da şöyle ifade edebilirim: Biz, bu mülakat konularını çözmek için personel temin merkezleri kurduk ama tabii bu bizim de hatamız. Bunu söylüyorum. Maalesef Fetullah terör örgütünün en öncelikli sızdığı kuruluşlardan bir tanesi de burası, personel temin merkezleri. Doğrudur ama personel temin merkezlerinde görevlendirilen insanların büyük bir kısmı, bugün anlıyoruz ki bunlarınmış. Dolayısıyla orada da biz sonuç alamadık ama bu açıdan bakarsanız burada elbette bizim de bazı sorumluluklarımız söz konusu olabilir.”

Güvenlik Soruşturması daha öncede de açıklandığı üzere kişi ile ilgili MİT, Emniyet ve kendi bölgesi içinde Jandarma tarafından ve mahallinden yapılan bir araştırmadır. Burada kendisi dâhil olmak üzere tüm çevresi de geçmiş zamanlardan itibaren bir bütün halinde soruşturularak araştırılmaktadır. Dolayısıyla güncel bilgiye ulaşabilmek mümkündür.

Arşiv araştırması ise, adli makamlarla bağlantılı olarak ilgili kurumlarda bulunan kayıtlardaki en son bilgilerdir. Örneğin kişinin herhangi bir suçtan ötürü aranıp aranmadığı veya mahkemeden aldığı bir ceza gibi kayıtların varlığıdır.

Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırmasının sonucu olumlu olması halinde, personel temiz kabul edilerek devlet memuru kadrosuna alınabilmektedir. Ancak bu yeterli kabul edilmemeli, personelin hangi kurumda olursa olsun daimi takibi yapılmalı, görev esnasındaki tavır ve hareketleri amirleri tarafından yakinen incelenmeli, şüpheli durumlarda tekrar araştırması için ilgili birimlere talepte bulunulmalıdır.

Halihazırdaki mevzuata göre personelin ilk alımında yapılan Güvenlik Soruşturması personelin görevi süresi içinde talep olsa bile tekrar yapılmamakta, kurumun ihtiyaç duyması söz konusu olursa MİT veya Emniyet tarafından sadece Arşiv Araştırması yapılmaktadır.

Devlet memurlarının yurt dışı ve yurt içindeki kurs ve görevlendirmelerinde seçim kriteri sadece kurumu içindeki değerlendirmeden ibaret olup, bu değerlendirme genelde kişisel dosyası ve amir kanaatlerinden oluşmaktadır. Ancak devlet memurlarının işe başladıktan sonraki görev sürelerince soruşturma ve araştırmaları devam etmeli, yakın çevresinin devlet güvenliği açısından olumsuz kabul edilen tüm faaliyetleri “ortam değerlendirmesi” açısından yakından takip edilmelidir.

Ortam değerlendirmesi kriterine göre, kişi çevresiyle etkileşim içerisinde bulunabilmekte ve görev içerisindeki davranışlarına veya vereceği kararlara etki edebilme ihtimali bulunabilmektedir. Örneğin; FETÖ’ye olumlu bakan ve faaliyetlerine destek veren bir mahallede yetişen birisinin, yapılan soruşturma ve araştırmalarda kendisiyle ilgili olumsuz herhangi bir bilgisi bulunmasa bile bu durumdan etkilenmiş olması ihtimali göz önünde bulundurulmalı ve FETÖ’ye sempati ile bakabileceği dikkate alınmalıdır.

Darbe girişimi esnasında 1. Ordu Komutanı olan ve darbe girişimine yerinde ve zamanında tepki gösteren Orgeneral Ümit Dündar bu hususla ilgili olarak Komisyonda şu açıklamayı yapmıştır;

“Yani, birincisi: Öncelikle bu tür yapılanmaların çok yakından, devlet tarafından takip edilmesi gerekiyor, gerekli güvenlik birimleri kapsamında. Dolayısıyla, bu takip sonucunda da diğer kurum ve kuruluşlarla yakın koordinasyon içerisinde, özellikle kurumlara personel alımı esnasında özel bir dikkat gösterilmesi gerekiyor. Müteakiben de, hizmeti süresi esnasında daha önce de ifade ettiğim gibi- takip ve kontrolünü sağlayacak tedbirlerin alınması büyük önem taşıyor. Tespit edildiğinde de yasal zemin hazırlanmak suretiyle kurumla olan ilişkilerinin de rahat bir şekilde kesilmesine imkân verecek yasal düzenlemelerin yapılması bence uygun olur diye değerlendiriyorum.”

FETÖ gibi ilk başlarda yasal ve zararsız görülen müteakip zamanlarda ise yasadışı kabul edilen tüm oluşumların önceden tespitinin yapılarak gerekli önlemlerin alınması önem az etmektedir.

Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün açıklamalarında ise FETÖ ile mücadelede ne tür eksikliklerin yaşandığı görülebilir;

“Dolayısıyla, bizim yapabildiğimiz sadece buydu..Biz yakaladığımızı, tabii bunları Şûra’da hep disiplinsizlik diye atıyorduk diğerleri suç olmadığı için (FETÖ’nün o dönemde suç olmadığı) ama Şûra’da alınan kararlar idari yargıya götürülemediği için -ki bu kanuni bir konu- bunlara şerh koyuyordu hükûmet üyeleri, gerekçe olarak da bunu gösteriyorlardı.”

Bu durumda ülkeler kendi çıkarları için siyasi, ekonomik ve hatta askeri yaptırımlar uygulamaktadırlar. Ancak bazı devletlerin uluslararası ilişkilerde zor durumda kalmamak için gizli şekilde istihbarat birimlerini kullanarak ve terör örgütlerini biçimlendirerek veya destekleyerek o ülkeyi zayıflatma, meşgul etme dolayısıyla da istediğini yaptırma gayreti içinde olduklarını elde edilen verilerle görmekteyiz.

