Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        12 TEMMUZ FİLMLERİ

        Amerikan stüdyolarının memur yönetmenlerinden Michael Bay, fazla anlaşılmasa da kariyerinin ilk döneminde “Kaya” gibi muhalif söylemli ve kilit bir aksiyon filmi çekmişti. Arada para kazandıran ve genelde Amerikan seyircisinin ideolojik bakışını tatmin eden projelere imza atsa da, “Zor Kazanç” ile adeta köklerine geri dönüyor. Bir anlamda “Ucuz Roman”ın suç filmi modelini üç anti-kahraman üzerinden doğru diyaloglar, iyi yazılmış karikatürize karakterler, hız algısı ve biçimci bir görsel yapıyla Tony Scott ekseninden geçiriyor. Bununla da kalmayıp göstermelik Amerikan rüyasını 90’lar tabanından hunharca eleştirirken, dinin küçük düşürme gücü, paranın nelere kadir olabileceği gerçeği ve kıyıda köşe kalmış insanların yaşayışları üzerine keskin bir sistem eleştirisi depoluyor.

        Biliyoruz, Michael Bay deyince aklınıza “Pearl Harbor” (2001), “Armageddon” (1998) ve ‘Transformers’ serisi gibi ABD’nin emperyalist politikalarını desteklerken savaş çağrısı da yaptığı düşünülen eserler gelir. Bu ideolojik açıdan sıkıntılı oldukları kabul edilen yapıtlar ise aslında göstermeliktir ya da ‘memuriyet’ kelimesinin sözlük anlamıdır. Zira yönetmenin yedinci sanata esaslı girişini olmasa da ‘kimliksel’ girişini anlatan film “Kaya”dır (“The Rock”, 1996).

        Bay’in aksiyona sunduğu model pek anlaşılmamıştı

        Bay, orada Amerikan askerini kötü, eline silah değmemiş bomba uzmanını iyi konumuna yerleştirerek ‘güç’ün tarafını değiştirmişti. Söz hangisinin hangisini alt edeceğine gelince ise fazlaca engeli aşmak kaçınılmaz olmuştu. Böylece Amerikan ordusunun içinde olup bitenlere, saklanan gerçeklere odaklanmak ‘muhalif’ de bir söylem getirmişti. 1990’larda Körfez Savaşı ile birlikte ülkenin ‘düşmanları hedef alma’ dönemi olduğundan bu konu daha da anlamlı hale gelmişti. Yönetmen, o sürecin emperyalist filmlerini bertaraf edip aksiyona yeni bir model kazandırmaya gayret etmişti.

        Üç karakterli omurgasının içerisinde ‘VX savaş başlıkları’nın tehdidinin devamında hapisteki 60 yaşındaki eski İngiliz ajanının ‘zeka’sı ve ‘tecrübe’si ile uzmanın ‘dinamizm’i ve ‘toy’luğu arasında bir bağ kuruyordu. Böylece Bay’in çok sevdiği ‘iki kafadar filmi’ adına bir mizah da canlanmıştı. Bunu takiben patlamasıydı, araba takibiydi, nişan almasıydı, rehin almasıydı, kaçma-kovalamacasıydı fark etmeksizin, bunların hepsi ‘klasik hikaye anlatma sineması’nın motifleri haline geldiler. Nihayetinde ‘Savaşta alınan masum canlara dur diyelim artık!’ söylemli bir aksiyonun temeli atıldı ama bu durum pek anlaşılmadı.

        Köşeye itilmiş karakterlerden oluşan sivri dilli bir kara komedi

        Biraz geç olsa da Bay sinema kariyerini kaldığı yerden alıp burada ‘aksiyon tempolu bir kara komedi’ ile çıkageliyor. Amerikan rüyasına beklenmedik yerden bakarken, hiç tahmin edemeyeceğimiz karakterlerin üzerinden bir çatı kuruyor. Eski mahkum, Meksika asıllı Daniel Lugo, yanına jimnastik salonunun eğitimcilerinden Doorbal’u ve kokain bağımlılığından hüküm giymiş köktendinci Paul Doyle’u alınca ekip tamamlanıyor. Yönetmen bu sayede aslında ‘Transformers’ ve “Pearl Harbor”un aksine topu yere indiriyor.

        Bir jimnastik salonunda çalışan Daniel Lugo’nun hayali pastadan kendi payına düşenleri alarak bütün zenginleri sömürecek bir plan hazırlamak. Kısa sürede sınıf atlayarak sonradan görmelikle boğuşmak bir bakıma. Böylece ‘gangsterlik’ tanımı ortaya çıkarken, bizim adımıza köşede kalmış, gereğinden fazla kaslı bir karakterin kendisiyle dalga geçmesi de ilginç bir şekilde beliriyor. Genelde aksiyon kahramanlarının sistem temsilcileri olduğu düzenin içinde bir anlamda bir anti-kahraman beliriyor.

