Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat

        Özge Mine SARIÇAM / HABERTURK.COM

        osaricam@haberturk.com

        “Yılanların Öcü” dizisinin oyuncularıyla röportaja kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu sefer sırada başroller Cemal Toktaş, Hande Soral, Rüçhan Çalışkur ve Nail Kırmızıgül, Şebnem Dilligil, Nalan Örgüt var. Bazı oyuncularla röportaj yapmak pek kolay değildir. Karşı taraf, magazinsel bir malzeme vermemek için duruma önyargılı yaklaşır ve iki üç kelimelik cevaplarla fazla konuşmamaya çalışır. Sonunda ortaya hiçbir duygu vermeyen, kopyala yapıştır tarzı, olmasa da olur konuşmalar çıkar. Bu sefer işim daha kolaydı.

        Ağzından çıkan değil kafandan geçen daha önemlidir. Ve ikisi uyum içindeyse muhabbetin tadından yenmez.

        CEMAL TOKTAŞ – KARA BAYRAM

        “KARA BAYRAM, GÜNÜMÜZ GENÇLERİNİN KAYBETTİĞİ SAFLIĞI TAŞIYOR”

        Cemal’le Kara Bayram arasındaki benzerlikler neler?

        Cemal Toktaş: Kara Bayram’la panik hallerimiz çok benziyor. Onun dışında çalışkanlığımız, kafasına koyduğu şeyi başarana kadar peşinden gitmesi, annesine saygılı oluşu benziyor. Ben çok ana kuzusu değilimdir ama büyüklerime karşı hep saygılı davranmaya özen gösteririm.

        Karakterdeki hoşunuza gitmeyen özellikler hangileri?

        C. T. : Hoşuma gitmeyen bir yanı yok aslında. Günümüz gençlerinin kaybettiği saflığı taşıdığını düşünüyorum.

        Size “Bu proje tutar” dedirten ne oldu?

        C.T. : Çok sağlam bir romanın uyarlamasını yapıyoruz ve daha önce çekilmiş çok güzel iki sinema örneği var. Senaryo çok güzel ele alınmış ve kurulan ekiple Cemal hocanın işi ele alış şekli ve ekip arasındaki samimiyet nedeniyle tutacağını düşündüm. Herkes profesyonelce işini yapıyor ve aramızda güzel bir samimiyet var. Umarım bu samimiyetimiz ekrana da yansır.

        “Güneşi Gördüm”den sonra hayatınızda spesifik bir hızlanma oldu mu?

        C.T. : İnsanlar iş anlamında beni tanımaya başladılar ve teklif yapmaya cesaret edebildiler. Onun dışında hayatımda bir değişim olmadı. Empati yeteneğimi geliştirdiğini de ekleyebilirim.

        Genelde oynamayı en sevdiğiniz karakterler ne tipte oluyor?

        C.T. : Öyle bir kıstasım yok. Gerçek ve samimi olsun, yeterli benim için. Bir de işin bütünü ve bir şey anlatma derdinde olması değerli. Karakterin büyüklüğü, küçüklüğü çok da önemli değil. Ama bana ters gelen karakterleri canlandırmayı isterim.

        Köylü çocuğu size ters mi geliyor?

        C.T. : Bugüne kadar İstanbul delikanlısını da oynadım, devlet memurunu da. Genelde ailemizin temiz yüzlü çocuğu durumu var. Kara Bayram’da da aynı şey söz konusu ama bunun fonunda köy var ve köylünün dertlerini işliyor. Köylünün arasındaki küçük hikayeleri ve küçük hesapları gösteren bir iş ve bu nedenle farklı geldi.

        Haftanın çoğu gününü Kapadokya’da geçiriyorsunuz. Boş vakitlerinizde düşünmeye bol vaktiniz olur. En çok ne düşünüyorsunuz?

        C.T. : Geleceğe dair planlarımı programlamak için vaktim olmuş oluyor. İyi oluyor aslında. Önümdeki 5 yıl içinde yapmak istediğim şeyleri burada düzene sokup geri dönebilirim.