Diğer devletlerin istihbarat birimlerinin terör örgütleriyle ilişkisine Emin Arslan’ın tespitleriyle bakacak olursak;

“Türkiye üzerine bir projedir. Neden Türkiye üzerine bir projedir? Çünkü Türkiye gerçekten çok kilit bir yerdedir. Orta Doğu enerji kaynaklarına yakındır. Boğazlarla Ege’yi, Akdeniz’i kontrol etmektedir. Doğu Akdeniz’deki yeni enerji kaynaklarına yakındır. Böyle bir yerde güçlü bir Türkiye olması yıllardan beri istenmiyordu. Dikkat edin, bu Balyoz ve Ergenekon operasyonlarını bir inceleyin. Mutlaka incelemişsinizdir, yanlış anlamayın, bu operasyonlardan önce bizim deniz kuvvetlerimiz Malta ile Girit adasında havada ikmal yaparak tatbikat yapabiliyordu. Doğu Akdeniz’de ihtilaflı sahada bırakın petrol aramayı, petrol veya gaz arayacak bir gemiyle ne İsrail ne Güney Kıbrıs Rum yönetimi anlaşma bile yapamıyordu. Çünkü Doğu Akdeniz’de biz çok güçlüydük. Yeditepe Üniversitesinde Doğu Akdeniz’deki 13 geminin pilot komutanı olan arkadaş da bunları anlattı. Kendisi bile neden tutuklanmış? Bütün o yapı dağıtıldı, şimdi istenildiği gibi bir organizasyon o bölgede oluşturuldu. Peki bunu kim yaptı? Fetullah Gülen. Tek başına mı yaptı? Fetullah Gülen uluslararası örgütlerin bir maşasıydı ve kullanılarak bunlar yaptırıldı.”

İstihbarat birimlerinin terör örgütlerinin şekillenmesinde ve büyümesindeki etkisi muhakkak söz konusudur. Hatta geçekleştirecekleri eylemlerin zamanlamasında bile payları bulunabilmektedir. Ülkeler istihbarat birimlerini bu şekilde kullanabilmektedirler. Bu kapsamda ülkelerin terör algısı da farklı olabilmektedir. Bu durum her ülkenin bakış açısı ve menfaati yönüyle farklılık gösterebilmektedir. Örneğin bizim terör örgütü olarak kabul ettiğimizi Avrupa’daki bir takım ülkelerin veya Amerika’nın terör örgütü olarak görmemesi hatta bazen de açıktan destekleyerek bir dayanışma içinde bulunması ancak bu şekilde açıklanabilir.

Ankara Eski İl Emniyet Müdürü Cevdet SARAL istihbarat birimleri ve terör örgütleri arasındaki ilişkiyi şöyle açıklamıştır;

“Onu da bilemem, bir şey söyleyemem, mütalaa edemem ama genelde, bütün örgütlerin arka ayaklarında istihbarat birimlerinin izleri vardır. Bakın, istisna etmiyorum, bütün örgütlerin arka ayaklarında istihbarat birimlerinin izleri vardır; şöyle veya böyle, vardır.”

Tüm terör örgütleri ömürlerini sürdürebilmek için desteğe ihtiyaç duyarlar. Bu halkın bir kesiminin desteğinin yanında asıl destek mali destektir. Mali desteği olmayan hiçbir terör örgütü faaliyetlerini sürdüremez. Alınacak tüm güvenlik ve istihbarat tedbirleri örgütün toptan tasfiyesi için öncelikle mali kaynaklarının tespiti ve kurutulmasına yönelik olmalıdır.

Nitekim bu durumu Cevdet Saral da; “………..finans kaynakları olmadan bu örgütün (FETÖ/PDY) ayakta durması mümkün değildir.” şeklinde ifade etmiştir. Dolayısıyla ülke güvenliği göz önüne alındığında FETÖ ile mücadelede örgütün diğer ülkelerin istihbarat birimleriyle olan ilişkilerinin ve mali açıdan dünya çapındaki yapılanmasının da ortaya çıkarılması gerekmektedir. Sadece ülke içindeki örgüt elemanlarının tasfiyesi mücadelenin yarıda kalmasına sebep olacaktır.

  • FETÖ’nün Algı Operasyonlarına Karşı Alınabilecek Tedbirler

FETÖ’nün tüm bunları yaparken öncelikle algı operasyonunu gerçekleştirmesi gerekmiştir. Bunun içinde elde edilen her türlü bilgi ve belgeyi istenilen şekilde yorumlayıp, örgüt lehine servis ederek, hedefteki bireyi veya kitleyi kendi rızası ile ikna etmek ve istenilen sonuca ulaşmak, örgütün algı operasyonlarının amacı olmuştur.

Bunları yaparken medya (Gazete, dergi, müzik, sanat, spor, haber, dizi, film, reklam, vb.), internet, sosyal medya (Web, WhatsApp, Twitter, facebook, vb.), şikâyet, ihbar ve mektuplar, propaganda (Beyin yıkama) ve dedikoduyu araç olarak kullanmışlardır. Bu yöntemi ve safhalarını incelediğimizde;

Kişi veya kurum hakkında çeşitli dedikodu, bilgi ve belge yayımlamak, bu bilgi ve belgeleri büyütmek, şekillendirmek, çarpıtmak ve yaymak,

Diğer kitlelerin yaşananlara sessiz kalmasını sağlamak için korkutma-cezalandırma veya taltif-ödüllendirme taktiklerini uygulamak ve tepkisiz kalmalarını veya destek vermelerini sağlamak,

Mevcut algının kendi istedikleri şekilde oluşmasına engel olan ve karşı duranları da kanun, kural, ahlak tanımayan itibar suikastlarıyla yok etmek, masum insanları itibarsızlaştırmak,

Bunu sağlamak için, bilgi akışının bulunduğu kurum içi mekanizmaları ele geçirmek, çeşitli kaynaklardan planlı bir şekilde bilgi bombardımanı yapmak ve yapılan bu bombardımanı kurum içindeki yandaş kişiler ile bir şekilde desteklemek (Bu destek algı operasyonunun başarıya ulaşması için son derece önemlidir) ve böylece kişiler ve kurumları yıldırmak ve güçsüz bırakmak hedeflenmektedir.