        Alegorik gangster ekibi doğru bir senarist grubuna teslim edilmiş

        Lugo’nun yanına aldıkları ise sanki dinci ve siyahi kesimin durumuna göz atma adına alegorik bir bakışı canlandırıyor. Sırtını 1995’te geçen gerçek bir olaya dayayan eserin, o yılların ‘Amerikan rüyası’ kandırmacasını gözler önüne sermesi bir anlamda “Kaya”ya ışınlanmamızı sağlıyor. Paul Doyle’un Dwayne The Rock Johnson’dan aldığı boynunda haç kolyesiyle dolaşan şaşkın ve alaycı din müptelası tipleme büyük oranda tutuyor. Anthony Mackie ile Rebel Wilson’ın mükemmel ilişki ve evlilik tanımı da aslında ‘iri kıyım’lığın absürdlüğüyle canlanıyor.

        John Dahl kara komedisi “You Kill Me” (2008) ve Peter Sellers’ın muzipliklerine odaklanan biyografi “Karşınızda Peter Sellers”ın (“The Life and Death of Peter Sellers”, 2008) senarist ekibi Stephen McFeely-Christopher Marcus, her ne kadar ‘Narnia Günlükleri’ ve ‘Kaptan Amerika’ gibi serilerde de çalışsa da o eserlerin duyarlılığını buraya taşıyor. Bay’in yazlık kara komedi düşüncesine uyum sağlıyor.

        Yazlık bir “Ucuz Roman”

        Buram buram Amerikan kara komedisi kokan açılım ise “Ucuz Roman”ın (“Pulp Fiction”, 1994) yamacında, karakter adediyle de “Sıkı Dostlar”ın (“Goodfellas”, 1990) arka bahçesinde canlanıyor. Tarantino’nun hafif mizahi yaklaşımıyla son 20 yılın suç filmlerinin ana tabanını oluşturduğu eser bir çıkış noktası olarak belirleniyor.

        Suç filmlerinin “Tatlı Hayat”ı (“La Dolce Vita”, 1960) işlevi de büyük oranda ‘mafya patronu’nu değil ama onun yanında olup bitenleri gözlemlemeye kalkıyor. Zaten burada üçlünün hedefi Tony Shalhoub’tan Ken Jeong’a uzanan kötü adamlara ders vermek büyük oranda. Bu ders ise zenginden kendi payına düşeni alıp Amerikan rüyasını yaşamayı öngörüyor. Ama bu aşırı kaslı vücutlu adamların, yarım akıllı halleriyle bunu yapması mümkün mü?

        Karakterlerin içine Balkan sineması ya da Coen filmleri kaçmış

        Aslında Bay, Amerikan halkının sindirilip bireysel hayatını yaşamasının engellendiğini öne sürüyor. Bir bakıma Amerikalılar biraz yarım akıllıdır demek istiyor. Bütün karakterlerini de Coenesk, kafası kırık ya da Balkan politik taşlamalarının hiciv metoduyla çiziyor. Bu karikatürize ambalaj, yönetmenliğe geçince aslında ‘Sun Jimnastik Salonu Çetesi’ni anlamlı kılıyor. “Sicilyalı” (“Scarface”, 1983), “Rocky” (1976), “Baba” (“The Godfather”, 1972) olmak isteyen Daniel Lugo’yu amacına ulaştırıyor. Bir anlamda kaslı karakterlerden oluşan suç çetesini bir kara komediye malzeme yapıyor.

        Açılış sekansından itibaren son iki ‘Transformers’ filminde olduğu gibi garip detay planları, kısa plan niyetine ana motivasyona dönüştüren yönetmen boş durmuyor. Genel plan kaydırmalarını asgariye indirgeyip yakın planları snorricam, arabanın bir yerine yerleştirilen kamera, silahın üzerindeki aktüel kamera gibi ‘mikro kamera’ tercihleriyle sarıyor. Çok yakın plan, makro plan, baş planı gibi yan süsler ise yer yer ölçeklerin bir tarafını da kaçırıyor. Kimi zaman özel objektifler kullanıldığını bile düşündürtüyor.

        Evren her şeyi kabalaştırmayı esas olarak belirliyor

        Böylece “Zoraki Kral” (“The King’s Speech”, 2010) sonrası çeşitlenen ölçek tutarlılığına uyum sağlanıyor. Sinematografi, büyük oranda yapay ışık rekoru kırıyor. Her sekansta içeriye ışık yalıtılması için bütün perdeler açılmış izlenimi yaratılıyor. Kırmızı, mavi ve yeşilin hikayeyi kontrol altına almadan, ana akışı yapaylaştırmayı seçerek yaptıkları renk paletini ve çerçeveyi dolduruyor. Kurguya geçince ise paralel kurgunun ve ara planın tempoyu yükseltme adına konumlandığı kesin.

