Suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla…
Haberturk.com kültür sanat yazarı Betül Memiş yazdı...
“On dokuzumda Moskova'da komünist üniversite öğrenciliği, kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu ve on dördümden beri şairlik ederim…” diyen Mavi Gözlü Dev-Nâzım Hikmet, 110 yaşında!
memisbetul@gmail.com
“…Ben, ben içerdeki adam / yine mutad hünerimi göstereceğim / ve çocukluk günlerimin ince sazıyla / suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla / yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı seni böyle uzak / seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi / kafamın içinde duymak...” yahut “Yaşamak şakaya gelmez / Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın / Bir sincap gibi mesela / Yani, yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden / Yani, bütün işin gücün yaşamak olacak” diyen ve şiirlerinin ‘yahut’larıyla lügatımda konuşlanan her bir yahut’u daha da anlamlandıran, en üstadım Nâzım Hikmet Ran… Yahut vatan haini ilan ettiğimiz, eserlerini yıllar yılı yasakladığımız ve çok sevdiği vatanını terk etmeye zorladığımız Mavi Gözlü Dev… (Es notu: 15 yıldır mütemadiyen her sabah, retinayı güne ilk çaktığımda, karşımda duvarda asılı duran fotoğrafında, en kallavi bakışıyla bana günaydını salık verip, güne umut ektirendir, sıkıysa pes et, diyendir ‘Nâzım usta’.) Hafızamızı üşenmeyip tazelersek, bundan 10 yıl önce şairin 100’üncü yaşında, UNESCO 2002’yi ‘Nâzım Hikmet Yılı’ kabul etmişti. Tuhaftır bu topraklar, o sıralarda, hâlâ üstadın ‘vatan haini’ olup olmadığını tartışıyordu. Ne diyordu üstad: “Otuzumda asılmamı istediler / Kırk sekizimde barış madalyasının bana verilmesini / Verdiler de…” Dijital çağda, bizden habersiz, takvimler daha bir enerjik yapraklarını eskite dursun, dünya şairi Mavi Gözlü Dev, şimdi 110 yaşında…
1930’LARDA YASAKLANAN ‘KAFATASI’ İLE YENİDEN
Geçtiğimiz akşam, ‘en son ne zaman böylesine, içimde yumuşak dokunuşlar yaşamıştım hatırlayamadım’ olduğum hissiyatla, aklımda Nâzım’ın şiirleri, sol yamacımda ilk aşkımın gece vardiyası muhabbetleri modunda döktürdüğü Nâzım şahanelikleri, dilimde Kaktüs’ün sıcak şarabı ve fonumda Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu’nun “Gören bizi sanır deli / usludan yeğdir delimiz…” ezgisiyle yol aldım Ortaoyuncular’ın mekânı Ses Tiyatrosu’na… Aylardan Ocak’tayız malum, kalemiyle ortalığı kırıp geçiren ustanın doğumudur bu karların yavaştan kendini verdiği zaman…
“1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim…” diyen, ‘başı bulutlarda bir çınar’ Nâzım’ı, doğumunun 110. yılında, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nin (NHKM) düzenlediği okuma tiyatrosunda andık. En koyusundan ve en içtenlisinden Nâzım kalabalığı toplanmıştı Ses Tiyatrosu’na… Son 10 yıldır her doğum yıldönümünde ustayı, kaleme almış olduğu bir oyununu, okuma tiyatrosu formunda sahneye taşıyan NHKM, bu yıl da geleneği bozmayarak Nâzım’ın ‘Kafatası’ adlı oyunu ile selam yolluyor, onun nazarında tüm dostlarına.
‘Kafatası’nı, Muhsin Ertuğrul’un isteği üzerine yazıp, 1932 yılında yayımlayan Nâzım’ın bu oyunu, aynı yıl Darülbedayi tarafından sahneye konmuş. (Nâzım’ın Rusya’da geçirdiği dört yıldan sonra ülkeye dönüşte yazdığı ilk oyundur.) Doktor Dalbanezo rolünün Muhsin Ertuğrul tarafından üstlenildiği oyunda, dönemin usta oyuncularından İ. Galip Arcan, Talat Artemel, Hüseyin Kemal Gürmen, Behzat Budak, Hazım Körmükçü, Neyyire Neyir, Bedia Muvahhit ve Şaziye Moral rol almış, ancak oyun, oluşan baskılar nedeniyle yalnızca üç kez sahnelenebilmiş. O üç gece boyunca da Ses Tiyatrosu dillere destan bir izdiham yaşamış. ‘Veteriner mesleğinin gülünç bir şekilde teşhir edilmesi’ gerekçesiyle de üçüncü gösterimden sonra hükümet tarafından yasaklanmış.