Algı operasyonunun özellikle atama, sicil ve terfi dönemlerinde arttığı gözlenmektedir. Bu dönemlerde gerçekleştirdiği faaliyetlerin aşamaları;

Birinci Aşama: İtibarsızlaştırılması hedeflenen kişileri ve karar makamını etkileyecek kişileri belirlemek ve tespit etmek,

İkinci Aşama: İtibarsızlaştırılması istenen kişi ve kurum hakkında bilgi toplamak,

Üçüncü Aşama: Kişi ve kurumların değer yargılarını değiştirmek, hedef kitleyi değişen değer yargıları ile uygulanacak algı operasyonuna hazır hale getirmek,

Dördüncü Aşama: İknaya hazır hale gelen kişi ve kurumlara algı araçları kullanılarak bilgi bombardımanı yapılmakta, bunun için kuralsız, kanunsuz, denetimsiz bir mecra olan sosyal medya en uygun zemini sağlamakta, algı operasyonunun temeli; “Bir şeyin gerçek olması önemli değildir, gerçek olarak algılanması ise çok önemlidir” ifadesine dayanmaktadır.

Algı operasyonlarının mühimmatı yalanlardır. Özellikle uygulanan teknik; gerçek birkaç bilgi ve belgenin yanında sosyal ortamda hazırlanan düzmece bilgi ve belgeler ile ikna faaliyetinde bulunmaktır.

Son Aşama: İç ve dış araçlarla gündeme hâkim olmak, kafa karışıklığı yaratmak ve kurumu sürekli bölen, ayrıştıran mesajlar yayınlamak, bu arada kendi yandaşlarına bir şekilde destek olarak, kurum içini ele geçirmek, yöneticilerin ve kurumun iradesini sakatlayarak onu işlevsiz bırakan bir korku yaratmak, onları korkunun mağduru veya esiri yapmaktır.

Sonuç olarak; Sosyal medya ağların (tweetter, facebook vb.) yurtdışı tabanlı olması, FETÖ’nün de bu tür algı operasyonlarına sosyal medyayı farklı şekillerde kullanarak devam etmesinden dolayı her daim hazır olmak ve anında karşı hareket tarzı uygulayabilmek önem arz etmektedir. Çünkü mahkeme kararı olmasına rağmen ilgili sosyal medyanın temsilciliği yurtdışı tabanlı olmasının sayesinde kararı kabul etmemekte ve yayını devam ettirmektedir.

Ülkemizin geçmiş dönemlerden bu yana yurt dışındaki lobi faaliyetlerinde yeterli olamaması, terör örgütlerinin ithamlarına karşı uluslararası düzeyde savunma pozisyonda kalması, bu tür oluşumları cesaretlendirmiştir.

FETÖ’nün yurtdışı desteğini de düşündüğümüzde ülkemize karşı yapılan her türlü karalama kampanyalarının yurt içindeki ayağını da katarak mücadele ivmesinin artırılması aynı zamanda profesyonel hale gelmesi gerekmektedir.

Bu kapsamda ülkemize karşı duran halihazırda faaliyetlerine devam eden veya önümüzdeki dönemlerde yeni çıkabilecek tüm örgütlere karşı etkili bir birim kurulması, bu birimin başta sosyal medya olmak üzere tüm saldırı ve algı operasyonlarına karşı hareket ederek karşı müdahalede bulanabilecek yapıda bulunması önem arz etmektedir.

FETÖ ile mücadelede istihbaratın başat unsur olması nedeniyle, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığının da yeniden yapılandırılarak, FETÖ ile ilgili çalışmalarda daha etkin bir duruma getirilmesi gerekmektedir.

  • Emniyetin Güçlendirilmesi

Diğer taraftan, emniyet güçlerinin suç ve suçlu ile mücadelede silah donanımı açısından yeterlilik durumu bir diğer tartışma noktasını teşkil etmekte ve güncelliğini korumaktadır.

15 Temmuz Darbe Girişiminin akamete uğratılmasında güvenlik güçleri ile birlikte milletimizin azim ve kararlılığı da mücadelenin başarı ile sonuçlanmasını sağlamış olmakla birlikte, esas olan, meşru güvenlik güçlerinin her türlü suça karşı insan gücü ve silah donanımı açısından yeterli seviyede bulunmasıdır.

Bu çerçevede, “....Ağır silah değil ama polisin mutlaka daha güçlü silahlarla donatılması. Yani bir, ikinci güç gibi değil ama yetecek kadar silahlarının olması gerektiği...” hususu önemli bir noktayı teşkil etmektedir.[15]

Önümüzdeki dönemde, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı’nın özellikle terörle mücadele noktasındaki eş güdümü esas olmak üzere merkezi bir şekilde başta taarruz helikopterleri olmak üzere ağır silahlar ile donatılmasının son derece önemli olduğu, mevcut mevzuat çerçevesinde[16] değerlendirilmektedir.

İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün Komisyona sunduğu 03.01.2017 tarihli ve 45599763-56586.(63044).4648-2465/45-11171 sayılı yazıda emniyet alanında alınması gereken tedbirlere ilişkin olarak aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir;

“17 Aralık ve 15 Temmuz sonrası FETÖ/PDY terör örgütünün özellikle devletimizin teknik imkânlarına ulaşım ve kullanımı konusunda ne kadar etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Bu sebeple tüm devlet kurumlarının bilgi işlem altyapılarının tekrar kontrol edilerek gerekli düzeltmeler yapılmalıdır.

