Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması
  • Habertürk Huawei Uygulaması
HABERTURK.COM

 


28 Şubat süreci, 1995 genel seçimleriyle başladı. Merhum Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi, oyların yüzde 21.37'sini alarak sandıktan birinci parti çıktı. Milli Görüş Hareketi, Türk siyasi tarihinde ilk kez hükümeti kurma hakkı elde etti. Ancak teamüllerin aksine, hükümeti kurma görevi birinci olan Refah Partisi’ne verilmedi.

ÇİLLER VE YILMAZ HÜKÜMET KURAMADI

İlk olarak DYP Lideri Tansu Çiller, Çiller hükümeti kuramayınca da ANAP Lideri Mesut Yılmaz hükümet kurmaya çalıştı ama o da başaramadı. Ordu, Refah Partisi’nin iktidar ortağı olmasını istemiyordu. Diğer partilere de, "Erbakan ile hükümet kurmayın" baskısı yapıldığı dilden dile dolanıyordu.

REFAH-YOL HÜKÜMETİ KURULDU

Seçimlerden 6 ay sonra, Temmuz 1996'da, uzun pazarlıklar sonucu Necmettin Erbakan başbakanlığında DYP ile RP, REFAH-YOL olarak adlandırılan hükümeti kurdu. Askeri çevrelerin bu hükümetten rahatsızlığı daha ilk günden konuşulmaya başladı.

ERBAKAN’IN GİRİŞİMLERİ

Başbakan Erbakan ilk resmi ziyaretini İran'a yaptı. Ardından da Libya'ya gitti. Bu ziyaretler siyasette tansiyonu yükseltti. Erbakan, "çadır görüşmesinde", Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi'nin Türkiye aleyhine söylediği sözlere gerekli yanıtı vermemekle suçlandı. Erbakan, o dönem İslam Dünyası ile işbirliğinin artırılmasını istiyordu. İslam ortak pazarı için G7'ye karşı D8'i gündeme getirdi. İslam Dinarı, İslam NATO gücü gibi önerilerde bulundu.

SUSURLUK KAZASI

28 Şubat sürecinde Türkiye'yi derinden etkileyen bir skandal da ortaya çıktı. 3 Kasım 1996’da, Türkiye'nin derin devlet yapılanmasını ortaya çıkaran Susurluk'taki trafik kazası meydana geldi. Mafya, siyaset, polis üçgeni açığa çıktı. Susurluk skandalı, koalisyon ortağı DYP’ye kadar uzandı. Kamuoyundaki tepki büyüyordu; "sürekli aydınlık için, bir dakika karanlık" eylemleri başladı.

CEMAAT LİDERLERİNE İFTAR

Takvimler 11 Ocak 1997'yi gösterdiğinde Başbakanlık Konutu’nda bir iftar verildi. Ev sahibi Necmettin Erbakan'ın iftarına tarikat ve cemaat liderleri de davetliydi. Bu iftar, askerle hükümet arasındaki ilişkileri iyice gerdi.

PSİKOLOJİK SAVAŞ

Ve asker, Refah Partisi iktidarına karşı bir psikolojik savaş başlattı. Batı Çalışma Grubu (BÇG) isimli bir oluşumla, Refah Partisi'nin tüm faaliyetleri izlemeye alındı. Artık müdahalenin ayak sesleri duyuluyordu. 26 Ocak 1997'de, Gölcük'teki Donanma Komutanlığı’nda; üç gün süren olağanüstü şura düzenlendi. Konu; irtica, hedef ise iktidardı.

SİNCAN’DA TANKLAR YÜRÜDÜ

31 Ocak 1997'de Refah Partili Ankara Sincan Belediyesi Kudüs Gecesi düzenledi. Askerin bu etkinliğe tepkisi Sincan'da tankları yürütmek oldu. Bu hamle ile asker siyasete net şekilde müdahale ediyordu.

