Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        GAZETE HABERTÜRK / ÜMRAN AVCI

        Dünyaya bebek getirmekle bir romanı yazarken çekilen sancıyı kıyaslayan Ercüment Cengiz, “Bir kadını doğurturken acı çekmiyorum, yalnızca tatlı tatlı doğurtuyorum. Öbüründe bizzat doğumu da kendim gerçekleştirdiğim için oldukça acılı diyebilirim. Roman yazmak çok meşakkatli bir şey” diye konuştu.

        Kadın doğumve tüp bebek uzmanı olan Ercüment Cengiz, içinde Ermeni meselesi, aşk ve müziğin hâkim olduğu “Gırnatacı” ile 2012 Everest Yayınları İlk Roman Ödülü’nü kazandı. Edebiyat çevrelerinden de tamnot alan roman, Galata’da Küplü Meyhane’de gırnata çalan 17 yaşındaki Osman’ın, Sultan II. Abdülhamid’in emriyle 1893 yılında Amerika kıtasının keşfinin 400. yılı onuruna Chicago Jackson Park’ta açılan Colomb Sergisi’ne gönderilmesiyle şekilleniyor. 

        İlk romanda böyle bir ödül bekliyor muydunuz?

        Edebiyat yazarlarının bu kadar ilgi göstermeleri beni olağanüstümutlu ediyor. Bir ilk romancı için olmayacak bir gurur. Ama ödül bekliyor muydum? Yarışmaya 2 gün kala katıldım. Bu yaşta roman yazıyorsanız, belli bir birikiminiz varsa ve iyi kurmuşsanız bir şeylerden şüpheleniyorsunuz. Eğer eserin sağlamolduğuna inanmazsanız, 4 yıl bir masada kalmazsınız. 

        Siz zaten dolmuşsunuz ve bu roman bir taşkınlık hali gibi hissettim okuyunca...

        Tamamen öyle. Yaratıcı bir eseri yaratırken herhalde heykeltıraşlar da, ressamlar da,müzisyenler de böyledir evet bir taşma noktanız var. “Evet artık yapmalıyım” diyorsun. Stockholm’e Orhan Pamuk’un Nobel törenine gitmiştim ve dönüşte “Ben niye yazmıyorum” dedim. 

        Müzik bilginiz dikkat çekiyor romanda...

        Rahmetli valide hanımud çalardı. Ben ud çalınan ve akşamları yemek masalarında AhmetHamdi Tanpınar okunan bir bürokrat aileden geliyorum. Sonradan müzikle ilgilendim, kendimde akustik gitar çaldım, söyledim. Burjuva kulüplerinin gözlemi biraz oradan. Ama daha sonra cazla çok uğraştım.Hâlâ da en üst noktada âşığım.HemNew York’ta da bir sürü caz kulübü gördüm, bir sürü Natali gibi kırık, parçalanmış burjuva kadını tanıdım. Çok güzel ve bakımlıdırlar ama eve gidince o rimel yavaş yavaş aktığı zaman her şeyin bir hayal olduğu ve bütün duyguların da geçici olduğunu anlarlar. Asil ve burjuva kadınlarının bir iç parçalanmaları olur. Romanda aslında öyle bir derdi de işledim. Ve o kadınlarmutsuz da olurlar genellikle. 

        Üzerine konuşulacak bir cümle: Hayat ne zaman biteceğini kestiremediğin bir caz şarkısına benzer...

        Hayatı biraz caz müziğine benzetiyorum. Aslında hayatı bir müzik parçasına benzetiyorum. Onun için romanı da birmüzik parçasına benzetiyorum. Bütün büyük romancılar ressamdı.Hepsi roman sanatını resimle kardeş görmüşlerdir. Ama hayır onun ihmal edilmiş bir kardeşi de var; o da müzik. Kelimelerin bittiği yerdemüzik başlıyor. Niye bir caz şarkısına benziyor hayat? Çünkü cazmüziği tamamen direkt, çok sade, yalın ve hata affetmeyen bir müzik tarzıdır. Bir başlangıcı sonra iniş çıkışları vardır. Kalbin EKG’si gibi. Sonra kalp düz çizmeye devameder. Buna hayatın ritmi diyoruz aslında.

        ‘İYİ ROMANCI FİNALİ ÖNCEDEN SÖYLER’

        Sanat eserleri hayatın bizatihi kendisinden daha gerçekçi ve samimi olabilir diyor roman kahramanı... Ne dersiniz?

        Hepimizin bir işi gücü bir mesleği var. Romanlar da öyle. Hitler’in intiharı mı daha gerçek, insanlar buna mı daha çok üzüldü yoksa Anna Karenina’nın intiharına mı?.. Hangisi daha gerçek diye ben sana soruyorum...

        Bir de Kanuni’nin Avrupalı müzisyenlerin yaptığı müzik halkı uyuşturur korkusuyla, gelen grubu göndermesi hikâye ediliyor. Bunu da konuşalım mı?

        Kanuni, Fransa Kralı 1. François’nın teşekkür mahiyetinde yolladığı bir grup Fransız müzisyeni huzuruna kabul ediyor. Ancak musiki heyetinin çoğu yaylılardan oluşuyor. Onları dinlerken Kanuni’nin uykusu geliyor. Bu tarihsel bir gerçek. Kanuni, “Bu adamları aletleriyle, memleketlerine geri gönderin, tez elden! Yoksa halk bu musikiyle uyuşur kalır maazallah, ne cenk eder, ne fetih!” diyor... Bir taraftan da müziği ne kadar önemsediğini anlıyoruz. Bütün toplumu etkileyebileceğini düşünecek kadar hem de.

        Romandaki kurgunun başarısı da eleştirmenlerden tam not aldı...

        Cemil Kavukçu bana, “Öyle bir roman yazmışsın ki romanın ortasında biz aslında bazı şeyleri anlıyor, şüpheleniyoruz. Romanın ortalarında durumun belli olmasına rağmen bir poker üstadı gibi açmışsın. Biz de merakla tekrar ne olmuştu da böyle olmuştuyu sorguluyoruz” dedi. Marquez’in bir lafı vardır, “İyi bir romancı, romanın finalini romanın ortasında söyler” der.

        Kadın doğum ve tüp bebek uzmanısınız. Bir bebeği dünyaya getirmekle, romanınızı elinize almak çocuğa kavuşma hissiyatını verdi mi? Nasıl bir benzerlik var?

        Öyle gerçekten. Yalnız birincisinde ben o kadar çok acı çekmiyorum. Yalnızca tatlı tatlı doğurtuyorum. Öbüründe bizzat doğumu da kendim gerçekleştirdiğim için biraz acılı oldu. Oldukça acılı diyebilirim. Roman yazmak çok meşakkatli bir şey. Hele de ilk roman.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