Tüm bu tespitler sonrası; Valilik ve Kaymakamlıklar nezdinde oluşturulan merkezlerde ilgili tüm birimlerin katılımıyla olay anında hızlı ve etkin müdahale edebilecek kuvvetlerin oluşturulması, kritik öneme haiz bina ve tesislerde her türlü saldırıya karşılık verebilecek türden savunma sistemleri kurulması, şehir merkezlerinde bulunan askeri kışlaların kontrol ve olası hareketliliğin izlenebilmesi açısından şehir dışına çıkarılması, etkin müdahalede bulunulabilmesi için başta Emniyet Genel Müdürlüğü olmak üzere ilgili tüm birimlere yeterince araç, gereç ve personel tahsisinin yapılması, operasyonel birimlerdeki personele gerekli eğitimlerin verilmesinin sağlanması, Valilik ve Kaymakamlıklar koordinesinde yılda bir olası kalkışmalara müdahale planlarının yapılarak tatbikat yapılmasının uygun olacağı değerlendirilmektedir.”

  • MASAK’ın Güçlendirilmesi

Ülkemizin “mali istihbarat birimi” olan ve “mali istihbarat” üreten kuruluşu olan MASAK’ın aldığı şüpheli işlem bildirimleri ve diğer veriler sonucunda ürettiği analiz ve değerlendirme sonuçlarının paylaşımı için mevzuatta yer alan eksikliklerin giderilmesinin, uluslararası metinlerde ve iletişim halinde olduğu uluslararası kuruluşlara bildirildiğine paralel şekilde mevzuatta da Kurumun adının bir istihbarat birimi olarak zikredilmesi gerektiği, Kuruma son yıllarda sürekli yeni fonksiyonlar yüklenmesi doğrultusunda personel sayısındaki yetersizliğin ivedilikle giderilmesi gerektiği, kurumun uzman personelinin yetki ve istihbari bilgi paylaşımı konusundaki sorumsuzluğu ile ilgili mevzuat yönünden korunma sorunlarının çözülmesi gerektiği düşünülmektedir.

Organize suçlara ve terör örgütlerine yönelik soruşturmalarda, suçun mali boyutuna yönelik uzmanlaşması nedeniyle, Savcılık Makamlarınca soruşturmalara dâhil edilen MASAK’ın anılan sorunlarının çözülmesi, MASAK’ın yeniden yapılandırılması yürütülen soruşturmalarda etkinlik sağlayacaktır.

MASAK’ın yeniden yapılandırılmasında hedeflenen amaç; mali istihbarata esas şüpheli işlem bildirimleri ve diğer verileri toplayıp, ilgili kişilerin özellikle suçla bağlantılı olan bireyler ya da şirketlerin gerek mali profilini gerekse diğer durumlarını çok iyi analiz eden ve diğer verilerle karşılaştırmasını yapıp, aklama ve terörün finansmanı ile mücadele yönünde kayda değer ve önemli sonuçlar veya çıkarımlara ulaşan organize bir birim teşkil etmek olmalıdır.

Bu çerçevede, mali istihbarat biriminin, suç gelirlerinin değişik uzmanlık alanları ve sektörleri ilgilendiren bir yapıda olması hasebiyle ve tüm suç gelirleriyle etkin olarak mücadele etmek amacıyla multidisipliner bir yapıya sahip, alanında uzman ve değişik sektör ve kurumlardan uzman eleman takviyesini bünyesinde barındıran bir teşkilatlanma ve yapılanma içinde olması gerekmektedir.

MASAK’ın ürettiği mali istihbarat dolayısıyla diğer istihbarat birimleriyle koordinasyonunu sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır.

İstihbarat yapısının gözden geçirilerek yeniden tasarlanmasının konuşulduğu bir gündemde mali istihbaratın göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Aksi durumda üretilen istihbaratta mali boyut ele alınamayacak, çok başlılık devam ettiği sürece ve olası “kurumsal taassup” uygulamaları ile mali istihbarat ayağının koordinasyon dışında tutulması sonucunda üretilecek siyasi/askeri vb. istihbaratta bir taraf eksik kalmaya devam edecektir.

FETÖ ile mücadelenin uzun yıllar alacağının öngörülmesi sebebiyle, oluşturulmasının uygun olacağı düşünülen ve üst bölümde ifade edilen “FETÖ ile Mücadele Kurulu”nda MASAK Başkanlığının, gerek başkan gerekse de yeterli seviyede uzman personel ile temsil edilmesinin yürütülecek uzun soluklu mücadelede farklı bakış açısı kazandırarak mücadelede etkinlik sağlayacağı düşünülmektedir.

  • FETÖ’nün Yurtdışındaki Uzantılarına Karşı Alınabilecek Tedbirler

15 Temmuz darbe girişiminin devlet ve millet elbirliğiyle püskürtülmesinden sonra, FETÖ ile mücadele noktasında yurt içinde oldukça önemli ve etkili adımlar atılmış ve bunlardan çok önemli sonuçlar alınarak, örgütün yurt içinde faaliyet kapasitesi bitirilme aşamasına gelinmiştir. Ancak, bu süreç içerisinde gerek yurt içinde olup da yasadışı yollarla yurtdışına kaçan gerekse yıllardan beri yurtdışında örgütlenmiş bulunan örgüt mensuplarının lobi faaliyetleriyle ülkemize, özellikle de uzun vadede, zarar verebilme potansiyelleri hala bulunmaktadır. Bu yüzden, FETÖ ile mücadelenin yurt içinde gösterilen kararlılıkla yurtdışında da sürdürülmesi başarıya ulaşabilmek için önemlidir.

  • Yurtdışına Yönelik Bilgilendirme Çalışmaları

Türkiye’nin FETÖ’yle yurtdışında verdiği mücadelenin etkinliği ve başarısı açısından en önemli nokta, ülkemizin giriştiği bu mücadelede ne kadar meşru ve haklı olduğunu muhataplarına sağlıklı bir şekilde aktarabilmesidir. Bunun için yurtdışına yönelik bilgilendirme faaliyetleri hayati derecede önemlidir. 15 Temmuz darbe gecesinin ilk saatlerinden itibaren başta Dışişleri Bakanlığımız olmak üzere birçok kamu kurumumuzun yurtdışına yönelik bilgilendirme faaliyetlerine yoğun bir şekilde devam ettiği görülmektedir.

