Prof. Dr. Ayşe Buğra benim için Boğaziçi Üniversitesi’nde derslerine katıldığım, hep sakinliği ve güçlü duruşuyla hatırladığım hocam. Bu seferki röportaj ikimiz için de zordu çünkü sosyal politikalar yahut ekonomi teorileri değil, 21 aydır tutuklu olan eşi Osman Kavala’nın durumunu konuşmak üzere bir aradaydık.

Osman Kavala Gezi Davası’nın bir numaralı sanığı, finansörü ve organizatörü olarak yargılanıyor. Geçen hafta yapılan ikinci duruşmada da tutukluğunun devamı kararı verildi. Peki Osman Kavala kimdir? Ne iş yapar? Karanlık bir adam mı? Gezi’nin arkasında sahiden o mu vardı? Soros ve Açık Toplum Enstitüsü ile olan bağı ne anlama geliyor? Ayşe Buğra’ya bütün bunları açıkça sordum, Kavala hakkında türlü iddiaların havada uçuştuğu bir ortamda bize her şeyi tane tane anlatmasını istedim..

Röportajın sonunda “Umutlu musunuz?” diye sorunca “Umutlu olmamaya çalışıyorum. Çünkü umutlu olup da umutların çöktüğünü görmek çok zor oluyor. Bu asansörde kalmaya benziyor; bağırsanız da çağırsanız da faydası yok. Oturup bekleyeceksiniz ve sakin olmaya çalışacaksınız. Bu günlerin geçeceğini ümit ediyorum” dedi. Türkiye’nin önemli sosyal bilimcilerinden biri olan hocamın, entelektüel hayatının en verimli dönemini geçirebilecekken, 21 aydır tutuklu olan eşinin masumiyetini anlatmakla uğraşması bana epeyce dokundu açıkçası...

 

"DONMUŞ KALMIŞ İNSAN YÜZLERİYLE KARŞILAŞTIM,
BİR SESSİZ FİLM SAHNESİ GİBİYDİ"

 

Osman Kavala’nın eşi Prof. Dr. Ayşe Buğra: "Osman Kavala, sanat ve kültür faaliyetleriyle uğraşan, bu faaliyetler yoluyla da hem Türkiye’den hem Türkiye dışından pek çok insanla tanışan ve belirli projelerde işbirliği yapan bir insan. Ayrıca Açık Toplum Vakfı’nın yönetim kurulunda bulundu. Bütün bunlar bazı insanlara çok uzak gelebilir. Rahat bir hayat yaşayabilecek, hali vakti yerinde bir insanın neden böyle şeylerle uğraştığını anlamayabilirler. Bu durumda, güçlü ve karanlık bir insan tipi çizip ona komplo teorileri içinde bir rol vermek mümkün olabiliyor. Tutuklamaların öncesinde bazı yayın organlarında Osman Kavala’ya yönelik birtakım karalama kampanyaları başladı. Kendisini “Türkiye’nin en karanlık adamı” diye tanıtan yazılar bile oldu. Bunun neden yapıldığını analiz etmek çok zor. Ama birtakım siyasi çekişmelerin içinde eşimin bir malzeme olarak kullanıldığı düşünülebilir."

 

Geçen hafta yapılan ikinci duruşmada da eşiniz Osman Kavala hakkında tahliye kararı verilmedi. Bekliyor muydunuz? O gün nasıl bir atmosfer vardı?

Çok uzun bir tutukluluk süreci yaşadık. Bu arada beklentiler, hayal kırıklıkları oldu. Anayasa Mahkemesi’nin haksız tutukluluk için yaptığımız başvuruyla ilgili olarak ret kararı vermesi büyük bir üzüntüydü. Dolayısıyla olumsuz bir karar bekleyebilecek durumdaydık. Özellikle ben ümitlenmemeye çok dikkat ediyordum, ama tabii iyi haber beklememek, umutlanmamak imkânsız. Duruşmanın da insanı bu yönde düşünmeye iten bir tarafı oluyor. Sorgu olmuyor, iddia makamından hiçbir ses gelmiyor; sadece avukatlar iddianamenin sorunlarını, tutuklamanın temelsiz olduğunu ikna edici bir biçimde anlatıyorlar ve bunlardan etkileniyorsunuz. Günün sonunda, kendimi kontrol etmeme rağmen, ben de ümitlenmeye başlamıştım. Bu da tabii büyük bir sarsıntı yaratıyor. Kolay değildi, herkes çok sarsıldı. Karardan sonra dışarı çıktığım zaman donmuş kalmış insan yüzleriyle karşılaştım. Bir sessiz film sahnesi gibiydi. Dışarıda, ne diyeceğini ve bana nasıl davranacağını bilemeyen bir sürü insan vardı.