        Bay de büyük oranda aksiyonun yüksek temposunu transfer edip hızı kullanıyor. Ama mahkeme ve rehin alma gibi sahnelerle sınırlı kalıp montaj sekansları öne çıkarıyor. Türün olması gereken sahnelerini kullanmıyor. Donuk karelerde ‘ara yazılar’ı devreye sokup karakterlerin ruh halini abartmadan anlatmaya çalışıyor. Tony Scott duygusu bu sayede “Metrodan Kaçış”ın (“Taking of Pelham 1 2 3”, 2009) saniye yerleştirme metodunu canlandırıyor. Çok yönlü iç seslerin katkısı bu dengeye ayak uydururken, suçlar işlenirken her şeyin çığrından çıkması, kabalaşması ise şiddet ve seksten destek alıyor. Erkek egemen kültürün yaşayışı eleştiri yağmuruna tutuyor. Her şeyin yapay olduğuna dikkat çekiliyor.

        Guy Ritchie’nin ilk dönem kara komedilerinden 10 sene sonra “In Bruges”u izlemek gibi bir hissiyat yaratıyor

        Sorina Luminiata’nın Amerikan rüyası flashback’i Spike Lee’nin “25. Saat”inin (“25th Hour”, 2002) mini final sekansı kadar başarılı dururken onun seks objesine dönüştüğü bir-iki seks sahnesi tutarlı olamıyor. Bay büyük oranda Tony Scott gibi stüdyolarda biçimci filmler çekmek isterken müziği ve kurguyu öne çıkaran yönetmenlerden biri olacak. Burada da “Ucuz Roman”ın etkisini arkasına alan usturuplu bir “Metrodan Kaçış” interaktifliği görebiliyoruz. Scott’ın son dönemindeki ‘bilgisayar oyunu estetiği’ arzusunun boyutu üst seviyeye ulaşmasa da, “Domino”nun (2005) western-aksiyon kırması ruhu görsel tonlamayı çekici kılıyor.

        “Zor Kazanç”, Amerikan sistemine atılmış bir tokat, küfürbaz bir alegori ya da Amerikan halkının yarım akıllı hale getirilmesinin bir dışavurumu kıvamında. Bay’in de belki “Kaya”dan beri en iyi filmi. Ama Coen Kardeşler’in kara komedileri kadar kıvrak ve dönüşümcü bir postmodern ürün değil. Nasıl Guy Ritchie’nin 1990’lardaki üst düzey İngiliz kara komedileri sonrası “In Bruges”u (2008) izlemek bir ‘daha önce görmüştük’ hissiyatı yaratıyorsa, Tarantino’nun 90’lardaki Amerikan kara komedisi meyilli yapıtlarının etkisini bile görmüşken “Zor Kazanç” aynı izlenimi yaratıyor. Elbette tek fark orada diyalog kat sayısının fazla olmasının, burada biçimciye yakın bir üslupla karşılık bulması sanki.

        FİLMİN NOTU: 6.2

        Künye:

        Zor Kazanç (Pain & Gain)

        Yönetmen: Michael Bay

        Oyuncular: Mark Wahlberg, Dwayne Johnson, Anthony Mackie, Bar Paly, Tony SHalhoub, Rebel Wilson, Ed Harris, Ken Jeong

        Süre: 129 dk.

        Yapım yılı: 2013

        Günümüzde Beyaz Saray’ın ele geçirilmesi olayını perdeye aktaran “Beyaz Saray Düştü”, Obama Amerika’sına siyahi başkan izinde bir siyasi söylem getiriyor. 11 Eylül sonrası filizlenen içerideki tehdide dikkat çekerken siyah-beyaz ayrımındaki safların değişmesini, sırları ve fikir ayrılıklarını inceliyor. “Kurtuluş Günü” ve “2012” ile tanınan Emmerich nazarında emperyalist, militarist ve milliyetçi bir film değil karşımızdaki. Ama sinemasal açıdan değerlendirince terör gerilimi omurgasının derme çatma hali ve hikayenin politik-gerilime uygunluğu bir ‘yanlış yönetmen tercihi’ getiriyor sanki.

        Yılın “Kod Adı: Olympus”tan (“Olympus Has Fallen”, 2013) sonra ikinci ‘Beyaz Saray düşürme filmi’yle karşı karşıyayız. “Beyaz Saray Düştü” (“White House Down”, 2013), geleneksel bir Amerikan başkanını kucaklama filmi olarak anılabileceği gibi bunun bütün şartlarını da yerine getirmiyor. Aksine Roland Emmerich’in James Vanderbilt’in senaryosundan yüklendiği memuriyet, eleştirel ve muhalif bir ideoloji depolamaya gayret ediyor.

        Şaşaalı ve destansı Emmerich filmlerinden biri olduğu söylenemez

        İçimizdeki tehdide dikkat çekerek artık siyah-beyaz ayrımındaki rollerin değiştiği bir çizgiye dikkat çekiyor. Herkesin Ortadoğu krizi için çözümünün farklı olabileceğine ve nükleer silahın konumuna kendi açılımlarını getiriyor. Channing Tatum’un ‘Rambo’laşarak herkesi alt etmesi eski model bir kahraman işleyişinin vurgulanmasına yol açsa da daha ziyade bir ‘kendimizi eleştirme’ filmi karşımızdaki. 11 Eylül sonrasında fazlaca görüp takdir ettiğimiz ‘katil içimizde’ söylemli eserlerin bir yenisi.

