Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat

        BETÜL MEMİŞ / memisbetul@gmail.com

        ‘Hûn bixêr hatin / Hoş geldin ’ diyor, yeşilliğe açılan avlu kapısını aralayan. (Daha bu sabah öğrendiğim) “Nav xêrê de bî / Hoş buldum” diyorum, gözüm avludaki ceviz ağacına takılırken. Buralar oralara, oralar buralara (hep) karışıyor (ya, o minvalde). Az sonrasında, hayatın dublaj seslerinden sıyrılıp, kelamı pekiştirince, başka bir diyarda olduğumu anlıyorum / hissediyorum. ‘Orada bir köy var uzakta’nın sağlamasını bozmaya geldiğim bu kentin yamacında, öylesine dikize yatınca, görüyorum ve hissiyatlandırıyorum; gelenlerini, neden etkilediğini ve nasıl âşıkladığını… Mezopotamya’nın efsununu çözmek kolay değil, fakat balatada aman verirseniz de efsununda erimeyi göze almanız gerek! Erimek derken(?!) diyenlere gelsin: Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun dillendirdiği üzere: “Erimek belirsizce her şeyde / Karışmak sulara yıldızlara / Sinmek kokusuna mor menekşenin / Yanmak damar damar, nefes nefes / Yaşamak tükene tükene.”

        AMED, KARA AMİD, DİYARBEKİR, DİYARBAKIR

        Sonunda, nihayet 9 bin yıllık geçmişinin verdiği ihtişamıyla toprağına ayak basıyorum; kimilerinin Amid, kimilerinin Kara Amid, Amed, Diyâr-i Bekr ya da Diyarbekir dediği ve ‘Güneydoğu Anadolu’nun Paris’idir diye deklare ettikleri Elcezire’nin (Mezopotamya) kuzeyinde konuşlanan Diyarbakır’a. Bildiklerim, duyduklarım, hissettiklerim ve sandıklarımla kocaman olup, gittiğim Diyarbakır’ın her gözüne ve canına iliştiğimde / dokunduğumda, utancım çoğalıyor. 1981-1984 yılları arasında yaşanan – yaşatılan Diyarbakır Cezaevi’ndeki vahşeti nasıl es geçerim, nasıl unuturum! 34 kişinin hayatını işkenceyle kaybettiği ve yüzlerce insanın sakat kaldığı tarih… Kabul etmek lazım, yüzleşemediğimiz öyle çok durum ve algımız var ki; hem kişisel tarihimizde, hem de toplumsal belleğimizde. Bunlardan sadece bir tanesi Diyarbakır Cezaevi… Hakkında sonrasında çekilen belgeseller, yazılan kitaplar ve son olarak da tiyatro sahnesine yansıyan hali, Destar Tiyatro’nun sahnelediği Disko 5No’lu. ‘Bir insan, ne zaman umudunu kaybeder, ne zaman insanlıktan çıkar, ne zaman insanlığından tiksinir’in cevabının en yalın halidir bence Diyarbakır Cezaevi. Ve Kürtler’in bitmeyen çilelerinin ilk görüntüye yansıyan fotoğrafı ve herkes tarafından bilinen ve ötesinde de resmi tarihe düşen; Diyarbakır Cezaevi gerçeği… Ne diyordu Nevzat Çelik: “Dün gece muştularla yağıyordu havalandırmaya ilk karı martın / dün gece yüreğimizde bıçaktı ölüm haberleri Diyarbakır’ın…” Gerisini siz düşünün!