        Son zamanlarda en çok beğenerek izlediğiniz film hangisi?

        C.T. : Onur Ünlü’nün “İtirazım Var” filmi. Mükemmel bir kara güldürü. Öyle bir senaryo yazabilmek isterdim.

        “NEDEN BİR TÜRLÜ TATMİN OLAMIYORLAR? ”

        Cemal Toktaş ve Hande Soral

        Peki kendinizi hem oyunculuk hem de genel anlamda geliştirmek için neler yaparsınız?

        C.T. : Okumaya çalışıyorum. Şimdi farklı bir coğrafyadayız ve mümkün olduğunca fazla insanla diyalog kurmaya çalışıyorum. İş bittikten sonra buranın yerlisiymişim gibi sokağa çıkıyorum. Buradaki evimde küçük bir kitaplık kurdum. Bir yandan da bir şeyler yazıyorum.

        Ne yazıyorsunuz?

        C.T. : Ufak tefek şeyler. Tiyatro bölümü mezunu olduğum için bir oyun yazmaya çalışıyorum.

        Bugüne kadar birlikte çalışmaktan en fazla zevk aldığınız oyuncular kimlerdi?

        C.T. : Birini söylesem diğerine ayıp olur. Ama son işimde Nergis Öztürk ve Yeliz Kuvancı’yla birlikte güzel bir üçlü olmuştuk.

        Kendiniz ve çevrenizle ilgili neleri değiştirmek isterdiniz?

        C.T. : Çok ütopik ama herkesin karnının doymasını isterdim. Ama gerçekten doysun ve insanlara kazandıkları yetsin isterdim. Hep daha fazlasını isteyen insanlar var ya, bir de onların neden daha fazlasını istediğini öğrenmek istiyorum. Sadece fiziksel anlamda doymaktan bahsetmiyorum. Neden bir türlü tatmin olamıyorlar ve bu tatminsizlikten ötürü etrafımızda bu kadar çok can yanıyor? Bunu değiştirmek isterdim.

        HANDE SORAL – FATMA

        "BU SEFER TAM ANLAMIYLA BİR ŞEY YARATMAYA ÇALIŞTIM"

        Fatma’yla aranızdaki benzerlikler neler?

        Hande Soral: Sadece ikimizin de kardeşi olması. Başka hiçbir benzerliğimiz yok. Ben de küçük bir şehirde büyüdüm ama köy değildi. Senelerdir İstanbul’da çalışıyorum. Paramı kazanıyorum, istediğim şeyleri yapabilme özgürlüğüm var, arkadaşlarımla buluşuyorum, kitap okuyorum… Fatma bunların hiçbiriyle alakası olmayan bir kız. Liseyi bitirmiş ve ileriye dönük bir hedefi yok. Ailesiyle yaşıyor. Sanmıyorum ki bir erkek arkadaşı olsun. Ve birden ailesini kaybediyor. Çok zor bir hayatı var Fatma’nın.

        Sizin için zor oldu mu onun ruh haline girmek?

        H.S. : Zor oldu diyemem ama bu sefer tam anlamıyla bir şey yaratmaya çalıştım. Onu kendi içimde arayıp bulamadığım için gözlem yapmak, okumak gibi başka şeyler yapmak zorunda kaldım bu süreçte.

        “Şöyle bir karakteri oynamak isterdim” dediğiniz ne var?

        H.S. : Aksiyon oynamak istiyorum aslında. Korkusuz bir tarafım da var zaten. Bir de uçan, kaçan sert, kahraman bir kadın karakteri oynamak isterim. Bir Tomb Raider olabilirdim!

        “Küçük Kadınlar”da tanıdığımız Hande de biraz erkeksi bir kızdı.

        H.S. : Evet, işte onun büyümüş halini oynamak isterim! O aksi, atarlı kız tarafını seviyorum.

        Siz de öyle misiniz?

        H.S. : Biraz öyleyim, evet.

