Naylon şöhretler bu oyunda sobelenecek!
Usta tiyatrocu Ali Poyrazoğlu'nun kendi adını taşıyan tiyatrosu, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nü 'Az Sonraaa' adlı yepyeni bir oyunla kutluyor
HT MAG / ECE SARUHAN
Bugün 27 Mart! Takvim, özel günler listemin en değerli tarihlerinden birini; Dünya Tiyatro Günü'nü işaret ediyor. Bugün, Türkiye'nin dört bir yanında başrolde tiyatro olacak. "Başrolde tiyatro!" Ne güzel cümle! 40 kez tekrarlayın yüksek sesle; bakın ne kadar da yakışacak dilinize! "Bir şeyi 40 kez tekrarlarsan olur" dendiğine göre, bundan böyle her gün 27 Mart bize! Bir düşünsenize; tıka basa dolu salonlar, ayakta alkışlanan oyunlar, sahnedeki aynada kendiyle ve hayatla yüzleşen insanlar...
HERKES SOBELENECEK
Türk tiyatrosunun duayenlerinden Ali Poyrazoğlu, bu özel günü 'Az Sonraaa' adında yepyeni bir oyun sahneye koyarak kutluyor. Poyrazoğlu'na yazıp yönettiği ve başrolünde yer aldığı oyunda, Bülent Kayabaş, Özdemir Çiftçioğlu, Deniz Akkaya, Nur Gürkan, Burak Alkaş ve Hakan Bulut eşlik ediyor. Oyun; magazin gazetecileri ile ünlüler arasındaki ilişkileri e bu ilişkilerin sadık izleyicisi olan halkın içine düştüğü durumu, 'Sobe' adlı bir televizyon programının yayını sırasında yaşanan olaylar üzerinden anlatıyor. Poyrazoğlu'yla, bugün saat 15.30'da, Şişli'deki kendi adını taşıyan tiyatrosunda sahnelenecek ve seyircilerin düşünen kahkahalar atmasını sağlayacak oyunu konuştuk...
Bu oyunu izleyecek olan tiyatroseverler, "Oyunumuz başlamak üzeredir" anonsundan 'az sonraaa' nelerle karşılaşacaklar?
Toplum olarak hayatımız sürekli 'az sonraaa' diye kesintiye uğratılıyor. Artık hayatımız 'az sonraaa'lardan ibaret olduğu için oyuna bu ismi verdim. 'Sobe' adlı bir televizyon programında geçen oyunda; magazincilerin, ünlülerin ve onların arasında kalan sade vatandaşların öyküsü anlatılıyor. Türkiye'de ünlüler kaçıyor, gazeteciler kovalıyor. Bir yanda hayatlarını roman haline getirmeye çalışan ünlüler, diğer yanda onların yaşamlarını sergilemeye çalışan paparazziler var. Oyunda onları buluşturuyoruz.
TEŞHİR VE RÖNTGEN HASTALIĞI
Bahsettiğiniz köşe kapmaca içinde olan halka oluyor. Tek derdi şöhret olmak olan o kadar çok insan var ki...
Şöhret olma hevesi isteri haline gelmiş durumda. Naylon şöhretler yaşamı da naylona çevirmeye başladı. En çok reytingi, magazin programlarında halka bir şeymiş gibi gösterilen ama aslında hiçbir işe yaramayan insanlar alıyor! Bu oyunda, başta ikoncanlar olmak üzere bütün naylon şöhretlerle isimleri verilerek dalga geçiliyor. Haber şehvetiyle gözü dönen gazetecilere de gönderme yapılıyor. Deniz Akkaya'nın canlandırdığı gecekonduda büyüyen ve gözünü yükselme hırsı kaplayan sunucu kız, bütün bunları, "Az sonraa" anonsları eşliğinde yüzümüze vuruyor. Burak Alkaş'ın canlandırdığı kameramanın "O kadar hafife almayın magazini, biz halka yol gösteriyoruz" şeklindeki cümlesi aslında toplumumuzdaki mevcut durumun özeti. Benim canlandırdığım Seyfi Kaplan ise halktan biri. Çok fakir, çocuklarını okutamıyor. Andy Warhol'ün "Bir gün herkes 15 dakikalığına şöhret olacak" sözünü duymuş. Sobe programını arıyor, "Boğaz Köprüsü'nde kendimi yakıp gazinolardaki alevli meyveler gibi intihar edeyim. Siz reyting alın, ben kazandığım parayla çocuklarımı okutayım" diyor. Adam Karagöz ustası, mesleği ölmüş, kendini öldürmek istiyor ama kimse ona "Ölme" demiyor.
İnsanlık ölmüş ağlayanı yok yani!
Aynen! "Sen öl, biz 1 teşhir edelim, röntgenciler de izlesin" diyorlar adama! Bizim ünlülerimizde teşhir, halkımızda röntgenleme hastalığı var. Ortada da çaresiz kalmış gazeteciler... Bu, çok komik bir oyun ama nasıl hiçbir konuda harekete geçmediğimizi de gösteriyor. Herkes izleme halinde bu ülkede. Kimse karşı çıkma, hareket etme hakkını kullanmıyor. Bu yüzden hayatımız acıklı bir fotoromana dönüşmüş durumda.