"Osman Kavala ile Dayanışma” diye bir web sitesi var, orada tutukluluğun kaçıncı gününde olduğumuz yazıyor; bugün 631nci günündeymişiz. 631 günde iki sonbahar, iki kış, iki ilkbahar, iki yaz var. Bu arada doğum günleri, yılbaşılar, bayramlar var, bunlar birlikte kutlanamıyor. Biz bayramlarda tatile gideceksek bile ilk gününde İstanbul’da kalmaya çalışıp büyükleri ziyaret ederdik. Osman, 631 gün içindeki bayramlarda annesini görmedi. İnsan, yaşlı bir insan için bunun ne demek olduğunu düşünüyor. Bunlar çok sarsıcı şeyler, ama Osman da ben de sağlam durmaya çalışıyoruz. Çok şükür ağlayıp sızlamadan, şikâyet etmeden dayandık.

 

Osman Kavala neden Gezi Davası’nın bir numaralı sanığı, finansörü ve organizatörü olarak yargılanıyor? Gezi’nin arkasında Osman Kavala mı vardı?

Bu soruya doğrudan cevap vermeden önce şu soruyu da sormak gerektiğini düşünüyorum: “6 yıl önce olmuş Gezi protestolarının bir kısmı mahkemeye intikal etmiş ve beraatla sonuçlanmış. Bunlar 6 sene sonra neden yeniden ve ilk baştaki soruşturmalarda olduğundan çok daha ağır suçlamalarla gündeme getiriliyor?” Osman Kavala neden Gezi’nin organizatörü olarak merkezde? Bu soruya cevap vermem çok zor, ama şunları düşünüyorum:  15 Temmuz darbe girişiminden sonra oluşan ortamda Türkiye’ye yönelik birtakım hain planlardan, Türkiye’nin yabancı düşmanları ve onların yerli işbirlikçileriyle ilgili bazı kurgular ortaya çıktı. Kamuoyunun bu tür paranoyak nitelikli senaryolara ikna edilmesi için bazı çabalar gösterildi. “Etrafımız düşmanlarla sarılı, dışarıda ve içeride düşmanlarımız var” gibi anlatılarla çok karşılaştık. Bu çok talihsiz ve aynı zamanda Türkiye’yi yalnızlaştıran, demokratik dünyadan uzaklaştıran bir şey. Ama bu bir gerçek ve içindeki yaşadığımız siyasi ortamda bu kurgular, Gezi olaylarına da uzandı.  Osman Kavala, sanat ve kültür faaliyetleriyle uğraşan, bu faaliyetler yoluyla da hem Türkiye’den hem Türkiye dışından pek çok insanla tanışan ve belirli projelerde işbirliği yapan bir insan. Ayrıca Açık Toplum Vakfı’nın yönetim kurulunda bulundu. Bütün bunlar bazı insanlara çok uzak gelebilir. Rahat bir hayat yaşayabilecek, hali vakti yerinde bir insanın neden böyle şeylerle uğraştığını anlamayabilirler.Bu durumda, güçlü ve karanlık bir insan tipi çizip ona komplo teorileri içinde bir rol vermek mümkün olabiliyor. Tutuklamaların öncesinde bazı yayın organlarında Osman Kavala’ya yönelik birtakım karalama kampanyaları başladı. Kendisini “Türkiye’nin en karanlık adamı” diye tanıtan yazılar bile oldu. Bunlarla ilgili suç duyurularında bulunduk, çünkü bazıları doğrudan doğruya itibarsızlaştırma, kişiliğe zarar verme niteliği taşıyan yayınlardı. Suç duyurularımız ifade özgürlüğü bağlamında reddedildi. Hatta dosyada gizlilik olduğu süre içinde, iddianameden bizim bile ulaşamadığımız bazı bilgiler seçilip, bağlamından çıkarılıp kamuoyuna servis edildi. Bunun neden yapıldığını analiz etmek çok zor.

Sizin buna bir yanıtınız var mı?

Buna net bir yanıtım olamaz. Ama belki birtakım siyasi çekişmelerin içinde eşimin malzeme olarak kullanıldığı düşünülebilir.