Önümüzdeki dönemde de, dışarıya yönelik kamu diplomasisi çalışmalarımızın kesintisiz sürdürülmesi, yeni gelişmelerle içeriğinin zenginleştirilmesi önem taşımaktadır. Özellikle FETÖ’nün 15 Temmuz Darbe Girişiminin arkasındaki odak olduğu gerçeğini ortaya koyacak yeni somut kanıtların ilgili kurumlarımızca gecikmeksizin paylaşılması büyük önem taşımaktadır. FETÖ’nün ülkemiz açısından zararlı olduğu mesajının yanında, bu terör örgütünün, bulunduğu ülkelerdeki gizli yapılanmaları nedeniyle bu ülke yönetimleri için de potansiyel tehdit ve tehlike yarattığı mesajının işlenmesi, bu ülkeleri yanımıza çekmede ilave katkı sağlayabilecektir.

FETÖ’yle ilgili saptamalarımızı destekleyecek akademik külliyat çalışmalarına hemen girişilmesi de önemlidir. FETÖ’nün Batı’da düşünce ve medya kuruluşları ile yoğun ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, yabancı gazeteci ve akademisyenler FETÖ’nün darbe girişiminin arkasındaki odak olduğunu ortaya koyacak makaleler hazırlamaya ve uluslararası görünürlüğü olan yayın ve internet sitelerinde de bu makaleleri yayınlamaya teşvik edilmelidir.

FETÖ’nün üçüncü ülkelerdeki Müslüman toplumlar nezdinde, “Türkiye’de Müslümanlara zulmedildiği” propagandası yaptığı da bilinmektedir. Dolayısıyla, bilgilendirme çalışmalarına Diyanet İşleri Başkanlığımızın dâhil edilmesi de büyük önem taşımaktadır.

  • FETÖ’nün Yurtdışındaki Mevcudiyetinin Haritalandırılması ve İzlenmesi

Gerek çabalarımız neticesinde sağlanan somut adımlar, gerek FETÖ’nün buna karşı geliştirmekte olduğu yeni taktikler nedeniyle, örgütün haritalandırma süreci dinamik ve değişken olmak durumundadır.

Diğer bir anlatımla, her bir ülkedeki durum zamanla değişecek, yeni şekiller alabilecektir. Bunların takibi önem taşımaktadır.

  • FETÖ Meselesinin İkili İlişkilere Hasar Vermesinin Engellenmesi

Çabalarımız uluslararası kamuoyunu iknaya ve yönlendirmeye yönelik olmalıdır.

Batılı kamuoylarına yönelik çabalarımızda, insan hakları/demokrasi/hukuk devleti ilkelerine vurgu yapılması esas olmalıdır, insan hakları boyutuna dikkat ederek adım attığımızı anlatabilmek gerekmektedir.

Diğer bölgelerde, öncelikli ülkelerin tespit edilmesi, çabaların bu doğrultuda yoğunlaştırılması, her bir bölgenin kendine özgü koşullarını dikkate alan nüanslı yaklaşımlar geliştirilmesi yararlı olabilecektir.

  • FETÖ’nün Yurtdışındaki Finans Kaynaklarına İlişkin Tedbirler

Yurtdışındaki FETÖ uzantılarının kayıt dışı para hareketleri, rüşvet, yolsuzluk, vergi kaçakçılığı ve para aklama faaliyetleri çalışılarak bu konularda duyarlı olan yabancı muhataplarımız nezdinde farkındalık yaratılması üzerinde çalışılmalıdır.

Yurtdışında faaliyet gösteren FETÖ iltisaklı iş derneklerine alternatifler güçlendirilmelidir.

  • Yurtdışındaki Vatandaşlarımız Arasında “FETÖ Diyasporası” Oluşmasının Engellenmesi

FETÖ’nün esasen uzun zaman önce, diasporik bir yapıya evrilmeye başladığı söylenebilir. Darbe teşebbüsü gibi bir eyleme girişilmesinde örgüt yönetiminin Türkiye’den yabancılaşarak diasporik bir karaktere bürünmesinin ve uluslararası alanda devşirdiği güç ve girdiği ilişkilerin önemli rol oynadığı ileri sürülebilir.

FETÖ yönetiminin ilişkiye girdiği küresel ağlarla aynı paralelde hareket etmesine hizmet eden keskin Türkiye karşıtı pozisyonun FETÖ’nün yurtdışındaki tabanı tarafından içselleştirilmesi ve bir kimliğe dönüştürmesi süreciyle karşı karşıyayız. Bu sürecin, Ermeni diyasporasına benzer biçimde, kendilerini Türkiye nefretiyle tanımlayan bir FETÖ diyasporasının oluşmasına yol açması muhtemeldir.

Bunun engellenmesi amacıyla, örgütle yönetim düzeyinde doğrudan ilişkisi olanların dışındaki kitlenin FETÖ’nün etkisinden uzaklaştırılması konusu üzerinde şimdiden düşünülmesi önem taşımaktadır.

Bu çerçevede Örgütün karanlık yüzü hakkında vatandaşlarımıza yönelik bilgilendirme kampanyalarının kesintisiz sürdürülmesi önemlidir.

FETÖ’nün propagandasından etkilenerek örgüte çekilmiş olan şahısların bir nevi radikalleşme sürecine tabi tutuldukları dikkate alınarak, söz konusu kitleye yönelik yaklaşımımızın, uzman kurumlarımızın katkısı alınmak suretiyle, bilimsel temeli olan bir rehabilitasyon” yaklaşımı da içermesinde fayda bulunmaktadır.