        “KARDEŞİMİN OYUNCU OLMASINDA HİÇ TUZUM YOK”

        Bugüne kadar oynadığınız roller içinde en çok size benzeyen hangisiydi?

        H.S. : Herhalde “Küçük Kadınlar”dı. Zaten Armağan karakteri benim ilk oyunculuğum, ilk tecrübem olduğundan çok daha “ben”di.

        Kardeşiniz sizle aynı dönemde mi oyunculuğa merak sardı yoksa başarılarınızı gördükten sonra mı?

        H.S. : Ne o zaman merak saldı, ne de ben çalışmaya başladıktan sonra. Bensu oyunculuğu hiçbir zaman merak etmedi ama etrafındaki insanlar, benim yapımcı arkadaşlarım ve menajerim, ailemin içine girmeye başladıkça baktılar ki bu kız çok güzel ve yetenekli bir kız olacak, zorla ikna ettiler. Benim hiç bu çorbada tuzum yok.

        Peki kardeşinizin bu sektöre girmesini ister misiniz?

        H.S. : Herkesin kendi hayatı, iki kardeşime de hiçbir zaman karışmadım. Bana da ailem hiçbir zaman “Bence şöyle yapmalısın” gibi bir şey demedi. Ben her zaman onların arkasındayım ve hayatlarına karışma hakkım olduğunu düşünmüyorum.

        “KÜÇÜK KADINLAR”DAN SONRA BÜYÜDÜM

        “Küçük Kadınlar”dan sonra en çok siz sivrildiniz sanki?

        H.S. : Sanırım o, oynadığım karakterle ilgili. Öyle sağlam bir kızı izleyen de hoşuna gidiyor ve “Bu kız bunun hakkından gelir, onları bir araya toplar” diye güveniyor. Seyirci o karaktere güvendiği için dışarıda seni gördüğünde seni de öyle sanıyor ve seviyor. Hala sokakta teyzeler bana “Armağan” diye sarılıp yanaklarımı sıkıyorlar. Ne oynarsam oynayayım hala onlar için Armağan’ım.

        “Küçük Kadınlar”dan sonra hayatınıza nasıl bir yön çizdiniz?

        H.S. : Daha fazla çalışmam gerektiğini öğrendim. Zaten bu işe başladığımda eğitimim çok azdı ama “Küçük Kadınlar” bittikten sonra “Ben bu mesleği yapacağım”a karar verdim. İşin ne kadar ciddi olduğunun farkına vardım. Zaten yaşım da küçüktü ve o farkındalık, algı açıklığı yavaş yavaş gelmeye başladı. Hayatımla ilgili hiçbir şey değişmedi ama ben büyüdüm. Ben büyüdükçe her şey rayına oturmaya başladı.

        Peki son zamanlarda kafanızı en çok kurcalayan sorun ne?

        H.S. : Ülke olarak çok zor zamanlardan geçtiğimizi düşünüyorum. Herkesin kendini ifade etmeye çalıştığı ama yanlış anlaşıldığı bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Açıkçası kafamı kurcalayn şey, barış içinde yaşamayı ne zaman öğreneceğimiz. Ve böyle bir dünyaya çocuk getirmek doğru bir fikir mi yoksa yalnız mı var olmalıyım bunları düşünüyorum. Yeni doğan çocuklar, hem ekolojik olarak hem sosyo-ekonomik olarak daha zor bir dünyada yaşayacak. Biz bir şekilde atlatıyor gibiyiz ama bizden sonraki nesillerin işi cidden zor gibi duruyor.

        “TÜRKİYE’DE ÇOCUK YAPMAM”

        Kendinizi nasıl tanımlarsınız duygusal mı, mantıklı mı?

        H.S. : Ben her şeye kalbimle karar veririm, aklım sonradan devreye girer. Aslında kendimi ancak öyle huzurlu hissedebiliyorum. Yaptığım her şeyi mutlu olmak için yapıyorum. Arkadaşlarımın yanında, bir masada otururken eğer mutlu değilsem kalkıp gitmeyi tercih ediyorum. Evet daha fazla yaralanma ihtimalin oluyor ve acı çekiyorsun ama daha mutlu oluyorsun. O yüzden bence buna değer.