DOKTOR DALBANEZO’NUN HİKÂYESİ
‘Kafatası’ Dolaryanda'da geçer. Daha 'birinci bab'da 'Dolaryanda post müttehit gazeteler tröstü'yle yüz yüze geliriz. İki yüz yıla damgasını vurmuş veremin tedavisizliği çevresindeki bu eser, çaresizliğin gerisindeki büyük sermaye oyunlarını inanılmaz bir yabancılaştırma tiyatrosuyla yansıtır. ‘Kafatası’nın o tarihlerde anlattığı durum ise o vakte kadar memleketim tiyatro tarihinde pek de alışıldık bir hal değildir: Kızını ölümden kurtarmak isteyen Doktor Dalbanezo, sonunda sirktedir! “Davullar çalarak, palyaçolar oynayarak çekilirler. Çığırtkan perdeleri açar. Demir kafesler. Birinde sakallı kadın, birinde pehlivan, birinde Doktor Dalbanezo... Önlerinden kalabalık geçer. Kapıcı Kadın’la o… gelirler. Kırbaçlı, üniformalı sirk terbiyecisi dolaşır... At kişnemeleri.” Eserin sonunda; "Nefes alamıyorum. Uyuyamıyorum. Kulağıma sesler geliyor. Nefes alamıyorum..." diyen Doktor Dalbanezo’nun sözleri kulaklardan gidecek türden değildir…
İlk sahnelenişinin üzerinden geçen 80 yılın ardından oyun, dramaturgi ve yönetmenliğini Yılmaz Onay’ın, yardımcı yönetmenliklerini Metin Coşkun ve Orhan Aydın’ın, yönetmen asistanlığını ise Serpil Özcan’ın üstlendiği geniş bir kadro ile tekrar sahneydi. ‘Kafatası’nın oyuncu kadrosu Gülsen Tuncer, Metin Coşkun, Orhan Aydın, Levent Ülgen, Cezmi Baskın, Ender Yiğit, Recep Yener, Ayşegül Alpak, Mustafa Kırantepe, Müge Saut Süs, Merve Dağlı, Cansu Fırıncı, Nevzat Süs, Halil Ersan, Serkan Durak, Mehmet Esatoğlu, Bilgesu Ataman ve Beran Soysal’dan oluşuyor. (Tüm ekibe bir kez daha mütemadiyen sevgiler…)
YİNE O MALUM SONUNA ERDİK…
Dost Yayınevi’nden 1966 basımlı ‘Kafatası’; vaktinde bir tiyatro tutkunu tarafından elime geçmişti, okuduğumda, Nâzım’ın kendini üçüncü sınıf tiyatro yazarı olarak görmesini haksız bulmuştum. Şimdi en sahicisinden, bir okuma tiyatrosu modelinde, hem de orijinal halinde, usta oyuncular tarafından izlediğim şair Nâzım’ın tiyatro dilinin ve ince esprilerinin hastası oldum. “Kafatası, ‘oyun metni sıkıntısı çekildiği’ söylenen tiyatromuz için bir ışık olarak algılanmalı ve Nâzım Hikmet Tiyatrosu’nun bir kez daha üstünde konuşulmayı, tartışılmayı gerektiren bir zenginlik içerdiği bilinmelidir”, diyen Orhan Aydın’a canı gönülden katılıyorum. Kim bilir belki önümüzdeki günlerde, Seyyar Sahne’nin Oğuz Atay’dan ‘Tehlikeli Oyunlar’ı tadında, Nâzım’ın da bir şahaneliği tiyatro sahnesinde endam eder. Olamaz mı?!
‘… Yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam’ diyen Nâzım’ın gölgesinde bir günün daha veda taksimini yapıyoru-m-z. “Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan / bu ümitsiz tabiatın / ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır / yine o malum sonuna erdik demektir işin / yani bugün de mükellef bir daüssıla için / yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.”
İçimden geldi not’u: Nâzım Hikmet anısına 5 Nisan 2004’te hatırına parasının basıldığını biliyor muydunuz? Nominal değeri 15.000.000 TL olan bu madeni para 999 ayar gümüşten, 5000 adet basılmış.