  • Bürokrasinin Yeniden Yapılandırılması

15 Temmuz'da karşı karşıya kaldığımız olaylar Türkiye'nin kamu hayatında bir değişiklik yapılması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu değişikliğe de kamu personel sistemi yeniden ele alınarak başlanmalıdır. Reform hamlesinde; sivil alanın genişletilmesi, demokratik istikrar tedbirleri, merkezden çevreye uygulama yetkilerinin devri, merkezin planlama ve denetim rolünün öne çıkartılması, reform hareketinin başlıkları olmalıdır.

Kamu yönetimi; verimlilik, etkinlik ve performans kriterleri dikkate alınarak düzenlenmeli, hesap verebilirlik ve hizmet kalitesi artırımı sağlanmalıdır. Yönetimde şeffaflığa önem verilmeli, belli aralıklarla mali ve performans raporlaması yapılarak bu raporlar da kamuoyuna açıklanmalıdır.

Kamu kurumlarına eleman alınması, görevin gerektirdiği ehliyet ve liyakat kuralına bağlanmalı, görevde yükselmeler için de bu kriterler geçerli olmalıdır. Ayrıca liyakat esasına göre yapılan istihdam ve terfi işlemlerinin açık, şeffaf ve denetlenebilir olması da bu süreçlerin FETÖ’nün kamu kurumlarına sızarken yaptığına benzer bir şekilde manipüle edilmemesi amacıyla çok önemlidir. Kamu kurumlarının Türkiye'nin sosyolojik yapısını yansıtmasının kamu güvenliğine destek sağlayacağı, kamu zararına yol açacak zararlı faaliyetleri önleyeceği unutulmamalı, belli bir dini, siyasi, ideolojik vb. kümeleşmesinin ise örgütler için illegal faaliyet sahası yaratacağı dikkate alınmalıdır.

FETÖ’nün kamu kurum ve kuruluşları ile stratejik birimlere sızmasına, buralarda kümeleşmesine imkân sağlayan olgunun merkezi sınav sorularının çalınması olduğu dikkate alınarak bu sınavların güvenliği mutlaka sağlanmalıdır.

Askeriye, adliye, MİT, polis teşkilatı, mülki idare, dışişleri bakanlığı gibi kurum ve kuruluşlara alınacak personel için yapılacak güvenlik soruşturmasında sadece adli sicil kaydının varolup olmadığına bakılmakla yetinilmemeli, bu kurumların görev alanlarının gerektirdiği hususlara da bakılmalıdır. Salt adli sicil kaydına dayalı bir güvenlik soruşturmasının henüz mahkeme kararı kesinleşmedi diye kamu personeli olmasını önleyemeyeceği dikkate alınmalıdır.

Hukukun herkesi kucakladığı, huzur, güven ve birlik içinde yaşanan bir ülke, ancak toplumdaki adalet beklentisinin karşılanmasıyla mümkün olur. Bu nedenle adil, tarafsız ve bağımsız bir yargının oluşması için gerekli şartlar yaratılmalıdır.

Başta Emniyet, Jandarma, MİT ile TSK olmak üzere tüm kamu kurumlarındaki örgüt militanları tamamen ayıklanmalıdır. Ancak, örgütün kendisini sürekli mağduriyet alanları üzerinden beslediği, işlediği büyük suçları küçük mağduriyetler üzerine bina ederek meşrulaştırdığı unutulmamalı; bu hassasiyetle görevden uzaklaştırma ve işten çıkarmalarda yeni mağduriyet alanları yaratmamak ve suçlu ile masum olanları ayırmak için azami özen gösterilmelidir.

1980’li yıllardaki Diyarbakır Cezaevi örneğine dayalı mağduriyetler üzerine bir diğer terör örgütü olan PKK tarafından geliştirilen söylemlerin Örgüte yeni militanlar kazandırdığı gerçeği de dikkate alınarak FETÖ ile mücadelede Örgüte toplumsal taban desteğinin kesilmesi bakımından mücadelenin hukuk içinde yapılması, mağduriyetlere sebebiyet verilmemesi mücadelenin uzun soluklu başarısı için elzemdir.

Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer nokta da, hukuk içinde ve adil bir şekilde yapılan bu mücadelenin kamuoyuna da iyi ve doğru bir şekilde anlatılmasının önemidir. Bu mücadele tamamen adalet, hakkaniyet ve hukuk gözetilerek yapıldığı halde kamuoyu nezdinde izahı ikna edici bir biçimde yapılmadığı takdirde, uzun vadede FETÖ’yle mücadelenin başarısı sekteye uğrayabilecektir. Bu açıdan FETÖ’yle mücadelenin halkla ilişkiler ayağının önemi de küçümsenmemelidir.

  • Eğitim
    • Organizasyon ve Denetim

Milli Eğitim Bakanlığında FETÖ ile mücadele, 17/25 Aralık Darbe Girişimlerinden sonra başlamış, 15 Temmuzdan sonra ise hızlanmış ve çok daha somut tedbirlere dönüşmüştür. Bu çerçevede darbe girişimi donrasında örgüte ait tüm eğitim kurumları ve öğrenci yurtları Devlet kurumlarının ortak çalışmaları neticesinde tespit edilmiş, örgüte ait 2.236 kurum kapatılmıştır. Kapatılan bu kurumlardan 1.060’ı okul, 841’ ise öğrenci yurdudur. Kapatılan diğer kurumlar arsında muhtelif kurslar, özel öğretim kursları, öğrenci etüt eğitim merkezleri ve motorlu taşıt sürücü kursları yer almaktadır. Örgüte ait dershaneler ise, yapılan mevzuat düzenlemeleri doğrultusunda 15 Temmuz Darbe Girişiminden önceki süreçte faaliyetlerini sonlandırmışlardır.

FETÖ’nün yurtdışında eğitim alanında hala güçlü olduğu bilinen bir gerçektir. Burada yetişen öğrencilerin ileride hem Türkiye hem de diğer ülkeler için tehdit oluşturma potansiyelleri bulunmaktadır. Bu sebeple, yurtdışındaki FETÖ eğitim kurumları ile rekabet edip onları ikame etmek amacıyla kurulan Türk Maarif Vakfının faaliyetlerinin, Örgütün her ülkedeki eğitim kurumlarını ikame edebilecek noktaya getirilmesi bilhassa önemlidir.