        Kesinlikle! Peki birkaç yıl sonra İstanbul’dan, Kapadokya ya da güney sahilleri gibi ufak bir yere taşınır mıydınız?

        H.S. : Başka bir şehir değil belki ama başka bir ülkeye taşınabilirim ileride. O da yeni yeni kafamda oluşmaya başladı. Eskiden asla yaşayamam derdim ama artık Avrupa’da bir yerde yaşayabileceğime karar verdim.

        Belki orada dünyaya çocuk getirme fikrine de sıcak bakarsınız?

        H.S. : Belki de. (Gülüyor) Türkiye’de değil ama Avrupa’da olabilir.

        Ekiple aranız nasıl? Önceden tanışıyor muydunuz?

        H.S. : Ekipteki kimseyi daha önceden tanımıyordum. Teaser çekiminde tanıştık ilk. Sanırım şehir dışında olmanın yarattığı atmosferle, çok çabuk kaynaştık. Henüz 3. Bölümü çekiyoruz ve ben daha önce 3’üncü bölümü çekerken kimseyle bu kadar samimi olmamıştım. Gerçekten aile gibiyiz. Yönetmenimiz Cemal Şan hocamla ve yapımcımız Ata Bey’le uzun süredir bir projede çalışmak üzerine konuşuyorduk ve proje bana gelince koşarak gittim.

        RÜÇHAN ÇALIŞKUR – IRAZCA ANA

        “SEVDİKLERİNİ KAYBETTİĞİNİ GÖRDÜKÇE HER ŞEYE DAHA FAZLA BAĞLANIYORSUN”

        Rüçhan Çalışkur, ortada

        Irazca Ana’nın size benzeyen tarafları neler?

        R.Ç. : Pek benzerlik olduğunu söyleyemem ama ayaklarının üzerinde sağlam durabilmek ve mücadele gücü bana benziyor.

        Sizce Irazca nasıl biri?

        R.Ç. : Irazca çok güçlü bir toprak kadını ve çocukları için ölümü bile göze alabilecek bir karaktere sahip. Eşi öldükten sonra çok yalnız kalmış ve kocasına çok aşıkmış. Onu kaybedince de tüm sevgisini çocuklarına vermiş.

        Bugüne kadar hep anne ya da sözü geçen kadın odaklı rollerde oynadınız. Öyle bir ışığınız olduğu için mi öyle roller geliyor?

        R.Ç. : Tesadüf oluyor herhalde, bilmiyorum. Belki de benim ışığımdandır. Tiyatroda çok farklı karakterler oynadım aslında, sanırım benden kaynaklanmıyor.

        Televizyon kariyerinizdeki roller içinde gerçek size göre, en farklı olan hangisiydi?

        R.Ç. : Parmalıklar Ardında’daki Kutsiye karakteriydi. Aklını yitirmiş ve evladını öldürmüş bir anne karakteriydi ve o karakter çok benim dışımda bir şeydi. Ama oyunculuk her kalıba girmeyi gerektiriyor ve hepsini de kalbinden çıkarman gerekiyor.

        Hayat enerjisi yüksek, çok canlı birine benziyorsunuz. Bunu nasıl sağlıyorsunuz?

        R.Ç. : Aslında doğayı, hayvanları çok seviyorum ve sanıyorum beni besleyen bir sevgi var.

        İlahi sevgi gibi bir şey mi?

        R.Ç. : Ona da inanıyorum ama özellikle doğanın beni beslediğine inanıyorum. Bir de şöyle bir durum var; ne kadar acı deneyimler yaşarsanız o kadar çok besleniyorsunuz. Sevdiklerini kaybettiğini gördükçe her şeye daha çok bağlanıyorsun.

        Aslında en canlı ve mutlu insanlar en fazla acı çekenler değil midir?