“Osman Kavala kültür-sanat faaliyetlerine destek veriyordu. Yurtdışında çok tanıdığı vardı. Komplo teorileri için elverişli bir profil gibi algılandı” dediniz. Peki, Osman Kavala’nın siyasi bir misyonu var mıydı? Türkiye’deki iktidarı devirmek üzere düzenlenen birtakım muhalif hareketleri destekliyor muydu? Hatta daha açık sorayım; Türkiye’ye karşı oyun oynayan yabancılarla bağlantısı olan bir ajan mıydı?

Değildi tabii. Böyle biri olsaydı, bunun bu kadar zaman gizli kalması zaten mümkün olamazdı. Osman bir karalama kampanyasının hedefi haline geldi, hakkında “karanlık adam” gibi sıfatlar kullanıldı. Ama aynı zamanda onu seven, kendisinin hukuk devletine, demokrasiye ne kadar bağlı olduğunu ve diyalog kanalları açmaya çalıştığını bilen pek çok insan var. Farklı sınıflardan, farklı kültürlerden, farklı siyasi görüşlerden insanlar arasında diyalog kanalları açmak, çatışmaları önlemek için sanatın ve kültürün çok etkili bir yol olduğunu düşünüyordu. 2000’li yıllarında başında Anadolu Kültür’ün kurulması bununla ilgiliydi. Söz konusu olan, sanat ve kültürün yaraları acıları sağaltıcı, ilişkileri düzeltici, anlaşmaya yol açıcı niteliğine inanan birinin faaliyetleriydi.

 

"VARLIKLI BİR TÜCCAR AİLENİN OĞLU"

 

Osman Kavala kimdir? Ne iş yapar? Mal varlığı nereden gelir, bunları ne için kullanır?

Osman Kavala, varlıklı bir tüccar ailenin oğlu. Mübadele sırasında, babası çocukken Kavala’dan gelmişler. Önce tütünle uğraşmışlar, sonra şirket başka işler de yapıp büyümüş. Eşim Amerika’da The New School for Social Research’de lisansüstü çalışmalarını yürütürken babası vefat ediyor ve Türkiye’ye dönüp işlerle ilgilenmeye başlıyor. Bir süre sonra iş dünyasından yavaş yavaş uzaklaşıyor ve sivil toplum faaliyetleriyle uğraşmaya başlıyor.

Artık “sivil toplum” deyince de muallak, hatta karanlık bir algı ortaya çıkabiliyor. Hangi sivil toplum örgütleriyle çalışıyordu?

TEMA’nın kurucu üyelerinden. AnaBritannica ansiklopedisi yayınlanırken onunla ilgileniyor. İletişim Yayınları’nın kuruluşunda epey aktif rol oynuyor. 2000’lerin başında da Anadolu Kültür kuruluyor.

Anadolu Kültür’ü hiç bilmeyene nasıl anlatırsınız?

İstanbul’da kültür-sanat faaliyetlerine ulaşmak ve bunların içinde yer almak çok zor olmayabilir, ancak bu yerelde pek kolay değil. Anadolu Kültür’ün başlangıcı biraz bununla ilgiliydi. Sadece kültür-sanat faaliyetlerini Anadolu’ya götürmek değil, oradaki sanatçılara da bu faaliyetlere katılma imkânı vermeyi amaçlıyordu.  Mesela Osman’nın gözaltına alınması,  Ekim 2017’de Gaziantep’ten dönerken oldu. Bir projeyle ilgili Adalet ve Kalkınma Partili belediyeyle görüşmeler yapmak üzere orada bulunuyordu. Bu, Anadolu Kültür’ün, Goethe Enstitüsü, Fransız Kültür Merkezi ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı’yla (IKSV) birlikte yürüttüğü bir projeydi. Amacı, Gaziantep, Diyarbakır ve İzmir’de kültürel projelere ortam, mekan ve kaynak sağlamak, sanat alanında üretim yapanlara farklı eğitim ve gelişim olanakları sunmaktı. Kültür dünyasının Türkiye ve Avrupa’daki aktörleriyle ortak projeler ve programlar geliştirmek üzere işbirlikleri kurulmasına destek vermek de amaçları arasındaydı.

 

Osman Kavala Avrupa’daki enstitülerle, vakıflarla neden bu kadar içli dışlıydı? Bunlar tamamen kültür-sanat faaliyetleri miydi, yoksa Osman Kavala Türkiye aleyhine birtakım organizasyonlara da destek veriyor muydu?

Buradaki işbirlikleri, Anadolu Kültür’ün kültür-sanat faaliyetleriyle ilgiliydi. Ama ortada bütün yabancı kuruluşları ajanlıkla, Türkiye aleyhine faaliyetlerle özdeşleştiren bir kafa yapısı varsa buna cevap veremezsiniz. Bütün yabancıların bize hainlik etmek üzere bekleyen düşmanlarımız olduğunu düşünüyorsanız, yabancılarla işbirliği yapan birisi de karşınıza bir ajan gibi çıkarılabilir!

