Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat

        Bu yıl 31 Mart-15 Nisan 2012 tarihleri arasında 31. kez düzenlenen İstanbul Film Festivali’nde altı kişiden oluşan FIPRESCI (Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği) jürisindeydim. Bir hafta içinde ulusal ve uluslararası yarışma filmlerinden oluşan 23 filmlik bir seçkiyi izleyip değerlendirdiğimiz etkinlik, nihayetine ererken her açıdan iz bıraktı. Ulusal yarışmada “Tepenin Ardı”, uluslararası yarışmada “Uğultulu Tepeler” bizim ödülleri alsa da, esasen festivalin direktörü Azize Tan’dan en küçük çalışanına kadar bütün ekibine emekleri ve konukseverlikleri için çok uluslu jüri adına teşekkürü borç bilmek lazım.

        SİYAD’ın üyesi olduğu Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI, Türkiye’de İstanbul Film Festivali ve Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’ndeki jürileriyle bizle ağını kuvvetli tutan bir kurum. Dünya çapındaki bütün sinema yazarları derneklerini birleştiren bir ‘eleştirmen platformu’ aynı zamanda. Bu yıl geleneği bozmayarak yine altı kişiden oluşan İstanbul Film Festivali’nin FIPRESCI jürisinde ben de vardım. Festivalin yurt dışındaki birkaç diğer festivalde de gördüklerimle karşılaştırınca fazlasıyla konuksever bir ağırlama görgüsüyle sardığı bir hafta geçirmek gurur vericiydi açıkçası.

        İstanbul Film Festivali’nin büyüklüğü ortaya çıktı

        Herhalde İstanbul Film Festivali’nin büyüklüğü ve köklülüğü bu detayda açığa çıkıyor. Zaten dört yabancı jüri üyesinin de bu konuda fazlasıyla şaşkın ve minnettar olduğunu doğrudan belirtmezsek yanlış yapmış oluruz. Bu meseleyi burada bırakıp hemen 11 yabancı, 12 yerli filmin bulunduğu bizim yarışma seçkimize uzanalım derim. Öncelikle belirtelim, seçimlerimizi yaparken demokratik, hakkaniyetli ve anlayışlı bir süzgeçten geçirdik.

        Uluslararası yarışmada özellikle Emily Brontë’nin romanından postmodern ve özgün bir beyaz perde uyarlaması çıkaran ve kendi kariyerinin zirvesine çıkan Andrea Arnold’un “Uğultulu Tepeler”i (“Wuthering Heights”, 2011) bir hayli önde gidiyordu. 19. yüzyıldan bir sınıfın debelenmesini bu kadar ses, ses kurgusu ve kurgu detaycılığıyla perdeye aktarmak için ‘usta’ kıvılcımı taşımak lazım. Belki de kısa sürede son yılların önemli başyapıtları arasındaki yerini alması beklenebilecek bu eser, kostümlü dramaya ve tartışmalı temalara serbest yaklaşımıyla dikkat uyandırıyor.

        “Bonzai” ve “Cut” ilgiye değerdi

        Onun ardından ise benim için “Bonzai” (“Bonsai”, 2011) ve “Cut” (2011) geliyordu. Christian Jimenez’in Şili’nin Wes Anderson’ı olma sevdasında ‘aşk filmi’ halkası olarak görülebilecek bunlardan birincisi, gerçek bir anlatı harikası sunarken renklerle ve karakterlerle anlam yaratma zekasıyla dikkat çekiyordu. Belki bir “Aşkın (500) Günü” (“(500) Days of Summer”, 2009) kadar devrimci değildi ama tespitleri, yaklaşımı ve daha nicesiyle ilgiyi hak eden yönetmenini onurlandırıyordu.

        Sinema ve Japon Yeni Dalgası’na saygılarını sunan ve bence yakuza filmlerinin “Hugo”su (2011) olan “Cut” ise Amir Naderi’nin ‘aşk’ı ile parladı. Özellikle son 15 dakikası biraz daha rötuşla ‘sinema mirası’ bırakmaya adanabilecek eserin ‘sinemanın çektiği kapitalist işkence’ üzerine konumlandırdığı dili gerçek bir ‘gözyaşı’ seline ya da ‘tedirgin edicilik’e yol açtı.

        Bildik temalar, iyi yönetmenlikler ve kalıcı olmayan filmler

        Bunların ardından ise yine ilk filmini çekmeyen yönetmenlerin belli bir seviyeyi yakalamış filmleri geldi. Uyuşturucu bağımlılığına öznel bakış atma çabasını gösteren “Oslo, 31 Ağustos” (“Oslo, August 31”, 2011), Almanya’nın gerçekçi “Siyah Kuğu” (“Black Swan”, 2010) uyarlaması gibi duran “Kabuktaki Çatlaklar” (“Die Unsichtbare”, 2011), alzheimer meselesine samimi bakış “Gecikme” (“La Demora”, 2011), bir kadının cinsel arayışını minimalist bir pastoral vizyona transfer eden “Yalnız Gezegen” (“The Loneliest Planet”, 2011) ve süper kahramanlıkta ‘anti’leşme sürecine lösemi ile live-action konseptlerini armağan eden “Süper Kahramanın Ölümü” (“Death of a Superhero”, 2011) dikkatle takip edilen eserlerdi.