        “Beyaz Saray Düştü”, bunu yaparken samimi durup büyük oranda açmak istediği tartışmaları seyirciye geçiriyor. Beyaz Saray bahçesindeki koşuşturmaca, helikopterli kaçma-kovalamaca sahnelerini de iyi ayarlıyor. Bu durum büyük oranda Emmerich’in sinemaskop becerisinde “Kurtuluş Günü” (“Independence Day”, 1996) ve “2012” (2009) kadar şaşaalı bir iş sunmasını engelliyor. Daha ziyade bağımsız temellere oturtulmuş bir 70’ler politik-gerilimi izler gibi oluyoruz.

        “Kod Adı: Olympus”la karşılaştırınca öne çıkıyor

        Belki bu noktada baskın sahnesinin bariz mantık boşluklarıyla sarılması ve öykünün hangi tarafına kayacağını bilememesi başta olmak üzere birçok aşamadaki inandırıcılık sorunları karakterlere de yansıyor. Böylece terör gerilimi büyük oranda omurgasının temelinden darbe yiyor. Ancak bu konuda “Kod Adı: Olympus”daki Kuzey Koreli vasıfsız ve yapay kötülerin benzerlerinin Beyaz Amerikalı cüssesinde özenilerek karşımıza çıkması bu açıdan bir ‘küstahlığı’ engelliyor.

        Fuqua’nın oradaki baskın sahnesi işçiliği müthişken burada bu konuda bir zafiyet var. Ama senaryonun genel söyleminde aşağılayıcı, emperyalist ve militarist bir tavır bulmak zor. Emmerich “Anonymous” (2011) ile yaptığı gibi küçük boyutlu bir hikayenin üzerinden söylemiyle öne çıkan bir eser dokumak istemiş. Orada birçok kesimi sinirlendirebilecek umursamazlıklar ve ‘filmi niye çektin o zaman?’ dedirten söylem, burada aslında çok yok.

        Tartışılacak meselesinden, siyasi duruşundan ziyade sinema filmi olarak öne çıkarılacak veya eleştirilecek bir eser duruyor karşımıza. O noktada gerçek anlamda ‘iyi bir iş’ çıkartamayan Emmerich’in aslında “Kurutluş Günü” ve “2046” gibi eli yüzü düzgün, eğlence sinemasına yatkın esaslı tür filmleri çekmesi daha makbul bence. Zira burada sanki politik-gerilimlere uygun bir omurga, yapıştırma sahnelerle iteklenerek terör gerilimine çekiliyormuş gibi duruyor.

        FİLMİN NOTU: 5.3

        Künye:

        Beyaz Saray Düştü (White House Down)

        Yönetmen: Roland Emmerich

        Oyuncular: Jamie Foxx, Channing Tatum, Maggie Gyllenhaal, James Woods, Richard Jenkins, Joey King

        Süre: 131 dk.

        Yapım yılı: 2013

        İş piyasasının internete meylettiği günlerde manidar bir durum komedisi denemesi… “Davetsiz Çapkınlar”ın dikkat çekici çapkın ikilisi Vaughn ile Wilson, burada yine iki uçarı karakteri canlandırıyorlar. Ancak “Genç Çıraklar”, onun kadar eğlenceli olmayı bırakın kendini ciddiye alıp genç karakterleri umursamayınca büyük oranda süresinin zararını görür hale geliyor. Böylece X kuşağından iki adamın internet kariyeri yapma hikayesinin potansiyeli değerlendirilemiyor.

        “Sosyal Ağ”ın (“The Social Netwok”, 2010) başarısının ve Oscar adaylığının devamında internet girişimcilerinin hikayelerinin artmaya başladığı tartışmasız bir gerçek. Bu yıl içinde Apple’ın yaratıcısı Steve Jobs’u ele alan “Jobs” (2013) dramatik yaklaşımıyla öne çıkma çabasında. “Genç Çıraklar” (“The Intership”, 2013) ise ‘eski köye yeni adet getirme’ sevdalısı 40 yaşlarında iki arkadaşın arasına ‘Google’ üzerinden sızıyor.

        Hikayesinin günümüze uyumuyla ve Will Ferrell’ın sahnesiyle dikkat çekebilir

        Satıcılık mesleğini bırakıp internet sitelerinde çalışmak isteyen bu ikili, aslında karar verme sürecine dair ipucu vermiyorlar. Aksine durumla oluşan sakarlıklar, kuşak farkları ve daha fazlası üzerine bir durum komedisi şablonu oluşturuyor. Vaugn-Wilson ikilisi “Davetsiz Çapkınlar”ın (“Wedding Crashers”, 2005) ardından ikinci başrol birlikteliklerinde yine benzer bir sürece giriyorlar.