Avrupalı bazı önemli siyasetçiler ve düşünürler Türk yetkililere Osman Kavala’nın durumundan duydukları endişeyi dile getiriyorlar. Batı’dan gelen bu tepkiler içeride ters bir etki yaratıyor mudur?

Olabilir tabii. Batıdan gelen bu tepkiler, daha önce sözünü ettiğim komplo kurguları içinde bir yer bulmuş olabilir. Ama şunu da unutmamak lazım. Türkiye Avrupa Konseyi kurucu üyelerinden biri. AİHM kararlarının bağlayıcı olduğunu kabul etmiş  bir ülke. Avrupa’dan gelen tepkiyi bu bağlamda değerlendirmek lazım. Ayrıca, bütün dünyadan gelen dostluk mesajlarının, 21 aydır, özgürlüğünden  yoksun bir şeklide dört duvar arasında yaşayan bir insanın ruh sağlığını koruması açısından önemli olduğunu düşünüyorum, bu mesajlar için tanıdığımız tanımadığımız bütün bu insanlara minnettarlık duyuyorum.        

 

"MASAK RAPORU, 'GEZİ OLAYLARIYLA İLGİLİ HİÇBİR
FON AKIŞINA RASTLANMAMIŞTIR' DİYOR"

 

George Soros’un başka ülkelerdeki darbe girişimlerine destek verdiği iddiaları, Açık Toplum Vakfı’nın da bir karanlık odak olarak algılanmasına neden oluyor. Osman Kavala Açık Toplum Vakfı’nın kurucusu muydu? Orada ne yapıyorlardı? Amaçları neydi?

Osman, Açık Toplum Enstitüsü’nün yönetim kurulundaydı. Uluslararası Açık Toplum Enstitüsü’nün temel işlevi, adındaki gibi açık toplumu desteklemek: yani farklı ülkelerde demokratikleşmeye, hukuk devleti normlarının yerleşmesine destek olmak. Tabii bu, her yaptığının siyasi olarak çok anlamlı ve doğru olduğunu gösteren bir şey değil. Açık Toplum Vakfı’nın Türkiye dışında eşimin de eleştirdiği faaliyetleri oldu.

Bütün bunların ötesinde, Açık Toplum Vakfı Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre kurulmuş, Türkiye Cumhuriyeti kurumları tarafından denetlenen bir kuruluş. Anadolu Kültür de öyle. Osman Kavala’yla ilgili iddiaların başında Gezi olaylarında Açık Toplum Vakfı’nın büyük bir rol oynadığı, bu hareketlerin finansmanının da Osman Kavala üstünden sağlandığı ve örgütün organize edildiği iddiası var. Bunun gerisinde de, Osman Kavala’nın Açık Toplum Vakfı’nın yönetim kurulunda olması ve vakfın bazı projeler için Anadolu Kültür’ü desteklemiş olması var. Bir yargı sürecinden ve müebbetle yargılanan bir insandan bahsediyoruz. Buradaki soru, “Bu insanın karanlık ilişkileri var mıdır, yok mudur?” değil, “Ne yapmış, nasıl bir suç işlemiş?” sorusu olabilir. Osman Kavala, Açık Toplum Vakfı’nın yönetim kurulu üyelerinden sadece bir tanesi; yönetim kurulunun öteki üyelerinden farklı bir yanı yok. Hangi projenin destekleneceği hangisinin desteklenmeyeceği konusunda tek başına karar vermesi söz konusu değildi. Ayrıca Açık Toplum Vakfı da, Anadolu Kültür de çok sıkı denetlenen kuruluşlar. Bu iki kuruluş arasındaki fon akışı, hangi projelere nasıl destek verildiği ve projelerin Gezi olaylarıyla ilgisinin olup olmadığı denetlenmiş ve bu konuda bir MASAK raporu yayınlanmış.

O raporda ne diyor?

MASAK raporu, “Gezi olaylarıyla ilgili hiçbir fon akışına rastlanmamıştır” diyor.

 

"OSMAN KAVALA’NIN GEZİ’Yİ ÖRGÜTLEMİŞ VE FİNANSE ETMİŞ OLMASI
ÇOK FANTASTİK VE ONUR KIRICI BİR DÜŞÜNCE"

 

Peki, Açık Toplum Vakfı üzerinden olmasa bile Osman Kavala farklı yollardan Gezi’deki protestoların büyümesi, hükümetin düşürülmesi için Gezi’yi finanse etti mi?