        R.Ç. : Evet, kesinlikle öyledir. Ama çok canlı ve mutlu göründüğümü düşünmüyordum. İlk kez sizden duydum. Biraz içine kapanık bir insan olduğumdan o kötü anları içimde yaşıyorum.

        “BİZ DE ‘KIŞ UYKUSU’NDAKİ KÜÇÜK BURJUVALAR GİBİYİZ”

        Rüçhan Çalışkur ve Şebnem Dilligil

        36 yıllık oyunculuk kariyeriniz boyunca, “Bu benim rolüm” dediğiniz hangisiydi?

        R.Ç. : Türkan Saylan’ı oynamak bunlardan biriydi. “Bulutları Beklerken” filminde de aynı şeyi hissettim. Ve rahmetli kardeşimle birlikte yaptığımız tiyatro oyunları da öyleydi. Nadir de olsa öyle anlar yaşıyorsunuz. Şimdi de Irazca’yı çok sevdim. Zaten sevmediğim bir rolde olmamaya çalışırım.

        Son zamanlarda vizyondaki filmlerden sizi en çok etkileyen hangisi oldu?

        R.Ç. : Kış Uykusu beni gerçekten çok etkiledi. Uzun süre etkisinden çıkamadım. Nuri Bilge de diğer arkadaşlar da mükemmel bir iş çıkarmış.

        Sizce Nuri Bilge’nin en iyi filmi mi?

        R.Ç. : “Bir Zamanlar Anadolu’da”dan da çok etkilenmiştim ama bunda bire bir insan psikolojisinden ve belirli bir varoluş felsefesinden yola çıktığı için, galiba biz de o kişilerin birer uzantıları olduğumuz için bu daha çok etkiledi. Bizler de birer küçük burjuva olarak, onlar gibiyiz.

        ŞEBNEM DİLLİGİL - MAHMURE

        “OĞLUM, ‘OYNADIĞIN KARAKTERLERDEKİ GİBİ BİR ANNE OLSAN KEŞKE’ DER”

        Dizide canlandırdığınız Mahmure’nin hangi özellikleri size benziyor?

        Şebnem Dilligil: Dizide bir anneyi oynuyorum. Oğlum Haceli, kızım da Zahide (Ceyda Ateş). Normal hayatta da anneyim ancak dizide hem anne hem babayım. Toprak anası olarak köyde yaşayan bir anne. Güçlüklerle baş edebilen, her türlü kötülüğe karşı evlatlarını korumaya çalışan biri. Bu nedenle annelik tarafı bana benziyor.

        Dediğim dedik bir anne ama.

        Ş.D. : Tabii Mahmure hem anne hem baba olduğundan son sözü o söylüyor. Zaten köylerde daha çok anaerkillik hakimdir. Ancak çok despot, sert bir anne değil.

        Normalde çocuğunuza karşı nasıl davranırsınız?

        Ş.D.: Bir oğlum var ve normal hayatta oynadığım dizilere göre daha kuralcı bir anneyim. Hatta oğlum, “Keşke oynadığın karakterlerdeki gibi bir anne olsan” der. Bazen ben de düşünürüm, “Acaba öyle davransam oğlum daha yumuşak huylu bir çocuk mu olurdu, evde rol mü yapsam” diye. Ama uzun vadede yapamıyorsun tabii.

        Siz de bu projeye Fakir Baykurt’un eseri olduğu için mi inandınız?

        Ş.D.: Benim devam eden bir işim vardı ve bu arada birkaç teklif daha aldım. Ancak hem yapım şirketlerini hem projenin ağırlığını yeterli bulamadım. Bu projeyi, Koliba Film’le de çalışmak istediğimden kabul ettim. Ayrıca zamanında toprak reformunu çok güzel anlatan bir hikayede yer almak da beni etkiledi. Umarım iyi gider.

        “GÜLMEYİ BİLMEYEN BİR MİLLETİZ”

        Sizin bugüne kadar oynadığınız roller arasında en çok içinize sinen hangisi oldu?