  • Kaliteli ve Ucuz Eğitime Erişim Hakkı

Örgütlerin tesir alanını yok etmek için kamusal eğitim politikalarına ağırlık verilmelidir. Eğitimde takviye ihtiyacının piyasa şartlarına terk edilmesi öğrencilerin bazı grupların hedefi haline gelmesine neden olmaktadır. Özellikle kırsaldaki ve ekonomik açıdan dezavantajlı çocukların devlet himayesinde eğitim hayatlarını tamamlamaları oldukça önemlidir. Örgüt özellikle insanların ekonomik yetersizliklerini ve öğrencilerin barınma ihtiyaçlarını kullanarak insanları elde etmiştir.

FETÖ örgütünün başarılı, üstün yetenekli öğrencileri özellikle hedef haline getirdiği dikkate alındığında bu çocuklara yönelik özel yatırımların yapılması ve bir tür beyin göçüne engel olunması gerekmektedir. Öğretim programlarının temel uygulayıcısı olan öğretmenlerin yetişme süreçleri ele alınarak, öğretmenlerin gerek eğitim gerek atama süreçlerinde önemli kriterler geliştirilmelidir. Öğretim programlarında öğrencilerin analiz ve sorgulama becerilerini geliştiren içeriğin zenginleştirilmesi faydalı olacaktır.

  • Eğitsel İçerik ve Hedeflerin Yeniden Kurgulanması

FETÖ, devlet içerisinde bir tür alternatif örgütlenme yaparak devletin hemen tüm kurumlarında yapılanma yoluna gitmiştir. Aynı yöntemi eğitim sistemi için de kurgulayarak ‘alternatif bir eğitim sistemi’, yasal zemin görünümlü ‘alternatif bir eğitim programı’ uygulamıştır. Yine FETÖ örgütünün dini duyguları eğitim sistematiği içerisinde sömürerek ortaya yeni bir din anlayışı çıkardığı göz önüne alındığında; doğru din öğretiminin önemi anlaşılmaktadır. Yine soran, sorgulayan ve analitik düşünme yetilerinin geliştirilmesine yönelik programların geliştirilmesi de önem arz etmektedir. Belli dönemlerde yapılan yanlış uygulamaları FETÖ örgütü kendi lehine kullanma yoluna giderek örgütün genişlemesini sağlamıştır. Devlet imkanlarıyla dini eğitimi alamayan insanların bir kısmı FETÖ örgütünün hedefi haline gelmiştir. Eski Diyanet İşeri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun Komisyonun 17.11.2016 tarihli toplantısında ifade ettiği gibi, FETÖ örgütü 2007- 2008 yıllarına kadar, dini eğitimi daha zayıf olduğu düşünülen kesime yönelmiştir. Bu noktada doğru din eğitiminin önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır ki bu eğitimlerin devletin kontrolünde yapılması da FETÖ benzeri yapıların oluşumuna fırsat vermeyecektir.

FETÖ, zaman zaman Devlet mekanizmalarının din ve dindarlarla olan mesafesini fırsata dönüştürmüştür. FETÖ örgütü de gizlilik, tedbir gibi kavramlar arkasında yapılanmaya gitmiştir. Bu bağlamda devletin doğru ve güvenli bilgi ulaşımı sağlamada rol alması, işleyişteki şeffaflığı temin etmesi ve doğru din eğitimde ilgili kurum ve kuruluşlarıyla yöne vermesi önem arz etmektedir.

Din eğitiminde Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığının ortak projeler geliştirmesi, yaz ve sömestri tatillerinde öğrenciler için isteğe bağlı amaç nitelikli projelerin geliştirilmesi faydalı olacaktır. Kamu kurum ve kuruluşların gençlerin ve çocukların verimli zaman geçirmelerine yönelik destekleyici alan ve programlar geliştirmeleri, yerel imkânlar dâhilinde sanat ve spor etkinlikleriyle öğrencilerin zamanlarını verimli değerlendirmesi sağlanmalıdır.

İnsanların bir gruba yönelmelerinde psikolojik ve sosyolojik etmenlerin rol oynadığı önemli bir hakikattir. FETÖ örneği, örgüte eleman devşirmede bu psikolojik ve sosyolojik etmenlerin kullanılarak çocuk ve genç yaştaki öğrencilerin kandırılabildiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu yüzden eğitim personelinin, öğrencilerin sosyolojik ve psikolojik yapılarını iyi bilmeleri ve buna göre hareket etmeleri, öğrencilerin istismarcı grupların ağına düşme ihtimallerini önemli ölçüde azaltacaktır.

Doğru din anlayışının öğretilmesi, çocukların sosyal ihtiyaçlarının karşılanması ve üniversiteyi kazanarak başka illere öğrenim görmek üzere giden çocukların barınma ihtiyaçlarının karşılanması için Milli Eğitim Bakanlığı ile başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Yüksek Öğretim Kurumu ve üniversiteler ile yerel yönetimler arasında sıkı bir işbirliği oluşturulmalıdır.

  • Öğrenci Yurtları

FETÖ’nün özellikle öğrencilerin barınmaya ihtiyaç duyduğu alanlarda yapılanmaya giderek öğrencileri devşirdiği açıkça görülmektedir. Kırsal kesimde ikamet eden ancak bulunduğu yerde eğitimini alamayan öğrencilerin ihtiyaç alanı bu örgütün önemli bir çalışma alanı haline gelmiştir. Başta üniversite öğrencileri olmak üzere öğrenim çağındaki gençlerin barınma ihtiyaçlarına ilişkin gerekli tedbirlerin alınması önemli bir husustur. Ortaöğretim öğrencileri için de barınma ihtiyacı bazı bölgeler açısından geliştirilebilir bir hizmet alanı olarak kendini göstermektedir.