Herhangi bir kayıt, herhangi bir hesap hareketi olmadan böyle bir şey nasıl yapılabilir? Zaten iddianamede bununla ilgili hiçbir kanıt yok. Yalnızca poğaçalar, plastik masalar ve gaz maskeleriyle ilgili birtakım konuşmalar var.

Protestolar büyüsün ve devam etsin diye oradaki insanların yeme-içmelerini sağladığı, gaz maskelerini aldığı suçlamalarına ne diyorsunuz?

Bu soruya bir sosyal bilimci olarak, Gezi hakkında gördüklerime ve bildiklerime dayanarak cevap verebilirim. Gezi olayları pek çok akademik çalışmaya konu oldu. Konuyla ilgilendiğim için bu çalışmaların epeyce bir kısmını okudum. Bu çalışmaların hepsinde vurgulanan şey “hareketin kendiliğinden, örgütsüz olarak ortaya çıktığı”dır. Bu konuda yazan, düşünen hiç kimse bunun dış mihraklarca hazırlandığını ve bir veya bir grup insanın finanse edip örgütlediğini söylemiyor. Zaten Gezi’ye katılanları düşündüğümüz zaman, çok farklı sınıftan, kültürden, siyasi kimlikten insanın bir arada bulunduğu bir hareket olduğunu görüyoruz. Böyle bir şeyi bir kişinin örgütlemiş ve finanse etmiş olması zaten fantastik ve aynı zamanda da onur kırıcı bir düşünce. O harekete inananlara, hareketin içinde bulunanlara, yaralananlara, gaz yiyenlere hakaret. Onlara, “Siz bunu kendi iradenizle yapmadınız; biri sizi örgütledi” diyorsunuz.

 

"OSMAN, OTPOR'A MENSUP HİÇ KİMSEYİ TANIMIYOR,
MAROVİÇ İLE HİÇ GÖRÜŞMEDİ"

 

İddianamede Otpor yöneticisi Maroviç’in Türkiye’ye ve Mısır’a yaptığı bazı seyahatler suçlamalara kanıt olarak sunuluyor. O dönemde Maroviç ile Osman Kavala arasında bir görüşme olmuş muydu, tanışıyorlar mı?

Kesinlikle hayır. Osman’ın yurtdışına yaptığı tüm seyahatlerin hangi amaçla olduğu ve bu seyahatlerde nerelere gidildiği belgelendi, bu belgeler de mahkemede var. Böyle bir tanışıklık da yok. Osman, Haziran ayında yaptığı savunmasında buna çok açık cevap verdi. Gezi’nin hazırlık sürecinde etkisi olduğu iddia edilen Otpor’a mensup hiç kimseyi tanımıyor. Yine Gezi’nin hazırlık aşamasında rol oynadığı iddia edilen Mehmet Ali Alabora’yla Gezi olayları başladıktan sonra bir telefon konuşması olmuş.

Mehmet Ali Alabora ile yaptıkları o telefon konuşmasında ne var?

O konuşmada ne olduğunu bilmiyorum. Kayıtlarda vardır. Haziran ve Temmuz’daki duruşmalarda avukatlar iddianameyi çok eleştirdiler. Bu eleştiriler suçun ve delillerin niteliğiyle ilgiliydi. İddianamede delil diye gösterilen şeylerin çok önemli bir kısmı “Türkiye’nin karanlık dönemi” diye adlandırılan FETÖ-PYD yapılanmasının emniyette çok etkili olduğu sırada yapılan dinlemelerden oluşuyor. Bu dönemde dinlemelere izin veren yetkililerin bir kısmı yargılandı, bir kısmı kaçtı, bir kısmı hüküm giydi ve bazı davalarla ilgili olarak, “Bu dönemde toplanan deliller çöp mahiyetindedir” denildi. Ama bu davada bir “yeniden kıymetlendirme” kavramı kullanılıyor. Bu delillerin yeniden kıymetlendirilerek kullanıldığından bahsediliyor. Avukatlar bu kavramı çok eleştirdiler. Mahkeme sırasında, “Bunun ne anlama geldiği belli değil, demek ki bunlar başka yerlerde de yeniden kıymetlendirilebilir. Bu delillerin niteliği nedir?” diye çok tartışıldı.