        Ş.D. : Ben 35 senedir Devlet Tiyatrosu’ndayım.Uzun yıllar Ankara’da oyunculuk yaptım. Son 10 yıldır dizilerle uğraşıyorum. Dizi hayatımdan söyleyecek olursam ilk oynadığım dizi “Şöhret”teki karakterimi sayabilirim. En yakın geçmişte “Karadayı” var. “Ey Aşk Nerdesin” dizisinde diğerlerinden farklı olarak komedi yapmıştım, o da çok eğlenceliydi. Ama inanıyorum “Yılanların Öcü” hepsinin önünde olacak.

        Sizce Türk halkı neden dram ve acı görmeye bu kadar hevesli?

        Ş.D. : Çünkü gülmeyi bilmeyen bir milletiz. Gülmeye alışmamışız ve kendimizi seyretmeyi seviyoruz. Ekranda kendimizi görmek istiyoruz. Komedi dizilerinde de kendine yakın espriler buluyorsa seviyor. Bana “Ne güzel ağlıyorsun, sen ağladın biz ağladık. İçimiz kurudu” deyip sarılıyorlar mesela. İnsanlar ağlamaktan zevk alıyor. Daha fazla gülmelerini dilerim.

        NALAN ÖRGÜT - HİKMET HANIM

        “AİLENİN ERKEĞİ GİBİYİM”

        Nalan Örgüt ve Rüçhan Çalışkur

        Dizide canlandırdığınız Hikmet karakteriyle sizin aranızda ne gibi benzerlikler var?

        Nalan Örgüt: Ben de Hikmet gibi dominant bir karakterimdir. Aile içerisinde evin erkeği gibiyimdir. Hikmet Hanım sert bir karakter olsa da içinde iyiyi de barındırıyor. Konakta Necip Bey’in emektarı olarak çalışıyor. Yetiştirme yurtlarında büyümüş, evli değil, çocuğu yok. Necip Bey’in kızı Elif’i kendi kızı gibi büyütmüş. Bu nedenle Hikmet Hanım, Necip Bey’den sonra konaktaki söz sahibi kişi. Alt tabakayla da bir erk çatışması yaşıyor, özellikle Remziye’yle. Ama hep koruyucu, kollayıcı bir yanı var ve onun Elif’e bu kadar düşkün olması ileride sürpriz gelişmelere sahne olabilir.

        Proje size neden çekici geldi?

        N.A. : Öncelikle Fakir Baykurt’un romanı ve bir edebi eser olması biz tiyatrocuları daha çok cezbediyor. Ama biz bu sene romana pek girmeyeceğiz. Şu an romanın öncesini çekiyoruz. 39 bölüm roman öncesi olarak gidecek. Kısmetse seneye romana başlanacak. Karakterlerin romandan önceki hallerine eğileceğiz.

        Bundan önce neredeydiniz?

        N.A.: Ben 30 yıllık tiyatrocuyum ama dizilerde oynamadığın sürece sahnede pek tanınmıyorsun. Bundan önce Benim İçin Üzülme dizisindeydim ve 1 buçuk yıl Hopa’da kaldık. Onun ardından da hemen burası geldi. Yönetmenimiz Cemal Şan da dünya tatlısı bir insan ve onunla çalışmak gurur verici.

        Bundan sonra tiyatroya devam edecek misiniz?

        N.A. : Hayır, Devlet Tiyatrosu’ndan emekli olmayı planlıyorum. Televizyona daha çok ağırlık vereceğim. Tiyatro İzmir’de kızım İstanbul’da. Emekli olup İstanbul’a yerleşeceğim.

        Peki hayatınızı son yıllarda en çok etkileyen olay ne oldu?

        N.A. : Gezi… İçinde bir 20 gün kadar bulunmuş biri olarak beni fazlasıyla etkiledi. Zaten Gezi’ye Devlet Tiyatroları çadırı kurmuştuk, hepimiz oradaydık. Gençlerimizin bilgisayar başında sadece boş boş vakit öldürmediğini öğrenmiş olduk. Çok acılar yaşandı ama bilinçli gençlerimizin olduğunu görmek umut vericiydi.