FETÖ hem yurt, hem okul de okul alanında bir yapılanmaya gitmiş, bu yapılar arasında bir bağ oluşturarak organize bir hareket kabiliyeti kazanmıştır. Geniş kitlelere hem yurt hem de özel okul hizmeti veren oluşumların takip ve denetimi FETÖ benzeri yapıların oluşumunu engelleyecektir. Zira hem okul hem de yurt alanında önemli yapılaşmaya giden gruplar, iç ve dış mihraklar açısından iştah kabartıcı bir hale dönüşebilecektir.

  • Sınavların Denetimi

Eğitim alanında, özellikle, üzerinde durulması gereken bir diğer alan da, sınavlardır. Örgütün önemli çalışma alanlarından birisinin de yapılan merkezi sınavlarda soruları çalma yönündeki teşebbüsleri olduğu bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda hem Milli Eğitim Bakanlığı hemde ÖSYM darbe girişimi öncesinde ve sonrasında birçok tedbir almıştır. Ancak, denetimsiz ve kapalı devre kurumlar görevlerini yerine getirmede ciddi güçlüklerle karşılaşırlar. Sınavları gerçekleştiren kurumlar da güvenlik gerekçesiyle çoğunlukla kapalı devre kurumlar olmak zorundadırlar. Ayrıca önceki örnekler göstermektedir ki, sınavlarda usulsüzlük veya anormallik olması halinde iç denetim mekanizmaları yeterince sağlıklı ve hızlı tepki verememektedir.

Bu noktada, 16.11.2016 tarihinde Komisyona bilgi veren Prof.Dr. Abdullah Çavuşoğlu’nun anlattığı örnek ilginçtir. Sayın Çavuşoğlu, 13.09.2009 tarihinde yapılan PMYO Sınavı sorularının dışarıya sızması sebebiyle iptal edildiğini, sınavın 01.11.2009 tarihinde yeniden yapıldığını ifade etmiştir. Bu sızmayı şahsi dikkatiyle fark ettiğini ve sınavı da şahsi gayretiyle iptal ettirdiğini söyleyen Çavuşoğlu, durumu Savcı Şadan Sakınan’a şifahi olarak bildirdiğini ifade etmiştir. Ancak, bu girişimden herhangi bir sonuç çıkmamıştır. Nitekim Komisyon, konuya ilişkin YÖK’ten bilgi talep ettiğinde gelen cevabi yazıda “bu konuya ilişkin herhangi bir yazışmanın olmadığı” ifade edilmektedir.[17]

Yukarıda bahsedilen örnek aslında, sınavlarının yapılması, usulsüzlüklerin tespiti, takibi ve denetimi gibi süreçlerin şahsi gayretlerin çok ötesinde kurumsal ve sistematik bir çözüm bulmayı gerektirdiğini ortaya koymaktadır. Bu sebeple, hem sınavları hem de sınavları idare eden birimleri sürekli olarak dışarıdan denetleyen yapılar oluşturulmalıdır.

FETÖ benzeri örgütlerin yeniden güç kazanamaması için devlet memuru seçimi ve görevde yükselmede, nitelik ve kariyerin dikkate alınması özel bir önem arz etmektedir. Liyakat esasına dayalı yapılanmalar örgütsel oluşumlara fırsat vermeyecektir. Yine bilgi sitemlerinin güvenliği de birtakım kötü niyetlere karşılık oldukça önemlidir. Özellikle merkezi sınavlarla ilgili tüm tedbirlerin alınmış olması FETÖ benzeri oluşumların önüne geçmede önem arz etmektedir. FETÖ örgütünün devlet kurumlarındaki yapılanmasın çoğunlukla yukarıdan aşağıya doğru bir işgal hareketi şeklinde geliştiği de dikkate alındığında atama, insan kaynakları ve denetim birimlerinde görev alan üst yöneticilerin titizlikle seçilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

 

[1] Semih Batur KAYA-Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XIX, Y. 2015, s. 3.

[2] Prof.Dr. Ergun ÖZBUDUN - Anayasa Hukuku T.C. Anadolu Ün. Yayını No: 2692, Açıköğretim Fak. Yayını No: 1658 Sayfa: 60 vd.

[3] M. Emin Özafşar, Cemaatler Kayıt Altına Alınmalı, http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/cemaatler-kayit-altina-alinmali (Erişim tarihi: 22.12.2016)

[4] Mustafa Öztürk’ün 13 Ekim 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[5] Ekrem Keleş’in 19 Ekim 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[6] Mehmet Görmez, 22 Ocak 2014 Ankara İl Müftüleri İstişare Toplantısı Sonuç bildirgesi, s. 5.

[7] Mehmet Görmez, 04 Haziran2014 Mardin ‘İl Müftüleri Toplantısı’ sonuç bildirgesi, s. 9.

[8] Olağanüstü Din Şurası Kararları, s. 74-75.

[9] Olağanüstü Din Şurası Kararları, s. 72-73.

[10] Nevzat Tarhan’ın 19 Ekim 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[11] Nevzat Tarhan’ın 19 Ekim 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[12]Kara Kuvvetleri Komutanlığı İnternet Sitesi, www.kkk.tsk.tr/KKKHakkında/KKKtarihçe.aspx (Erişim tarihi: 27.01.2017)

[13] Milli İstihbarat Teşkilatı İnternet Sitesi, https://www.mit.gov.tr/2937.pdf, (Erişim tarihi: 27.01.2017)

[14] İlker Başbuğ’un 03 Kasım 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[15] Mustafa Çalışkan’ın 01 Kasım 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[16] 27 Temmuz 2016 tarih ve 29783 sayılı 2. Mükerrer resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 668 sayılı KHK madde 12.

[17] Yükseköğretim Kurulu Başkanlığının Komisyona sunduğu 28.12.2016 tarihli ve 82444403-299-6066 sayılı cevabi yazı.

 

<< 15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİNİN AÇIĞA ÇIKARDIĞI SORUN VE ZAFİYET ALANLARIBAŞA DÖN >>