        SENİ DİYARBEKİR GİBİ…

        Sokak aralarında, Amed’in yanık tenli insanlarına bulanırken, usuma ilişense (Ahmet Arif) üstadın; “Seni, baharmışsın gibi düşünüyorum / seni Diyarbekir gibi / nelere, nelere baskın gelmez ki / seni düşünmenin tadı” dizeleri oluyor. Diyarbakır’ın bir sesi var sanki, her sokağında seslenen birileri var gibi… Acılarının dibine gülüşünü de ekleyen insanları, o sokakların teni - rengi olmuş gibi… Bir insan, ömür dediği dünya rakamına ne kadar acıyı sığdırabilir ki, peki sonunda hesap şaşarsa, ademoğlu; kamil mi olur, yoksa hikmetine mi erişir?! (Soru değildir, ürpermeyiniz, reca edeceğim. Bekleme yapmayalım, devam!) Üstada (Cahit Sıtkı Tarancı) sözü bırakıyorum; “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder / Dante gibi ortasındayız ömrün / delikanlı çağımızdaki cevher…’ Yaşı, 35’e iki kalmış bir ademoğlu olarak tüm ezberlere inat, şimdinin/anın (varoluş sancıların aksine) ve Diyarbakır’ın gani muhabbetli insanlarının izini sürmek istiyorum. Sizlere de müsekkin etkisi yapar niyetine, ortaya karışık açıyorum mevzunun griftini, kim ne toplamak isterse diye! Nasılsa kanallar arası trenkkig serbest.

        M.Ö. 700’DEN YIL 2013’E…

        Milattan önce 700 yılında kurulan Diyarbakır beşiklik ettiği, Hurriler, Asurlular, Medler, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Moğollar, Selçuklular ve Osmanlılar’dan kalma bereketli ve kendine has bir tarihsel mirasa sahip. Bütün bu medeniyetlerin izlerini sürüp, sonunda, binbir gece masalları misali, bambaşka alemlere dalmanız olası! Bu miras sadece camiler, medreseler, hanlar ya da kiliselerle sınırlı değil; Diyarbakır’ın daracık labirentsel sokaklarını keşfe çıktığınızda da evlerin ya da avluların, kulağınıza fısıldayan notasız melodilerini duyabilirsiniz. O melodilerin az sonrasında, damağınızda bırakacağı baharat harmanı Diyarbakır’ın, ilk ‘hoş geldin’lerinden bir tanesi. Bir de Dicle’nin serin sakinliğinde, hayatın olasılık kiplerini hazmederseniz, değmeyin keyfinize!

        AMED SURLARI, DELİLLER HAN, AHMED ARİF KÜTÜPHANESİ

        Gelelim, gezilip de retinadan usa eklenecek ve hatıra kervanında çoğaltılacak olan notlara… Başlangıcı tabii ki Çin Seddi’nden sonra en uzun sur olması ile ünlenen, 5.5 km. uzunluğunda ve 7-8m. yüksekliğinde olan Diyarbakır Surları ile yapıyorum. 16 kalesi ve 5 çıkış kapısı olan siyah bazalt surlar, kentin en ilgi çekici yeri. Ortaçağ askeri mimarisinin muhteşem örneğini oluşturan surlar, yazıtlar ve kabartmalarla süslenmiş. M.Ö. 349 yılında, Bizans İmparatoru Costantinus tarafından yenilenen surların yapılış tarihi, tam olarak bilinmemekte. Görülmesi gereken bir diğer şahanelik ise ‘Tarihi Diyarbakır Evleri’. Bu evlerin odalarında, ruhsal kayboluş ve varoluş imtihanlarını yeniden verebilirsiniz, aman dikkat! Sonrasında Diyarbakır Arkeoloji Müzesi, Çayönü, Üçtepe, Hilal Mağarası, Hassuni Mağarası, (Batman çayı üzerinde, dünyadaki taş köprüler içinde, kemeri en geniş olan) Malabadi Köprüsü, (tarihi ve mimarisiyle dikkat çeken) Nebi Cami, (İslam dünyasında, beşinci Harem-i Şerif olarak bilinen, Anadolu’nun en eski camisi) Ulu Camii, Safa Camii, Behram Paşa Camii, (İslam ordularınca fethedildikten sonra, ildeki en büyük Hristiyan tapınağı, M.S. 639’da camiye çevrilen) Mar-Tama Kilisesi, Kırklar, Mart Pityon, Saint Georgi (Kara Papaz) Kiliseleri ve (şehirde az sayıdaki Süryani cemaati tarafından halen kullanılmakta olan) Meryem Ana Kilisesi bir kez daha işitsel ve görsel ayinlerinizin katarsisi olabilir, eğer izin verirseniz. Şehrin tarihi, İpek Yolu’nun merkezlerinden olması sebebiyle (Amed’in en eski hanı) Deliller Hanı, (huzurun kodlarını çözeceğiz güzellikte yapısıyla) Hasan Paşa Hanı, Yeni Han ve Çiftehan’da; geçmişte olduğu gibi günümüzde de halı, kilim ve gümüş işletme satan dükkanların eşliğinde, görkemli bir yolculuğa çıkabilirsiniz. Hem de demlene demlene. Son olarak güzergahınıza; Cahit Sıtkı Tarancı Müze-Evi, Ahmed Arif Müze Kütüphanesi ve Ziya Gökalp Müzesi’ni de ekleyebilirsiniz. Tavsiye: Cahit Sıtkı Tarancı Müze Evi’ne, yüzyıllar öncesinden kalmış görünümlü Sipahi Çarşısı’ndan geçerek gitmeye çalışın; keçecilerden takunyacılara değin, farklı zanaatkârları göreceksiniz, hele bir de bir tabure çekip, demli çaylarının eşliğinde, kelama düşerseniz, muhabbetleriyle mest olacaksınız, benden söylemesi!

