Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema Destana ‘hava desteği’

        Mehmet AÇAR / HT MAGAZİN

        Özhan Eren’in yazdığı ve yönettiği “Son Mektup”, Çanakkale Savaşı’nı bir aşk hikâyesiyle iç içe anlatıyor. Çanakkale kahramanlarını ve şehitleri anmayı öncelikli amaç olarak belirleyen film, özellikle havadaki uçak ve çarpışma sahneleriyle öne çıkıyor

        “Son Mektup” milli duygulara seslenen bir kahramanlık filmi. Özhan Eren’in hedefi, “Çanakkale geçilmez!” ifadesinin sinemasal karşılığını yakalamak; savaşın kahramanlarını, şehitlerini anmak ve yeni kuşaklara “Çanakkale ruhu”nu anlatmak. Eren, filmin merkezine İtilaf Devletleri’ne ait savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalıştığı ama Osmanlı ordusu tarafından geri püskürtüldüğü 18 Mart gününü koymuş. İlk bölümde hem karakterleri tanıyor hem de o günün öncesinde olup bitenlere şahit oluyoruz. İkinci bölümde ise, 18 Mart zaferi uzun ve ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Eren, bütün bu süreç boyunca başta Tayyareci Salih Ekrem Yüzbaşı (Tansel Öngel) olmak üzere, Türk askerlerinin insanüstü çabalarını, fedakârlıklarını ve kahramanlıklarını ön plana çıkarıyor. Bir müzisyen olan Eren, senaryoyu da iki temalı bir senfoni gibi tasarlamış sanki. Kahramanlık destanı ve Salih Ekrem ile Nihal Hemşire (Nesrin Cavadzade) arasındaki romantik aşk öyküsü film boyunca, birbirini destekleyen temalar olarak iç içe geçiyor. Filme adını veren mektup hikâyesi de giriş ve finalde karşımıza çıkan simgesel bir motif. Bu mektup, öyküyü günümüzün genç kuşaklarına bağlıyor ve “Çanakkale ruhu”nun kuşaktan kuşağa aktarılması gerektiğinin altını çiziyor. Filmin bir yerinde de söylendiği gibi, askerlerin asıl olarak gelecek kuşaklar için savaştığı vurgulanıyor. Tam bu noktada, filmde geçen bir konuşmayı hatırlamakta fayda var: İki asker arasında geçen bir diyalogda düşmanın asıl amacının 1453’ten beri İstanbul’u geri almak olduğu ve bundan asla vazgeçmeyeceği söyleniyor. Emperyalist güçlerden ziyade “dış mihraklar ve 1453’ün rövanşına” yapılan bu vurgu, filmi Türk siyasi hayatındaki muhafazakâr milliyetçi söyleme yakınlaştırıyor. Öte yandan, ırkçı bir yaklaşımdan da uzak durulmaya çalışılıyor.

        “Son Mektup”u, milli duyguları körükleyen Yeşilçam kahramanlık filmleri geleneğinin bir uzantısı olarak görmek mümkün. Bu yaklaşımın bir sonucu olarak müziğin çok fazla kullanıldığı, göz yaşartıcı duygusal anlarla dolu bir film bekliyor sizi. “Son Mektup”u önceki Çanakkale ve yerli savaş filmlerinden ayıran özellik ise havadaki “tayyare sahneleri”. Özhan Eren’in, bu çekimlerin her birini çok iyi tasarlayıp uyguladığı görülüyor. Özel efekt kokusunu pek de hissetmediğimiz bu sahneler sayesinde Çanakkale Savaşı’na belki de ilk kez havadan, farklı bir açıdan bakıyoruz. Pilotların tabancalarla birbirlerine ateş açtığı, elle yere bomba bıraktığı bu sahnelerde film tempo kazanıyor, yerli filmlerde nadiren gördüğümüz bir aksiyon duygusuna ulaşılıyor. Görüntü yönetiminin, usta isim Uğur İçbak’a teslim edildiği “Son Mektup”, maddi koşullar oluştuğunda prodüksiyon kalitesi olarak Batı sinemasından pek de aşağı kalmayacağımızın bir göstergesi. Ayrıca yeni kuşak yönetmenlerin Batı sinemasından ziyade Yeşilçam geleneğinin aşırı duygusal tarzına dönüş yaptığının da bir kanıtı. Sonuç olarak, “Son Mektup” eski Yeşilçam tarzının Hollywood prodüksiyon kalitesiyle buluştuğu bir Çanakkale filmi.

        Filmin notu 6

        Afrika günahları

        “The Gunman", Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yaşanan ve bir türlü sona ermeyen iç savaşlar ve katliamlarda, Batı kökenli çokuluslu şirketlerin oynadığı dolaylı rolün altını çizen bir televizyon haberiyle açılıyor. Öyküye belirli bir politik çerçeve kazandıran bu girişin ardından, başta Jim Terrier (Sean Penn) ve doktor sevgilisi Annie (Jasmine Trinca) olmak üzere 2006 yılında Kongo’da bulunan bir grup Batılı karakteri tanıyoruz. İlk bölüm, Jim ile Annie’nin ayrılmasına yol açan karanlık bir suikasta tanık olmamızla sona eriyor. Filmin gerisi, 8 yıl sonra bu cinayete bağlı olarak başlayan olaylarla ilgili. Jim, öldürülmek istendiğini anlıyor ve hem geçmişiyle hem de Annie ile yüzleşmek için harekete geçiyor. Görüntü yönetmenliğinden gelen Fransız Pierre Morel, 2008’de Luc Besson’un yapımcılığında yönettiği “Taken” ile gişelerde büyük başarı kazanmıştı. “Taken”, yaşını başını almış eski bir ajanın kızını kurtarmak için yüzlerce kötü adamı öldürdüğü bir filmdi. “The Gunman” de benzer bir formülü uyguluyor. Jim Terrier; Kongo, İngiltere ve İspanya’da süren takip ve kovalamaca boyunca peşine düşen bir sürü insanın hakkından geliyor. Öykünün “Taken”dan farkı, kahramanın kendi günahlarıyla yaşadığı vicdani hesaplaşma ve meselenin politik yanı. Bu da belli ki Sean Penn’in politik hassasiyetinden kaynaklanan bir durum... Ama sonuç olarak sinemasal kalite açısından “Taken”ın ilerisinde bir film beklemeyin. Felix rolünde Javier Bardem’in varlığı da sizi pek umutlandırmasın. “The Gunman”, kahramanın inanılmaz işler becerdiği, vurdulu kırdılı eski usul sert erkek filmlerinden biri.

        Filmin notu 5

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