Osman Kavala "İddianamedeki kurgunun temel unsurlarını teşkil eden Soros, Açık Toplum Vakfı, Taksim Dayanışması, Otpor'la ilgili bana hiçbir soru sorulmadı. Gezi olaylarıyla aramdaki tek somut bağ olarak sunulanlar: Gezi olaylarından 3 ay sonra Brüksel'de gerçekleşmiş fotoğraf sergisi ve Taksim Meydanı'nda çekilmiş 2 adet fotoğraf" dedi. İddianamedeki iddialar ile sorgu arasında boşluklar mı var?

Aslında Osman Kavala ve müdafiileri halen hiç bir savcı sorgulamasıyla karşılaşmış değiller. Ne sorguda, ne tutukluluk incelemelerinde, ne de iki duruşmada.. Eşimin 1 Kasım 2017’de tutuklanmasıyla sonuçlanan polis sorgusunda sorulanların önemli bir kısmı iddianamede yer almıyor. İddianame ise, tutukluluktan 16 ay sonra çıktı. Dolayısıyla savunma hakkı büyük ölçüde engellenmiş durumda ve “Osman Kavala neden hala tutuklu?” sorusunun cevabı hiç belli değil. Yeri yurdu belli bir insanın, mesela adli kontrolla tutuksuz yargılanacak yerde, hangi kaçma veya delil karartma süphesiyle dört duvar arasında tutulduğunun açıklaması yok.

Hakkında iki dosya olması ne anlama geliyor?

Burada gerçekten acaip bir durum var. Osman Kavala hakkında, tek bir sorgu ve tek bir mahkemenin (1. Sulh Ceza Mahkemesi) verdiği tek bir tutuklama kararı var. Soruşturma TCK 309 ve TCK 312 madde sayısıyla başladı. Ama soruşturma devam ederken, savcılık dosyanın tefrikine kara veriyor,  tutukluluk kararını da ikiye bölüyor ve bunu bir mahkeme kararı olmaksızın yapıyor.  Avukatlar bunu, eşini görmediklerini ve anlamakta zorlandıkları bir hukuksuzluk olarak görüyorlar. Çok acayip ve çok da ürkütücü, çünkü tek bir tutukluluk kararının ikiye bölünmesi tek bir tutukluluk kararının çoğaltılması anlamına geliyor. Birine yeteri kadar inandırıcı delil bulunamazsa  ötekiyle devam edebilecek bir tutukluk durumuna zemin hazırlıyor.

 

"EMİNE ERDOĞAN HAKKINDA YAZILAN ÇİRKİN SÖZLERİ ELLERİYLE SİLMİŞTİ"

 

Osman Kavala’nın eşi Prof. Dr. Ayşe Buğra: "Osman protestoların bir noktada bitmesini istiyordu. “Çok uzadı ve bu kadar uzaması iyi değil. Artık bitse de bu çocuklar evlerine gitseler. Kontrolden çıkabilir” gibi bir korkusu vardı."
##

 

Cumhurbaşkanı Gezi’yle ilgili bütün konuşmalarında kendisine ve ailesine Gezi’de yazılan küfürlerden dem vuruyor. Osman Kavala onlara nasıl bakıyordu?

Eşim, protesolar sırasında hem şiddetin ortaya çıkmaması, hem de bu tür hakaretamiz ifadelerin kullanılmaması için çok gayret sarf etmişti. Bu konuda, basına da yanısmış olan tanıklıklar var. Bunlardan biri, Japon Konsolosluğu’nun duvarına yazılmış Emine Erdoğan’a yönelik çok çirkin bir ifadeyle ilgili.. Osman, bunun silinmesi için konsolosluk görevlisiyle konuşuyor, ona yaptıramayınca, kendisi bir bez ve bir merdiven buluyor, merdivene çıkıp onu kendi eliyle siliyor. Ayrıca Osman, protestoların bir noktada bitmesini istiyordu. “Çok uzadı ve bu kadar uzaması iyi değil. Artık bitse de bu çocuklar evlerine gitseler. Kontrolden çıkabilir” gibi bir korkusu vardı. Bu iddianamade yer alan bazı dinlemelere de yansımış.

Bu süreçte Cumhurbaşkanı’nın kendisiyle yahut yakın çevresiyle bir temasınız oldu mu?

Hayır.

Peki, AK Parti’li milletvekillerinden veya AK Parti’li çevrelerden ulaşmaya çalışan oldu mu?