        URFAKAPI, HARPUT, MARDİN, DİCLE KAPILARI

        Kuyumculuk, bakırcılık ve ipekçilik, Diyarbakır’ın belli başlı el sanatlarından. Köylerinde kilim, halı ve el dokumacılığı yapılan kentten, dönüşte hatıra niyetine, hasır bilezik, kiniş gerdanlık, gümüş işlemeli nalın veya çekmecelerden yahut el dokuması halı ve kilimlerinden alabilirsiniz. Eskiden, Irak, Suriye ve Kuveyt’ten gelen eşyaların satışa sunulduğu, bugünlerde ise İstanbul menşeili ürünlerin tezgahı kapladığı, meşhur Japon Pasajı’nı da dikize yatmanızda fayda var, elbet eskilerden kalma bir şeyler dikkatinizi çekecektir. Biraz sosyalleşelim diyenlere ise Dicle Üniversitesi yolu üzerinde konuşlanan Dicle At Çiftliği’ni öneriyorum. (Es notu: Deliller Hanı ziyaretinizden sonra Mardinkapı’ya doğru yöneldiğinizde, yol boyunca göreceğiniz yoğurtçular ve peynirciler çarşısı, sonrasında, ileride sağda, mimarisi ve iç yapısıyla etkileyici Kervansaray’ı da ajandaya eklemeyi es geçmeyin. Şimdilerde otel olarak hizmet veren mekanın, dilerseniz avlusundaki kahveye oturup, menengiç kahvesinden yudumlayabilir, yorgunluk atabilirsiniz. Buralara kadar gelmişken surların üzerine çıkıp, hem Dicle’nin, hem de surların manzarasının ziyafetini sürebilirsiniz. (Es notu: Diyarbakır Kalesi’nin, 82 burcu ve dört kapısı bulunmakta; Urfakapı, Dağ (Harput), Mardin ve Dicle Kapıları.)