        NAİL KIRMIZIGÜL – KAMURAN

        “BEN KAMURAN KADAR HIRSLI DEĞİLİM, EMEĞE İNANIRIM”

        Kamuran nasıl biri?

        Nail Kırmızıgül: Kamuran, hikayenin açılışıyla birlikte hikayeye dahil olan, açılışından önce Ankara’da olan konağın sahibi Necip Bey’in kardeşi. Zaman zaman Necip Bey’le güçlü bir çatışmaya giriyor. Kamuran, konağa gelişiyle birlikte o güne kadar ondan alınmış olan her şeyi isteyecek. Bunu elde etmek için her şeyi yapabilecek biri. Sadece ailesi değil, yoluna çıkan herkesle bu çatışmayı yaşadığını göreceğiz.

        İçsel olarak size benzeyen yanları var mı?

        N.B. : Pek yok. Ben, hayata öyle gözü kara ve kontrolsüz bir hırsla yaklaşmam. Hırslı biri değilim. Ben yetenek, emek ve çabaya inanırım.

        Sizce bu dizinin Kapadokya ve Anadolu’da önceden çekilmiş toprak dizilerinden farkı ne?

        N.B. : Bu gerçek bir toprak hikayesi. O dizileri kötülemiyorum, onlar konseptlerini öyle kurmuşlar. Ama toprak hikayesi olarak izlediğimiz birçok şeyde aslında aile veya karakterler arası çatışmaları gördük. Ama o topraklarda yaşayan insanların gerçek hayatlarını pek göremedik. Ama biz Fakir Baykurt’un kurduğu o muhteşem betimlemelere sadık kaldık. Onun romanı da bozkırda geçer, biz de bozkırdayız. Şu anda buradaki herhangi bir tarlaya ya da köye gidin, oradaki hayat neyse bizde de öyle.

        Son zamanlarda kafanızı en çok meşgul eden şey ne?

        N.B. : Etrafımızın kan gölüne dönmüş olması. Birtakım süper devletlerin bu coğrafyalar üzerindeki çıkar çatışmaları nedeniyle buraların bir kan gölüne dönmesi ve bunu bu coğrafyada yaşayan insanların hala anlayamıyor olması. Önce ülkeler, sonra ülkelerin içindeki farklı dini gruplar savaştırılıyor. Sonra da aynı dinin mensubu ama farklı mezheplerindekiler savaştırılıyor. Ne yazık ki bu toprakların yöneticileri hala bir şeyin savaşını verdiklerini düşünüyorlar. Tek dertleri toprak altındaki kaynaklara sahip olmak. Aynı oyuna defalarca geliyoruz.

        “Sanatçı siyasete karışmamalı” söylemleriyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

        N.B. : Hayattaki her şey politiktir. Markete girdiğinizde seçeceğiniz bir marka bile politik bir davranıştır. Sanatın kendisi zaten politik bir tavırdır. Bu tartışma bana çok sığ geliyor. “Sen sanatını yap” diyorlar. Ben zaten sanatımı yapınca politika yapmış oluyorum. Ama elbette çok fazla göz önünde olan ve toplulukları etkileyen sanatçıların, biraz daha objektif yorumlar yapabilmesi gerekir. Doğru olan objektif tanımlar yapmak ve bunu cesurca dile getirmektir.

        Bugüne kadar içinize sinmeyen bir rolde oynadınız mı?

        N.B. : Hayır, içime sinmemiş olsa zaten projeyi kabul etmezdim. Bir de benim şöyle bir şansım vardı, ilk kamera önü deneyimim Propaganda filmiydi. Orada oynadığım karakter çok güzeldi. Hemen arkasından da Yılan Hikayesi geldi. Bu nedenle açılışı iyi yaptığım için devamı da iyi gitti.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