POYRAZOĞLU'NUN KALEMİNDEN 27 MART DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ ULUSAL BİLDİRİSİ
Uluslararası Tiyatrolar Enstitüsü (ITT), her yıl bir tiyatrocuya yazdırdığı 27 Mart Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi'ni, bu yıl, Ali Poyrazoğlu'ndan istedi. Usta tiyatrocu, bugün bütün tiyatrolarda okunacak bildiride, tiyatroseverlere şöyle sesleniyor:
Bence tiyatro, küçükken annelerimizin -ya da şanslıysak, onlarla yaşayabilmişsek, büyükannelerimizin- ellerimize taktığı yün çilelerine benzer.
Hani “Tak bakayım şunu, sana bir kazak öreyim” derler. Uzatırsın iki elini. Geçiriverirler yün çilesini. Alırlar yünün ucunu, başlarlar sarmaya, top yapmaya. Siz açarsınız onlar sarar, siz açarsınız onlar sarar. Rengârenk yün çileleri top olur, örmeye hazır hale gelir. Kazak olur, kaşkol olur, eldiven olur, yaşamı ısıtır. Tiyatro dediğiniz de böyle bir şeydir işte. Sizi sarar sarmalar, yaşamınızı ısıtır.
Biz oyuncular her akşam geliriz sahnenin üstüne, ellerimize insanla ilgili bin bir düğümü olan rengârenk yün çilelerini takarız, başlarız açmaya. Yünün bir ucunu da sizlere, sahneden aşağıya seyircilere atarız. Onlar da başlarlar sarmaya, top yapmaya. Biz açarız onlar sarar, biz açarız sizler sararsınız sayın izleyiciler, saygıdeğer seyirciler.
Biz açarız çileyi, siz sararsınız. Biz asılırsak da yün kopar, seyirci çok çekerse de. İki taraf da büyük bir dikkatle işini yapar. Oyunun sonunda bizim elimizdeki yün çileleri biter. Yünün ucu sahneden salona kayar...
Ve sevgili seyirciler, çıkar gidersiniz tiyatrodan yüzünüzde çiçek açmış gülücüklerle, zihninizde bin bir renkli yün topçuklarıyla. Sorarsınız: “Ne kaldı bende oyundan geriye? Ne kaldı bende?” Oysa bilmezsiniz ki, ya da çok iyi bilirsiniz ki, zihin alır, biriktirir, sıralar, dosyalar, yerleştirir. Üstüne düşünmeye, fikir üretmeye, yorum yapmaya başlar.
İşte tiyatroda da aynı şey olur. Çıkarsınız oyundan zihninizde rengârenk yün topçuklarıyla. Başlarsınız kafanızın içinde çevirmeye. Kah gülüp, kah hüzünlenip, kah coşup oyunu yeniden yaratmaya koyulur zihin... Her seyirci oyunu yeniden yazar zihninde. Tiyatro sanatını vazgeçilmez kılan şey, izleyicilerini birer yaratıcı çizgisine yükselten bu büyüde gizli. Bir gün bir bakarsınız ki, yünün ucunu yakalayıp atmışsınız birine, başlamışsınız anlatmaya; kendi yorumunuzu eklemeye yüne. Karşınızdaki de kapmış yünü, açıp iki elini başlamış yeniden çile yapmaya.
Siz açarsınız o sarar, siz açarsınız onlar sarar.
Tiyatro dediğiniz elden ele, yürekten yüreğe dolaşan yün çilecikleridir. Bir de bakmışsınız tiyatro elden ele.
Bu işin yüzde ellisi sizsiniz, siz seyirciler; yüzde ellisi de biziz, oyuncular. Tiyatronun iki temel öğesi: Oyuncuyla izleyici karşı karşıya gelmeden tiyatro dediğimiz mucize gerçekleşmiyor. İzleyicilerle oyuncular karşı karşıya gelmeden, insan kadar eski, insan üstüne düşünme, insana bakma, eğlenirken insanı ve dünyayı yorumlama, yeniden yaratma eylemi gerçekleşmiyor.
Yani efendim uzun sözün telgrafı, bizler meslektaşız. İyi bir tiyatro seyircisi de tiyatrocudur. Benim meslektaşımdır. Giden, okuyan, izleyen, parasını ayıran, izledikleri üstüne fikir üreten, çağdaş, uygar yaşama gönül vermiş insanlar benim meslektaşlarımdır. İzlediklerini başkalarıyla paylaşan, onların da tiyatroya gitmesini sağlayan sevgili tiyatroseverler, benim meslektaşlarım. Onlarla birlikte gerçekleştiriyoruz tiyatro denen mucizeyi.
Yıllardır hep sizler bizleri alkışladınız, şimdi de biz sizleri alkışlıyoruz sevgili meslektaşlarımız.
Yaşam boyu birlikte eğlenip, insana ayna tutup, o aynada kendini arama sevincimizin, şenliğinin devam etmesi dileklerimle...