        KÜRT, ARAP, SÜRYANİ, YAHUDİ, TÜRK, ZAZA

        Bu kadar görsel ve işitsel takviyeden sonra, acıkan mideleri de unutmamak lazım! Daha önce hiç deneyimlemediğiniz, sumaklı, kişnişli ve karabiberli lezzetlerin, masanızı donattığını hayal edin! Diyarbakır mutfağı, binlerce yıl topraklarında birlikte yaşayan çok çeşitli halk kültürlerinin esintilerini taşıyor. Kürt, Arap, Ermeni, Süryani, Türk, Yahudi ve Zaza halklarının iç içe yaşadığı Diyarbakır’ın yemek kültürünü tarifleyebilmek için lezzetlerine parmak çalmanız şart! Kimilerine göre akşam yemeğinde bile ağır görülebilecek olan yemeklerin bir kısmı, Amed’de, sabah kahvaltısında tüketiliyor, hem de gelişmiş bir iştahla. Ciğer kebabı, lebüzünye, pırpar, kibukudur, kenger borani, çikündür (dispor), babakanuç, duvaklı pilav, ayvalı kavurma, belluh, içli köfte, kaburga dolması, meftune, lebeni, Nuriye tatlısı ve burma kadayıf en meşhurlarından… Akşam sefalığında, tezgahlarda satılan (cartlak kebabı) ciğer kebabının tadına bakmalısınız ama sonrasında bugüne kadar yediğiniz etlerin-kebapların, lokum olduğunu iddia edemeyebilirsiniz, bilginize! Ve dillere destan, devasa büyüklüğüyle dikkat çeken Diyarbakır Karpuzu. Yazları, sıcaklığın 50 dereceleri bulduğu düşünülürse, karpuzun nimet olduğunu söyleyebilirim. (Es notu: Kaburga yemeği şölenini, kesinlikle Selim Amca’da yemelisiniz. Sadece Diyarbakır’ın değil, Güneydoğu Anadolu’nun en iyisi burada diyorlar, ben onların sözcüsüyüm. Adresi kime sorsanız, size gösterir hatta göstermekle kalmaz, görev adledip, üşenmeyip götürür.) Yemeğin üstüne, harareti keser niyetine; yollarda göreceksiniz, sırtında süslü-püslü koca güğümle dolaşıp, elindeki çıngırakları şıngırtdatan meyankökü satıcılarından bir bardak meyankökünü, ilaç niyetine içerseniz de keşfe, tam gaz devam edebilirsiniz.

        HASAN PAŞA HAN, SÜLÜKLÜ HAN VE YOĞURT PAZARI

        Unutamadıklarım: On Gözlü, Dicle, Silvan ve Mervani Köprüleri olarak dört ayrı isimle bilinen ihtişamlı köprünün yamacında, bir zurna ve davul eşliğinde, ziyarete gelenlerin sırayla halaya durup, sonrasında gezilerine kaldığı yerden devam ettiğini görmek, itiraf etmeliyim ki beni çok şaşırttı. Kederlerin umutlara, umutların da olgunlaşmış gülüşlere dönüştüğüne şahit oldum… Şaşkınlığım sonrasında beni, Dicle’nin derin ve içli sesinin yamacına çekerek, yeşilliklerin bittiği, kalabalığın ve zılgıtların yayıldığı alana itti. Ve böylece günü, uzun zamandır öğrenmeye çalıştığım acemi, üç ayak halayımla sonlandırdım. Ayrıca Hasan Paşa Hanı’nda yediğim çeşitli, bereketli miss sabah kahvaltısını ve handa yer alan Zin Cafe’de içtiğim nargile ve menengiç kahvesini hiç unutmayacağım. (Diyarbakırlılar’ın cömert olduğunu hep duyuyordum ama burada yaşayıp, algılamamı sağlayan gerçek Amedliler’e buradan bir kez daha eyvallah! Neden gerçek diyorum zira çok göç almış Diyarbakır. Ve onlar da bu durumdan muzdarip…) Balıkçılarbaşı, eski Yoğurt Pazarı’na girdikten sonra sağdaki ilk sokakta, demirci atölyelerini geçtikten sonra solda kalan, karanlık bir aralıktan geçilerek girilen Sülüklü Han’ın, mistik avlusunda içtiğim, Süryani şarabını ve eşlikçisi peynirin tadını hiçbir şeye değişmem. Hele ki avluda muhabbetimize ve yüzyıllık ağaçlara eşlik eden melodileri… 300 küsür yıl önce burada, birilerinin nefeslendiğini düşünmek, algıda uyuşmaya sebep oluyor orası ayrı ama şimdi bugün buradan, bu gözlerle, bu nefesin bir parçası olmak; güzel.

        İçimden geldi notu: Viranşehir’de kurulan ve başka bir dünya mümkün dedirten “Ax û av - Toprak ve su ekolojik evleri” komünlerini yazacaktım fakat bugün de bana ayrılan sürenin sonuna vardık minvalinde, bir başka yazıya kaldı. “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın…” diyen Albert Camus’nün sözünü güne iliştirerek huzurlarınızdan ayrılırım, şimdilik eyvallah!

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