        Orada ‘düğüne kadın tavlamak için gidilse ne olurdu?’ sorusu burada ‘dünün eski model satıcıları Google’a stajyer olmak isterse sonuç ne olurdu?’ ile değişiyor. Aslında özellikle boynundaki Sanskritçe dövmeyle Will Ferrell’ın sahneyi kontrolü altına aldığı an bir hayli çekici ve kahkaha atıyor. Hatta belki MTV Müzik Ödülleri’nde garip bir kategoride adı anılabilir.

        İki Groucho Marx bir arada başarılı olabilir miydi?

        Peki ama Wilson-Vaughn ikilisi, ‘ekip’lerle tutulan karakterlerini nereye taşıyorlar? Aslında ben böylesi birlikteliklerde, tez-anti-tez hesabı ‘bir saf, bir uçarı karakter’in tuttuğunu düşünüyorum. Vaughn’un “Gözüm Üzerinizde”de (“The Watch”, 2012) de Ben Stiller, Richard Aoyade ve Jonah Hill’le yakaladığı ahenk veya Wilson’ın Stiller’la “Müzede Bir Gece”deki (“Night at the Museum”, 2006) benzer etkileşim ilk akla gelenler. Burada ise iki uçarı ve dolandırıcı Groucho Marx prototipi sanki çatışacak bir şey bulamamış gibi gözüküyor. Groucho’nun sesli sinemanın ilk döneminde çıkışa geçen Marx Kardeşler ekibinin sadece bir bireyi olduğunu hatırlatmakta fayda var.

        Bu sayede Levy’nin “Müzede Bir Gece”, “Çılgın Bir Gece” (“Date Night”, 2010), “Pembe Panter” (“The Pink Panther”, 2006) ile yükselen kariyeri ise sanki “Just Married”ın (2002) süslediği acemilik dönemine doğru geri çekiliyor. İnternet şirketine girişi klasik bir kurguyla sinemaya aktaran filmin ‘biçimci’liği veya ‘hızlı kurgu’yu hiç tercih etmeden birkaç ara plan girişiyle hızlandırma veya montaj sekans ile tempo yapmayı tercih ettiği görülebiliyor.

        Süresiyle kendini ciddiye alırken irtifa kaybediyor

        Bu da ‘Google’a muhafazakar bir bakış getirirken Rose Bryne’ın çapkınlık yapacak alan açmaması, Wilson’ın biraz daha ‘saf’ tiplemeye kaydırılması sanki bütün planları altüst ediyor. Sahne kimliklerini uyumsuz hale getiriyor. 110 dakikayı geçen süre de kendini fazla ciddiye alan filmin sonuç bölümünü inadına abartmaya kadar götürüyor.

        Böylece rekabet dolu birkaç anında eğlendiren (bkz. Quidditch maçı) ama onun ötesinde ekibe dahil olan genç karakterleri çizmeyi, anlamlandırmayı unutan bir film var karşımızda. X kuşağının “Casuslar Kampı” (“Stalag 17”, 1953) ve “Flashdance”den (1983), Y kuşağının ‘Harry Potter’, ‘X-Men’ ve ‘Açlık Oyunları’ (‘The Hunger Games’) serilerinden bahsettiği anlar keyifli. Profesör Xavier esprisi de gayet yerinde.

        Ama esasen yetişkinleri hedefleme amacı, mizahın sınırlarını daraltmaya yarıyor. Birazcık Max Minghella’nın rekabet yaratması dışında bu konuda hiç düşünülmemiş. Ortada ‘Vaughn-Wilson ikilisi olursa yanlarına Stiller’ı da almalılar’ zaafı varken, bunun gerçekleşmesi mizahın seviyesini daha da geriye çekiyor. Zira ekip komedisi biraz zıtlaşma ve çekişme işi! Ama burada sadece karakterlerin motivasyonları çatışmayla ve esprilerle doldurulmayınca, sanki birbirine bağlanan standart sahnelerden derme çatma bir film izlemiş gibi hissediyoruz.

        FİLMİN NOTU: 3.9

        Künye:

        Genç Çıraklar (The Internship)

        Yönetmen: Shawn Levy

        Oyuncular: Owen Wilson, Vince Vaughn, Rose Bryne, Max Minghella, Will Ferrell

        Süre: 116 dk.

        Yapım yılı: 2013

        Claude Miller’ın 2012’de ölmeden önce çektiği son filmi “Bir Kadının Gözyaşı”, büyük oranda kariyerinin sonuna gelmiş bir yönetmenin eskimiş reflekslerinden çekiyor. 1920’lerde geçen aristokrasi konformizmi, evlilik kurumu ve Fransa’da kadının rolü odaklı roman ise biçim-içerik uyuşmazlığının mağduru oluyor. Yer yer Claude Chabrol’ün, yer yer Chantal Akerman’ın çekmesi gereken bir eseri tatmamızı sağlıyor.