        Ancak bunlar çok bildik temalara veya dramatik yapılara takılarak yetenekli yönetmenlerine ‘kolay’ yollar, kalıcı olmayan serüvenler salgıladılar. Seçkinin en aşağısına yerleşen “Kilimanjaro’nun Karları” (“Les Neiges du Kilimandjaro”, 2011), “Albert Nobbs” (2011) ve “Yasak Aşk” (“En Kongelig Affaere”, 2011) ise aslında son derece demode yaklaşımlı ürünler sunuyorlardı. Dünya sinemasında konuşulmayacak derecede siliklerdi.

        Ulusal yarışmaya geldiğimizde bana göre toplamda öne çıkan iki film “Tepenin Ardı” ve “Nar” idi. Ödülü verdiğimiz Emin Alper’in ilk filmi “Tepenin Ardı”, Türkiye’de 60’larda birkaç örneğini gördüğümüz eastern türünün eşkıyalık, feodalizm ve kuşak çatışması üzerinden minimalist bir temsilini sunuyordu. Düşmanlık, kötücül tutumlar ve hayat mücadelesinin farklı bir temsili niyetine farklı okumalara açıktı. “Nar” ise daha önce de söylediğim gibi kapalı mekanda gerçek bir modern sinema mirası bırakırken adalet sistemine dil uzatıyordu.

        Kürt alt kültür üzerinden yol alan üç etkili film

        Onlardan sonra yine dikkat çeken eserlere bakınca üç ilk film belki de daha üzerine basılır örnekler sundular. Mizgin Müjde Arslan’ın Kürt olmanın kanayan yaralarından JİTEM kavramına kişisel ve asap bozucu bakışını içeren “Ben Uçtum, Sen Kaldın” ve aynı alt kültürün içinde ‘toplumsal kimlik sorunu’nun irdeleyen “İz”, fazlaca ‘iz’ bıraktı.

        “Babamın Sesi” ise böylesi hakim bir konsepti Tarkovsky’esk bir tek mekan ya da ses şölenine çevirme peşindeydi. Belli imgeleriyle akıllarda yer eden eserin politik dertlerini fazlaca gözümüze sokmasıyla yara aldığı söylenebilir. Yine ‘Türkiye’de öteki olmak’ üzerine giden “Ana Dilim Nerede?” ise aslında belgesel mi kurmaca mı olduğuna karar veremeyip 10 dakikalık ‘kısa belgesel’ tavırını bir saatlik kurmacaya yedirme derdine düşen garip bir denemeydi.

        Bileklerinin hakkıyla ödülleri aldılar, yönetmenlerinin yolu açık olsun

        Zeki Demirkubuz’un “Yeraltı”nda iyi bir yönetmenlikle bir Dostoyevski uyarlaması verirken sinemaskopun ve fark yaratma algısının gediklerine takıldığı görülürken, 90’lar jenerasyonundan etkilenen “Şimdiki Zaman” ve “Yurt” gibi ‘ağır tempo’ ve ‘düşünen insanlar’ tutar düşünceli iki filmin varlığı şaşırtıcı değildi. Bunun yanında “Can”ın Yeşilçam melodramına evrensel katkılı bakışının yanında “Lal Gece”nin gerdek gecesi meselesinin üzerine birazcık fazla liberal bir yaklaşımla gittiği, “Ferahfeza”nın ise İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkisinin etrafını saramamasıyla ‘farklı’ kaynakları ortaya koyduğu görüldü.

        Nihayetinde “Uğultulu Tepeler” ve “Tepenin Ardı”, bu toplamlardan bileklerinin hakkıyla ödülleri aldılar. Arnold’un kariyerinin daha üst noktalarında yapacakları, “Kırmızı Sokak” (“Red Road”, 2006) ve “Akvaryum” (“Fish Tank”, 2009) sonrası geldiği noktada merak konusuna dönüşürken, Alper’in de sosyopolitik damarı biraz fazlaca zedelenen sinemamıza ‘evrensel’ uzantı katma çabası takdire şayandı.

        keremakca@haberturk.com

        ÖNERİLEN VİDEO

        Son görüntüsü ortaya çıktı! 8 kişinin hayatını aldı

        Afyonkarahisar'da, 8 kişinin öldürüldüğü saldırıların çıkış nedeni olduğu öne sürülen biçerdöver, İzmir'in Menderes ilçesi Tekeli Atatürk Mahallesi'nde ortaya çıktı. Biçerdöverin, geçtiğimiz haziran ayında tarlada çıkan yangında ağır hasar alarak kullanılamaz hale geldiği görüldü. Tutuklanan Arif Se...
        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