“İRTİCA” GÜNDEMLİ KRİTİK MGK

Tarihler 28 Şubat 1997'yi gösterdi... Milli Güvenlik Kurulu (MGK) "irtica" gündemiyle toplandı. Tam 9 saat sürdü MGK. 18 maddelik bir bildiri yayımlandı. Laiklik vurgusu yapıldı, tarikatların yasaklanması; temel eğitimin 8 yıla çıkarılması istendi. İrticai faaliyetlere karıştıkları iddiasıyla TSK'daki görevlerine son verilen askerlerin belediyelerde istihdam edilmesinin önüne geçilmesi talep edildi. MGK Genel Sekreterliği, "kararlar uygulanmazsa yaptırımlar gelir" dedi.

ERBAKAN İSTİFA ETTİ

MGK sonrası Erbakan hükümeti üzerindeki baskılar her geçen gün artırıldı. İrtica brifingleri sürekli gündemdeydi. 28 Şubat MGK kararlarından 4 ay sonra; 18 Haziran 1997'de Erbakan istifa etmek zorunda kaldı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in hükümet kurma görevini verdiği Mesut Yılmaz, ANASOL-D Hükümeti’ni kurdu. Bir yıl sonra da Refah Partisi kapatıldı, Erbakan dahil birçok parti yöneticisine siyaset yasağı getirildi.

FETÖ ELEBAŞI GÜLEN ÖN SAFLARDAYDI

FETÖ Elebaşı Fetullah Gülen, o günlerde de ön saflardaydı. REFAH-YOL hükümetini eleştirdi. Askerin, 28 Şubat girişimini destekledi. "Beceremedin çekil" manşeti de bizzat onun ağzından atıldı.

21 İSME MÜEBBET HAPİS CEZASI

Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi 13 Nisan 2018’de kararını açıkladı. Mahkeme, 28 Şubat sürecini, “hükümeti devirmeye yönelik girişim” yani “darbe” olarak değerlendirdi. Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, İkinci Başkan Çevik Bir, Harekât Başkanı Orgeneral Çetin Doğan ve eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz'ün de aralarında bulunduğu 21 sanık müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Davanın temyiz süreci devam ediyor.

SİVİL AYAK SORUŞTURMASI

Dönemin askeri aktörleri yargılandı. Ancak bu yargılama sürecin mağdur ettiği isimleri tatmin etmedi. Mağdurlar; sürecin “üniversiteler, işadamları, medya, sivil toplum kuruluşları ve yargı” gibi sivil aktörlerinin de yargı önünde hesap vermesini istiyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bu konuda bir soruşturması var. Ancak soruşturma kapsamında bugüne kadar somut bir adım atılmadı.

***

28 Şubat darbesi...

 

Bugün 28 Şubat. Zaman öyle hızlı ilerliyor ki, şu sıralar üniversite tahsili gören gençlerimiz, o talihsiz dönemlerde henüz doğmamışlardı. Malumunuz; “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür”. Bilmeyenlere anlatmak, unutanlara hatırlatmak adına, darbeye giden sürecin kısa bir özetini paylaşıyorum.

Dünkü yazıyı bitirirken, “Refah Partisi sistemden uzaklaştırıldı” demiştik. Refah Partisi’nin DYP ve BBP’yi de yanına alarak tekrar hükümetin kurulması görevini üstlenme çabası Süleyman Demirel tarafından reddedildi. Demirel görevi ANAP’a verdi. Yani aslında; ”Refah-Yol hükümetine bir daha şans yok” demiş oldu. Hükümet kanadı bu durumu Çankaya’nın askere teslim olması şeklinde yorumlasa da Demirel görevi tekrardan Çiller’e vermesinin “gerilimi” tırmandırmaktan başka bir işe yaramayacağını düşünüyordu. Anayasa’nın kendisine verdiği koordinasyon ve takdir yetkisini kullanarak 278 milletvekilinin imzasını yok saymayı tercih etti.

 

Peki, sonra ne oldu da “28 Şubat” toplumun çok büyük bir kesiminin hafızasına bir “darbe” olarak kazındı? Sürece devam edelim.