        Fransız sinemasının akımlar arası yönetmenlerinden biridir Claude Miller. 70’lerde Alain Corneau, André Téchiné, Bertrand Tavernier gibi birbirinden bağımsız sinemacıların arasında anılmıştır genellikle. Ancak ağır tempolu, sanat sinemasına kaykılan, diyaloğu öne çıkaran yaklaşımıyla da eleştirilmiştir. Filmlerinde genelde gizem duygusu, insan öyküleri ve cüretkar temalar merkezi konumdadır.

        1920’ler aristokrasisinde feminizm, zalimlik ve iletişimsizlik

        “Bir Kadının Gözyaşı” (“Thérèse Desqueyroux”, 2012) da aristokrat bir mirasyedinin aşık olmadığı komşusuyla evlenmesini ve onun devamında yaşadığı sıkıntıları 1920’ler zemininden feminist okumalar ile değerlendiriyor. Audrey Tautou’nun 30 yaşını bulmamış karakterde 36 yaşında rol alması, Gilles Lellouche ile dengeleniyor. Tautou, Atıf Yılmaz filmlerinin zaman dilimine uyum sağlamayıp seyirciyi sinema evreninin dışına çıkaran karakterlerine benziyor. Makyajının sarkmasıyla özdeşleşme etkisi yaratmaktan kısa sürede uzaklaşıyor. İkili arasındaki iletişimsizlik bile inandırıcı durmuyor.

        François Mauriac’ın romanının 1962’de üretilen, Georges Franju imzalı, Emmanuelle Riva’lı uyarlamasının daha iyi olduğunu ise tahmin etmek gayet mümkün. Zira burada aristokrasinin önemsemediği evlilik kurumunun içsel çatışması hiç de iyi sonuç vermiyor. İşin ucunun zehirlenmeye kadar uzanması ise Yeşilçam melodramlarının hallerini karşımıza çıkarıyor. Yüzüne beyaz pudra dökülerek yürüyen birtakım tiplemeler de şaşırtıcı olmuyor.

        Gerçek Miller için yönetmenin 2000 öncesi filmlerini öneririm

        70 yaşındaki Claude Miller, Louis Malle ve François Truffaut’dan esinlenerek daha ziyade belli yaş gruplarından, konumlardan insanların öykülerini öne çıkarırken stil numarası yapmayı arzulamayan bir isimdir. Diyalog ve dingin anlatı ile her şeyi verir. “The Best Way to Walk” (“La Meilleure Façon de Marcher”, 1976), “Class Trip” (“La Classe de Neige”, 1998) gibi eserler anlatı olarak birbirinden farklı olsalar da meseleleriyle tutarlı ve beceriklidirler.

        Ancak burada sanki “Betty Fisher ve Diğer Öyküler”inden (“Betty Fisher et Autre Histoires”, 2001) beri kıvraklığını kaybetmiş refleksler izliyoruz. Miller’ın bir kamera açısını planlamayı veya oyuncuyu yönetmeyi bırakın sahneleri bağlamaya dahi üşenmiş olması kaçınılmaz bir ruhsuzluğu beraberinde getiriyor. Tautou’nun yalnızlığını anlatması gereken planlar da bir kontrolsüzlüğe gebe bırakılıyor.

        Romanın Claude Chabrol veya Chantal Akerman ihtiyacı çok açık

        Karı-koca arasındaki sınıfsal gerilimin Claude Chabrol, kadının çıkışsızlığının-mücadelesinin Chantal Akerman arayışı tavan yapıyor. Tonlama anlamında Chabrol’ün şüpheciliği bazı bölümlerde hikayenin inandırıcılığını zedelerken, kadının evliliği kullanma adına inatçı mücadelesi Akerman’ın minimalizmini aratıyor. Bu ikisinin buluştuğu nokta ise asla bu yaşındaki Claude Miller bedeninde canlanamıyor. Film, Chabrol geleneğinden psikolojik-gerilim olmaya çalıştığında yetkin durmayan konformizm algısı yüksek planlar devreye giriyor. Akerman geleneğinden bir kadının 1920’lerde erkek egemenliğine, aristokrasinin kurallarına ve toprak sahipliğine karşı direnmesi gerektiğinde fazla ‘somut obje’, soyut arayışı engelliyor. Belirgin bir biçim-içerik uyuşmazlığı devreye giriyor.

        Sanki Miller, projeyi bu ikisinden birine emanet edip kaçsa “Bir Kadının Gözyaşı” için ‘en iyisi olacakmış’ izlenimi yaratıyor. Böylece romanın tonu tutmazken, zamanlama sıkıntısı olan sahnelerde de Yeşilçam melodramlarından kopma karakterler izliyoruz. Uyumsuz karelerin anlamsızlığıyla baş başa bırakılıyoruz.