Hayır, şahsen bana ulaşmaya çalışan olmadı. Yalnız Adalet ve Kalkınma Partisi mensuplarından bazılarının Osman Kavala’nın tutukluluğunun uzun sürmesiyle ilgili bazı rahatsızlıkları olduğu söylendi. Milletvekili Mustafa Yeneroğlu bu konudaki rahatsızlığını açıkça dile getirdi. Bir süre önce de bu ay Ertuğrul Özkök, Adalet ve Kalkınma Partisi içinde önemli bir konumda bulunan bir siyasetçinin kendisine bu konudaki rahatsızlığını ifade ettiğini belirten bir yazı yazdı. Dolayısıyla rahatsız olan başkaları da vardır diye düşünüyorum. Biraz da umuyorum.

 

Peki, Osman Kavala’nın Açık Toplum bağlamında da AK Parti kuruluş yıllarında destek verdiği yahut birlikte çalıştığı bir dönem olmuş muydu?

Hiçbir zaman kategorik bir şekilde karşı olmadı ve çok sert eleştirilerde bulunmadı. Osman herkesle konuşabilen, tartışabilen ve herkese dert anlatabileceğini düşünen bir insandır. Dolayısıyla hükümet yetkilileriyle her zaman ilişkileri oldu. Adalet Bakanlığı’yla bir cezaevi projesi yaptılar. Sözünü ettiğim kültür alanları projesi belediyelerle temas halinde yürütülecek bir projeydi. Gezi olayları sürerken de hükümet yetkilileriyle konuşup bir uzlaşma arayışına girdi. Kaos yaratarak hükümeti devirmeyi amaçlayan birinin böyle bir şey yapması normal mi?

 

"GEZİ TÜRKİYE'NİN ŞU AN İÇİNDE OLDUĞU
BÜYÜK SİYASİ POLARİZASYONU İNCELEMEK İÇİN İYİ BİR KONU"

 

Gezi için hem “hükümeti yıkmaya yönelik provokasyon, dış güçlerin işin içine karıştığı, hükümeti devirmeye yönelik şiddet eylemleriydi” diyen insanlarla karşılaşıyorum hem de “Hayır, birtakım özgürlükler için yapılmış son derece barışçıl eylemlerdi” diyenlerle. Bu açıdan bakıldığında Gezi Türkiye toplumunda bir yarılma noktası olarak duruyor. Bir sosyal bilimci gözüyle baktığınız zaman Gezi neydi? Gezi’nin içerisinde dış provokasyon sizce hiç yok muydu?

Burada bir akademisyen olarak ele alabileceğim iki ayrı soru var: Birincisi, Türkiye’nin belirli bir siyasi konjonktürü içinde Gezi’ye bakışlardaki yarılma. Bu, Türkiye’nin şu an içinde olduğu büyük siyasi polarizasyonu incelemek için iyi bir konu. İkinci olarak da hareketi dünyadaki diğer benzer hareketlerle karşılaştırarak kendiliğinden, örgütsüz hareket olarak inceleyen akademik yazının içine oturtmak var.

Dış mihraklar konusu hiç inandırıcı değil. Gezi, pek çok farklı siyasi görüşten insanların bir araya geldiği kendiliğinden bir hareket. Bu insanlar şehir merkezindeki bir parkı korumak için bir araya geliyor. Daha sonra şikâyetleri ve talepleri başka yerlere de yöneliyor. Hayatın piyasalaşması, muhafazakârlaşma, insanların özel hayatına müdahale niteliği taşıyan uygulamalar, insanların kendi hayatları üzerinde etkisi olan kararlara katılma imkânının kısıtlanması, konsensüs arayışlarının dışlanması gibi meseleler, şikâyet konusu olarak gündeme gelmeye başlıyor. Bu arada hükümeti eleştirmek, istifaya davet etmek de ortaya çıkıyor. Ama bu, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni cebir ve şiddet yoluyla devirmeye, görevini yapamaz hale getirmeye yönelik bir hareket olduğu, yani Ceza Kanunu’nun 312. maddesi kapsamında değerlendirilebilecek bir suç olduğu iddiasını desteklemiyor. Bu konu iddianameyle ilgili tartışmalarda çokça gündeme geldi. “312 olmaz, çünkü bu maddenin ana unsuru cebir ve şiddettir” dediler. Cebir ve şiddet kullanımı burada söz konusu değil ve hiçbir şekilde bununla ilgili bir kanıt yok. Zaten iddinamenin kendisinde de, Gezi hareketinde “şiddetsiz mücadele” ve “şiddetsiz protesto ve ikna yöntemleri”nin kullanıldığından söz ediliyor. Bunun yanı sıra, protestoların amacının AK Parti yönetimini ve Başbakan Erdoğan’ı yıpratmak olduğu belirtiliyor. Hukukçular, çok açık bir şekilde, “yıpratmak cebir ve şiddet kullanmak demek değildir. Bu nedenle eleştiride bulunmak, aleyhde yayın yapmak, aleyhde gösteride bulunmak, istifa çağrusunda bulunmak cebir ve şiddet değildir” diyorlar.

