Absürt komedi, başta sinema olmak üzere son yıllarda sık sık karşımıza çıkan, her anlama gelebilen çok esnek bir ifade... Absürt tiyatro ise yirminci yüzyılın önemli tiyatro akımlarından biri olarak kabul edilir. Klasik, modern ve Brecht'çi anlamda epik tiyatroya topyekün bir karşı çıkıştır. Absürt oyunlarda bildik, tanıdık oyun kalıpları kullanılmaz.
“Kel Şarkıcı” absürt tiyatro denince akla gelen ilk yazarlardan Eugène Ionesco'nun 1950'de yazdığı, 1957'de yeniden ele alıp son halini verdiği bir oyun...  Yazıldığından bu yana başta Fransa olmak üzere birçok ülkede farklı yorumlarla seyirci karşısına çıkan “Kel Şarkıcı”, bu kez Art-Niyet topluluğu tarafından sahneleniyor...
Art-Niyet, 1980'li yıllarda BÜO'da (Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları) sahneye çıkan tiyatrocuların bir araya gelerek kurduğu bir topluluk. Oyunun yönetmeni Kerem Kurdoğlu'nu 1993 yılından bu yana yazdığı, yönettiği “Fayton Soruşturması” (1993),“Haritadan Naklen Yayın” (1996),“İstanbul'da Bir Dava” (2008) gibi oyunlardan hatırlıyoruz...  

 

Art-Niyet topluluğu

Aslıhan Eraltan, Aydın Soysal, Aygen Tezcan, Aykut Altın, Hasan Uzma ve Özden Dilek Karakışla'nın oynadığı “Kel Şarkıcı”nın dekor - kostüm tasarımı Maya Kurdoğlu'na ait... Naz Erayda'nın danışman, Şevki Evrendilek'in ise dramaturg olarak katkı yaptığı “Kel Şarkıcı”nın hareket tasarımı Zeynep Günsür Yüceil, ışık tasarımı Levent Soy'a ait... Afiş ise Bülent Erkmen'in imzasını taşıyor...
“Kel Şarkıcı” eğlenceli ve komik bir oyun... Aynı zamanda çok özenli ve titiz bir çalışmanın ürünü... Tiyatroda farklı denemelere açık tüm seyircilere gönül rahatlığıyla öneririm.
Oyunu seyrettikten sonra, üniversite yıllarından tanıdığım yönetmen Kerem Kurdoğlu'na merak ettiklerimi sordum, o da yanıtladı... “Kel Şarkıcı”yı, 2 Şubat'ta Moda Sahnesi'nde izleyebilirsiniz...

“Kel Şarkıcı” çok kişinin emeği olan, farklı kuşakları buluşturan bir oyun. Ama çekirdek kadro ve sahnede izlediğimiz oyuncuların tümü 1980’li yıllarda yolları BÜO’da (Boğaziçi Üniversitesi Oyuncular) kesişen tiyatrocular... Yıllar sonra bir araya gelip oyun sahneleme fikri ortaya çıktığında farklı öneriler geldiğini biliyorum. “Kel Şarkıcı” senin önerindi… Neden “Kel Şarkıcı”?
Yanlış hatırlamıyorsam 2000 yılında, Mimar Sinan Üniversitesi grafik bölümü, davet etmiş oldukları Fransız tasarımcı Robert Massin vesilesiyle, Ionesco'nun “Kel Şarkıcı'sını okuma tiyatrosu olarak sahnelememi istemişti benden. Massin, 1966 yılında, Kel Şarkıcı'yı ilk sahneleyen tiyatro gruplarından birinin fotoğraflarını kullanarak, oldukça yenilikçi bir kitap tasarlamış bir isim. O tarihte ben Ionesco'yu, tiyatroda çığır açmış, ama devrini tamamlamış ve artık çok da heyecan verici olmayan bir yazar olarak algılıyordum. Ancak hem sahneleme sürecinde metnin bize tanıdığı olanakları, hem de çoğu genç olan seyircilerin tepkisini görünce, çok büyük haksızlık ettiğimi anladım. Ionesco'nun metni hâlâ çok güçlü bir mizah içeriyordu, seyircilerin çoğu için hâlâ çok taze, çok 'yeni' ve çok şaşırtıcıydı. Modern Tiyatro klasiklerini bir seri olarak sahneleme fikri o zaman doğdu. Ve tabii ki serinin ilk oyunu olarak da, bana bu fikri veren Kel Şarkıcı'yı sahneledik.