        Claude Miller’ın miras filmi inşallah bu film kabul edilmez

        İster istemez yönetmen için son 10 senede “Secret” (“Un Secret”, 2007) ile “Annem Yaşadığı İçin Mutluyum”yla (“Je Suis Heureux Que Ma Mere Soit Vivante", 2009) başlayan uçurumdan aşağı sürüklenme tamamlanıyor. Bunlardan ikincisinde oğlan Nathan Miller’ın bile kontrolü ele geçirmemesi, ‘tehlikeli-tartışmalı meseleleri’ kontrolden çıkarıyor. Böylece sömürülme ve yapıştırma durma sorunsalı anında canlanıyor.

        “Kadınlar”ın (“Elles”, 2011) cüretkar Charlotte’u Anaïs Demoustier ise genç Therese rolünde fazlasıyla samimi. Sanki “Bir Kadının Gözyaşı”nda bir tek o iz bırakıyor gibi. 2012’de, bu eseri bitirdikten sonra vefat eden Miller için ise ‘miras filmi’ bana kalırsa “Betty Fisher ve Diğer Öyküler” olarak anılmalı.

        FİLMİN NOTU: 3

        Künye:

        Bir Kadının Gözyaşı (Thérèse Desqueyroux)

        Yönetmen: Claude Miller

        Oyuncular: Audrey Tautou, Gilles Lellouche, Anaïs Demoustier, Catherine Arditi

        Süre: 110 dk.

        Yapım yılı: 2012

        “Kırmızı Başlıklı Kız”ın (“Hoodwinked!”) yaratıcısı Blue Yonder Films’in yeni animasyon projesi “Kahraman Uzaylılar”, “Gezegen 51” ve “Canavarlar Yaratıklara Karşı”nın yaptıklarını akla getiren keyifli bir bilimkurgu komedisi. Ancak onların uzaylı istilası tabanını uzay operasına olabildiğince çevirme zekasını, ‘peki ya dünyanın dönüşümünü sağlayan önemli şeyleri uzaylılar keşfetseydi?’ varsayımıyla da dolduruyor. Fakat şirketin uzun metraj animasyonun parçalarını tamamlarken dizi alışkanlığına daha yaklaşması bu eğlenceliğin tam zamanlı hale gelmesini engelliyor.

        Uzaylı istilası komedisinin ya da parodisinin belli dönemlere göre şekillendiği söylenebilir. Örneğin 90’larda serileşen “Siyah Giyen Adamlar” (“Men in Black”, 1997), bir çırpıda akla gelebilir. Ama 2000’ler sanki “Şrek”in (“Shrek”, 2001) etkisiyle daha postmodern bir gelenek yüklenen melez eserlerin dönemi gibi gözüküyor. Her türlü evrene özgü bilgisayar animasyonu denemeleri de bu alanda önemli bir role sahip.

        Uzay operası ya da uzaylı istilası komedisi denebilir

        Elbette belirgin bir ‘parodi’den söz etmek zor. Ancak gelenekleri tersyüz etme adına işleyen kurallar bir anlamda eğlenceyi garantiliyor. “Canavarlar Yaratıklara Karşı” (“Monsters Vs. Aliens”, 2009), “Gezegen 51” (“Planet 51”, 2009) ve “Cesur Civciv” (“Chicken Little”, 2005) şimdilik bu konuda en yetkin işler. Özellikle de çizimleriyle, somut göndermeleriyle ve sınır tanımama özgürlükleriyle her daim yanınızda tutabileceğiniz espri dağarcığına da sahipler.

        “Kahraman Uzaylılar” (“Escape from Planet Earth”, 2013) da bu kaynaktan besleniyor. Ancak ne ilkinin canavar ve yaratıkların peşine düşme B filmciliğini, ne ikincisinin ‘bir astronot uzaylı gezegenine düşerse?’ durumunun izini sürmesini, ne de üçüncüsünün sevimli ve şirin civciv odağını referanslarla örmesini andırmıyor. Uzaylı istilasının temelini “Spaceballs”a (1987) benzer bir şekilde ‘uzay operası’ damarına bağlıyor.

        Mel Brooks’vari alternatif tarih, “Kırmızı Başlıklı Kız” kadar yetkin değil

        ‘Karanlık gezegen’ adı altında bir dünya portresinin izinde oraya zoraki düşen uzaylı ırkın maceralarını deneyimliyoruz. Jetgillere benzeyen karakterler de büyük orandaki önceki zamandan gelenlerle birlikte Mel Brooks’vari bir alternatif tarih oluşturuyorlar. Bu varsayım, işi internetin uzaylılar tarafından keşfedildiği aşamaya kadar götürüyor.

        51. bölgeden “It Came from Outer Space”e (1958) uzanan ‘metinler arası’ yolculuk büyük oranda seyirciye tesir ediyor. Ancak “Kahraman Uzaylılar”, “Kırmızı Başlıklı Kız”ta (“Hoodwinked!”, 2005) ele aldığı masalı ‘Rashomon’ hikayesine çeviren Blue Yonder Films’in o zamandan beri ilk animasyonu, Pixar ve DreamWorks Animation’ın seviyesini yakalayamıyor. Oradaki ‘kopyala-yapıştır filmi’ düşüncesi bütün hatlarıyla buraya taşınıyor. Ama fikir aşamasının daha özgün durduğu kesin.