 

"Eylemciler yaktılar, yıktılar. Gezi’de şiddet vardı” söylemine ne diyorsunuz?

Biz bir iddianameden ve bu iddianame kapsamında yargılanan 16 kişiden bahsediyoruz.  Bunlardan biri 21 aydır tutuklu. “Bu hareket hükümeti devirmek ve görevini yapamaz hale getirmek üzere cebir ve şiddet kullanılarak eyleme geçmek üzere planlanmış mıdır?”  sorusunu sormak gerekiyor. Böyle bir plan olduğuna dair delil yok. Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan ve iki başkan vekilinin, başvurumuzun reddiyle ilgili karşı görüşlerinde bu çok açık bir şekilde belirtiliyor. Cebir ve şiddet kullanımına dair inandırıcı delil yok. Bu, “Gezi olaylarında taş atılmamıştır, cam kırılmamıştır, iş makinelerine zarar verilmemiştir” demek değil. Yüz binlerce insanın, bu memleketin neredeyse bütün şehirlerinde katıldığı eylemlerden bahsediyoruz. Burada her türlü insan var ve bu türden yasa dışı hareketler gerçekleşmiş olabilir. Ama suçun şahsiliği ilkesi çok temel bir ilkedir. Konu yargılanan 16 kişi. Bu 16 kişinin Mersin’de, Ağrı’da veya Türkiye’nin herhangi başka bir ilinde kırılan camdan sorumlu tutulabileceğini aklınız alıyor mu?

 

"SİLİVRİ’Yİ KÖTÜ BİR YER OLARAK HATIRLAMAYACAĞIM"

 

Bu süreçte sizin hayatınız nasıl etkilendi? “Takip ediliyor muyum, dinleniyor muyum?” endişesine kapıldığınız oldu mu?

Telefonumun dinlendiğini düşünüyorum ve bu çok rahatsız edici bir şey. Ama onun dışında bir korkum olmadı.

Yurtdışına çıkışınızla ilgili bir sınırlamayla karşılaştınız mı?

Hayır.         

Ziyaret rutininiz nasıl?

Zor tabii ama ben alıştım. Bana, “Her hafta Silivri’ye gidiyorsun, ne kadar zor olmalı” diyorlar, ama bana orası kötü bir yer gibi gelmiyor, çünkü Osman’ı gördüğüm yer. Ben Silivri’yi kötü bir yer olarak hatırlamayacağım, Osman’ı gördüğüm yer diye hatırlayacağım. Cam arkasından telefonla konuşmak hoş bir şey değil ama gene de görüyorsunuz, konuşuyorsunuz, sesini duyuyorsunuz.

Hem iddianamenin hazırlanması hem de tutuklama süresi çok uzun. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?

Bu kadar uzun ve bu kadar gerekçesiz bir tutukluluk kabul edilebilir bir şey değil. “Osman Kavala kimdir?” diye konuşuyoruz ama “Osman Kavala neden tutuklu?” sorusuna inandırıcı bir cevap alamıyoruz. Bu insan iyiyse de kötüyse de, cevap verilmesi gereken soru bu. Buna tatmin edici bir cevap verilmediği sürece, konunun Türkiye’nin siyasi konjonktürüyle ilgisini düşünmek durumunda kalıyoruz ve ne olacağını bilemiyoruz.

 

"UMUTLU OLMAMAYA ÇALIŞIYORUM"

Umutlu musunuz?

Umutlu olmamaya çalışıyorum. Çünkü umutlu olup da umutların çöktüğünü görmek çok zor oluyor. Onun için ne umut ne umutsuzluk, sadece bekliyorum. Bu konularda benimle ilk konuştukları zamanlarda, “Asansörde kalmış gibi bir duygu” demiştim. Bu asansörde kalmaya benziyor; bağırsanız da çağırsanız da faydası yok. Oturup bekleyeceksiniz ve sakin olmaya çalışacaksınız. Bu günlerin geçeceğini ümit ediyorum.

Annesi, kız kardeşi nasıl karşılıyor?

Tabii ki çok üzülüyorlar. Annesi için, yaşlı bir insan için çok zor. 90 yaşından sonra oğlunuzu 2 seneye yakın bir süre görmemek kolay bir şey değil.