Kel Şarkıcı, absürt tiyatro deyince akla gelen ilk metinlerden biri. Neredeyse absürt komedi anlayışını şekillendirdiği dahi söylenebilir. Ama herkesin kafasında, en azından sahne uygulaması açısından farklı bir absürt komedi tarifi vardır. Senin yönetmen olarak bakışın nasıldı?
Ben absürt komedinin aslında çok 'gerçekçi' olduğunu düşünüyorum. Hatta akım ismi olarak 'realizm' veya 'natüralizm' sınıflandırmasına giren birçok esere göre, absürt oyunların hayatın gerçeğini daha iyi kavradığı ve daha iyi gösterdiği kanaatindeyim. Bir sanat eseri, etrafımızdaki gerçekliğin görüntüsünü, zaten göründüğü haliyle, tıpatıp yeniden üretmeye çalıştığı zaman, aslında bize yeni hiçbir şey göstermemiş oluyor. Halbuki o gerçekliğin altında yatan temel işleyiş biçimlerini, motivasyonları, gizli niyetleri ve benzer öğeleri tespit edip onları görünür kıldığımızda, işte o zaman yeni bir bakış açısı ve yeni bir kavrayış biçimi sağlayabiliyoruz. Absürt komedi tam da bunu yapıyor bence. Bu eserlerde saçmaymış gibi görünen hiçbir şey saçma değil aslında. Çünkü hayat varsaydığımız gibi rasyonel değil. Absürt literatür o saçmalığı tespit ediyor sadece. Ve bunu, komik bularak yapıyor. O nedenle de çok güçlü bir mizah duygusuna sahip.

 

Kerem Kurdoğlu

Metin analizi açısından zor bir oyundur. Metin seyirciyi hiçbir yere doğru götürmez gibi görünür. Ama dilin iletişim aracı olmaktan çıkması ve konformizm eleştirisi gibi temalar vardır.  Senin yorumunda ağır basan tema ya da meseleler nelerdi?
Merak unsuru içeren bir hikâye çizgisine sahip olmaması açısından, 'iyi kurulmuş oyun' dendiğinde akla gelen yapıya uymadığı muhakkak. Ancak yine kabul görmüş terimlerle ifade edersek, 'lokal çatışmalar' o kadar renkli ve sıradışı ki, kuvvetli bir hikâye omurgası olmamasını rahatlıkla telafi edebiliyor. Ayrıca bütün bu acayip, sıra dışı, hatta neredeyse mantık dışı 'uçukluk', bir yanıyla da aslında çok tanıdık. İşte tam da bu nedenle seyirci çok eğleniyor. Çünkü bütün o saçma sapan garipliğin içinde, kendinin ve hayatındaki insanların çeşitli tanıdık hallerini görüyor.
'Konformizm eleştirisi' sorusuna gelince, ben bu oyunu her hangi bir şeyin eleştirisi olarak görmüyorum. İlk yazıldığı günden beri, birçok değerli eleştirmen ve sanat tarihçisi tarafından o şekilde yorumlanmış olsa da, hatta bizzat yazarı tarafından o yönde işaretler verilse de, ben onlarla, hatta bizzat yazarın kendisiyle aynı fikirde değilim. Bence bu oyun çok daha güçlü ve geniş kapsamlı bir şey yapıyor: Genel bir insanlık durumunu, Homo Sapiens dediğimiz türün, yaşam süresini doldurma biçimini çok doğru bir şekilde tespit ediyor ve bunu çok eğlenceli ve çarpıcı bir şekilde gösteriyor.
İletişim konusu da özellikle bu oyunun yaygın yorumlarıyla aynı fikirde olmadığım çok önemli başka bir konu. Bence bu oyun, belli bir dönem ve toplumsal koşullar altında ortaya çıkan iletişimsizliği filan göstermiyor. Bence bu oyun, iletişim dediğimiz şeyin aslında ne olduğunu çok iyi tespit ediyor ve çok renkli bir şekilde gösteriyor. İletişim, bireylerin kafalarındaki anlamları, onları birebir karşılayan göstergelerle ifade edip, başka bireyler tarafından 'doğru' anlaşıldıkları mekanik bir süreç değil ki. İletişim, çeşitli 'kendini sosyal olarak varetme stratejileri'nin sesle ve eylemle uygulanması ve bunların çoğunun tam istenen hedefi tutturamayıp başka stratejilerle karşılanması üzerine kurulu son derece karmaşık ama bir o kadar da eğlenceli bir şey. Tıpkı oyundaki gibi. Yani bu oyunda gördüğümüz şey iletişimsizlik filan değil. İletişim bu zaten.