        Bunun da sebebi mavi kulaklı uzaylı ırkının Jetgiller’i andıran bir kartonlukla vurgulanırken tek tipleştirilmesi bir tarafa, arka plan mimarisinin boyama aşamasının fazla uğraşılmış durmaması. Bir süre sonra dar iç mekanlarda yakın ölçekli planlarla baş başa kalıp TV dizisi animasyonu eğlencesine odaklanıyorsunuz. Bu noktada 89 dakika bile kurtarıcı olamıyor. Postmodern açıdan keyifli ‘bilimkurgu komedisi’, teknolojik anlamda metnin tutarlılığını dolduramıyor.

        FİLMİN NOTU: 5

        Künye:

        Kahraman Uzaylılar (Escape from Planet Earth)

        Yönetmen: Cal Bunker

        Süre: 89 dk.

        Yapım yılı: 2013

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        38 Şahit (38 Témoins): 3

        Acil Arama (The Call): 6

        Aşk Taktikleri (La Stratégie de la Poussette): 2

        Babadan Oğula (The Place Beyond the Pines): 7.8

        Bahar Tatili (Spring Breakers): 7.4

        Baldan Acı (More Than Honey): 4.7

        Barfi: Aşkın Dile İhtiyacı Yoktur (Barfi!): 5.9

        Başvuru: Kabul (Admission): 2.7

        Ben ve Sen (Me and You): 5.5

        Benim Çocuğum: 3.8

        Bir Gevrek, Bir Boyoz, İki de Kumru: 1.3

        Bir Hikayem Var: 3.5

        Büyük Umutlar (Great Expectations): 4.1

        Cinnet (Modus Anomali): 5

        Çılgın Doğumgünüm (21 & Over): 2.8

        Dehşet Kaseti (V/H/S/2): 3.5

        Devir: 4.9

        Doğal Kahramanlar (Epic): 5.8

        Dörtlü (Quartet): 3

        Dünya Savaşı Z (World War Z): 3.2

        Dünya – Yeni Bir Başlangıç (After Earth): 5.5

        Eksk Syflr: 4.4

        Erkek Aklı (A Glimpse Inside the Mind of Charles Swan III): 3.5

        Eski Dostlar (Stand Up Guys): 1.9

        Evde (Dans La Maison): 6.5

        Felekten Bir Gece III (The Hangover Part III): 2.9

        Günlerin Köpüğü (L’écume des Jours / Mood Indigo): 7.5

        Güzelliğin On Par’ Etmez...: 2.4

        Havada Aşk Var (Amour & Turbulences / Love is in the Air): 5.4

        Hayalet Öğrenciler (Promocion Fantasma / Ghost Graduation): 6.3

        Herkes Ölecek (No One Lives): 1.2

        Hızlı ve Öfkeli 6 (Furious 6): 3.8

        Hipnozcu (Hypnotisören / The Hypnotist):4.5

        Iron Man 3: 5.2

        İnşallah (Inch’Allah): 3

        İntikam Kurşunu (Bullet to the Head): 1.3

        Karanlıktan Gelen (Dark Skies): 3.8

        Kayıp Umutlar (Promised Land): 3.5

        Kimlik Hırsızı (Identity Thief): 3

        Kod Adı: Olympus (Olympus Has Fallen): 3.5

        Koğuş Akademisi: 2.9

        Kollarımda Kal (À coeur ouvert / An Open Heart): 4.5

        Man of Steel: 6.8

        Maskeli Süvari (The Lone Ranger): 3.9

        Muhalif Başkan: 1.8

        Muhbir (Snitch): 5.5

        Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby): 7

        Neredesin Supermen? (Bekas): 3.5

        Ölüm Kapanı (Mi-hwak-in-dong-yeong-sang / Don’t Click): 4

        Pas ve Kemik (De Rouille et D’Os): 6.2

        Rüzgarlar: 5.3

        Sadece Aşk (Den Skaldede Frisør / Love is All You Need): 4.8

        Sadece Tanrı Affeder (Only God Forgives): 6.3

        Saksı Olmanın Faydaları (The Perks of Being a Wallflower): 6.7

        Sessiz Ev (Silent House): 5.4

        Sevimli Canavarlar Üniversitesi (Monsters University): 6.5

        Sihirbazlar Çetesi (Now You See Me): 6.5

        Son Ayin: Bölüm II (The Last Exorcism Part II): 3

        Süperstar (Superstar): 4.5

        Star Trek: Bilinmeze Doğru (Star Trek: Into Darkness): 4.9

        Trans (Trance): 6.5

        Vazgeçmem Senden (Celeste & Jesse Forever): 5.4

        Zoraki İkili (De l'autre côté du Périph / On the Other Side of the Tracks): 2.8

        Zoraki Radikal (The Reluctant Fundamentalist): 6.1

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