Cümlelerde sözdizimi olarak sorun yoktur. Ama “yılanın tilkinin alnına yumruk atması” gibi bazı semantik tutarsızlıklar vardır. Ionesco’nun amacı, kontrol edilemez bir şekilde akıp giden dildeki anlamın süreksizliği gibi gelir bana. Böyle bir oyun çok daha serbest, grotesk şekilde de yorumlanabilirdi. Ama sizin yorumunuzda dilin delimsirek akışıyla kontrast oluşturan disiplinli bir sahne düzeni, güçlü bir ritm duygusu ve oyuna çok farklı bir hava veren bir dans dili var…  Bunları sezgisel olarak mı buldun yoksa en başından böyle bir yaklaşımın mı vardı?
Bu metni her okuyuşumda, çok komik olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce, metinde bana komik gelen şeylerin seyirci tarafından da hissedilmesini amaçlayan, dolayısıyla bu oyundaki mizah duygusunu ön plana çıkartan bir sahneleme uygulamaya çalıştım. Çünkü bu metnin bana niçin bu kadar komik geldiğini kendi kendime sorduğumda, bunun nedeninin bütün o acayiplik içindeki tanıdıklık olduğunu düşünüyorum. Yani metindeki eğlendiricilik potansiyelini ne kadar çok kullanabilirsek, metnin felsefi derinliğini de o kadar iyi yakalarız diye düşünüyorum. Bütün o saçma sapanlığı son derece normal ve ciddi şeylermiş gibi algılayan ve öyle yaşayan karakterlerin, çok güçlü bir ironi yarattığı kanaatindeyim. Son olarak da, mizansenlerdeki 'temizlik' ve netlik ile, Ionesco'dan gelen hiçbir inceliğin karambole gitmemesini sağlamaya çalıştık diyebilirim.

Oyuncuların sandalyelerini taşıması, seyirciye dönük diyaloglar ve mizansen değişimlerini düşündüğümüzde seyirciye sürekli bir oyun seyrettiğini hissettiriyorsunuz. Bir noktadan sonra oyuncuların ‘oynadıklarını’ belli eden teatral jestler devreye giriyor ve oyun giderek daha eğlenceli hale geliyor… Absürdü göstermeci teknikle birleştirmek için mi yola çıktın, yoksa metin mi seni oraya götürdü…
Aslında hiçbiri değil. Bu anlattıkların, benim için sadece bu oyuna veya bu yazara özgü de değil. Benim tiyatroyla ilgili genel bir cümlem var: 'Tiyatroda sahici olmanın tek yolu, sahte olduğunu gizlememektir.' Söylediğin çoğu tekniği kullanma nedenim esas olarak bu. Ayrıca dramatik yazarlıktaki parantez içleri gibi öğeleri de gösterinin içine dahil etmek, hatta söylenenle yapılan arasındaki uyumsuzlukları kullanarak çeşitli hınzırlıklar yapmak, bence son derece renkli ve eğlenceli bir mizah boyutu daha açıyor bize.

Pijama şahane bir buluş… Mutlaka bir açıklaması ya da anlamı olması elbette gerekmiyor ama yine de “Neden pijama?” diye sormak isterim…
Bazı göstergelerde, farklı seyirciler farklı anlamlar bulabiliyor. Pijamalar bunun çok tipik bir örneği. İnsanın ev hali olduğunu düşünenler de var, tımarhane giysisi olduğunu düşünenler de. Bizim içimizde bile, sahne ve kostüm tasarımcımız Maya'ya ve bana çağrıştırdıkları tamamen aynı değil. Çoklu okumalara olanak veren göstergeleri tek bir anlama indirgememek ve onları farklı okumalara açık halde bırakmak, benim çok önem verdiğim bir konu. O nedenle benim niçin pijamaları bu oyuna çok uygun bulduğumu söylememeyi tercih ederim. Bu paragrafı gülücük emojisiyle bitirdiğimi hayal edin lütfen.

“Kel Şarkıcı”nın üstünde anlaşılmış klasik bir sahneleme tarzı yoktur. Tam aksine, yönetmenlik ve oyunculuk açısından meydan okuyucu bir yanı vardır… Seyrettiğin diğer “Kel Şarkıcı” yorumlarıyla kıyaslarsan, neler diyebilirsin?
Tabii ki her yönetmen, kendinden öncekilerden farklı bir bakış açısı bulmaya çalışır. Her oyun için geçerli bu. Ben bu oyunda öyle bir bakış açısı yakalayabildiğime inanıyorum. Üstelik çok bariz bir şekilde, bildiğim bütün Kel Şarkıcı yorumlarından oldukça farklı bir bakış açısı. O nedenle ben bizim yorumumuzu çok istisnai bir yerde görüyorum ve bu kadar çok sahnelenmiş bir oyunda bu kadar özgün bir performans gerçekleştirebilmiş olmamız beni çok mutlu ediyor.

Oyun metninde Ionesco, parantez aralarındaki yönergeleri ayrıntılarıyla yazmış. Bunların çoğuna uymamışsınız. Ama Tilbe Saran kayıttan parantez aralarındaki bazı metinleri okuyor. Yönetmen olarak hedefin neydi bilmiyorum ama o dış ses oyuncular için bir tür otorite gibi… Sıra dışı mizansen ve koreografiyle birleştiğinde oyun, oyuncular için uyulması gereken bir kurallar bütünü gibi duruyor. Getirdiğin yorumda böyle bir amacın var mıydı?
Parantez içleriyle sahnede olup bitenlerin bazen uyumlu, bazen uyumsuz olan ilişkisi, hem birçok düşünsel çağrışımı olan, hem de çok eğlenceli oyunlar kurmamıza olanak sağlayan, çok boyutlu bir araç. Bir otoriteyi çağrıştırdığı gibi, dış dünya, maddi gerçeklik, değişen koşulların deklare edilmesi gibi birçok çağrışıma da açık. Işık tasarımındaki değişim noktalarıyla da birleşince, karakterlerimizin dünyasının dışında, boyuna değişen bir dış dünya var. Karakterlerimiz bu değişimleri görüyorlar, işitiyorlar, yani farkına varıyorlar, ama küçük bir duraksamadan sonra hiçbir şey olmamış gibi kendi hayatlarına devam ediyorlar. Tıpkı gerçek hayatta bizim yaptığımız gibi.