28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısından sonra Çiller Mart ayında bir kararname hazırlayarak, kuvvet komutanlarının emekliye ayrılmasını planlamıştı. Bu hazırlık, her nasılsa askere bir şekilde ulaşmıştı. Asker ile Çiller arasında yoğun bir gerilim ve atışma süreci yaşandı. Çiller planını Erbakan’a açsa da Erbakan askerin darbe yapma ihtimalini göz önünde bulundurarak bu fikre yanaşmadı.

Bütün bu süreçler yaşanırken ANAP, DSP, DTP ve dışarıdan destek veren CHP ile Türkiye Cumhuriyeti 55. Hükümeti kurulmuş oldu.

Peki, Asker ipleri tamamen “sivil” yönetime bırakmış mıydı? Tabi ki hayır! 28 Şubat MGK toplantısında alınan kararların uygulatılması askerin en önemsediği konuydu. Zaten o toplantıdan sonra, devletin çeşitli kurum ve kuruluşlarındaki kişilere brifing vermek de demokrasiye çekilen “balans ayarı”nı kontrol altında tutma teşebbüsünü yansıtıyordu.

Asker hükümete EMASYA protokolünü dayattı. Yani Emniyet Asayiş Yardımlaşma Protokolü. TSK ile İçişleri Bakanlığı arasında imzalanan bu protokol, uzaktan aslında askerin ve sivil yönetimin birlikte yapmış olduğu bir iş gibi görünüyor. Ama öyle değil. TSK bu anlaşmayla çok geniş yetkilere sahip bir konuma getirilmiş oldu. Protokole göre her ildeki askeri garnizona bir asayiş güvenlik merkezi kurulacak, askerler validen izin almadan toplumsal olaylara müdahale edebilecek, devlet kadrolarına alınacak kişilerin güvenlik soruşturmaları askere bırakılacaktı. Yani sivil bürokrasi askerin “onayı” olmadan kılını kıpırdatamayacaktı.

EMASYA protokolü TSK’ya sadece devlet kadrolarına yeni alınacak olan kişilerin değil, halen devlet kadrolarında olan kişilerin de “denetlenebilmesi ve soruşturulması” imkanını veriyordu. Yani asker, toplumun tüm kesimlerini denetleyebilecek, soruşturacak, yargılayacak ve infaz edecekti. Tabi bunu askeri üniformayla değil, sivil ve bağımsız kurumlar aracılığıyla yapacaktı. Pek çok kesimden vatandaş hakkında soruşturmalar açılmaya başlandı. Gerekçe ise mürtecilik, yani irticacı olmaktı. Operasyonlar çok hızlı ilerliyordu.

Önce İçişleri Bakanı Murat Başeskioğlu, 6 belediye başkanını görevden uzaklaştırdı. Sonra da İstanbul ve Ankara Belediye başkanlarının da gerekirse açığa alınabileceğini açıkladı. Kırıkkale Üniversitesi Kurucu Rektörü Beşir Atalay, YÖK tarafından görevinden alındı. Sebep Atatürkçülüğe aykırı hareket etmesiydi. YÖK birçok “muhafazakâr” rektöre de istifa etmesi için “teklif”te bulundu.

Bu arada ilkokul ve ortaokul kısımlarının aynı okul bünyesinde ve karma eğitim şeklinde yapılmasını öngören 8 yıllık kesintisiz eğitim uygulaması hayata geçirildi. Toplumda infiallere sebebiyet veren olaylardan biri de bu oldu.

İmam Hatip mezunlarının ilahiyat dışındaki bölümlere girme imkânının olması da askeri rahatsız eden hususlardan biriydi. “Katsayı zulmü” diye dillere pelesenk olan durum; İmam Hatip mezunlarının sadece İlahiyat Fakültesine girerken normal puanlamaya tabi tutulup, Hukuk, Tıp, Mühendislik gibi başkaca bölümlere girmek istemeleri halinde ise alınan puanın düşük katsayıyla çarpılması ve adeta kuşa çevrilmesi durumuydu. Bu uygulama İmam Hatipte okumak isteyenlerin bu okulları tercih etmemelerini sağlayacak ve İmam Hatipler giderek ülkedeki etkinliklerini kaybedecekti.

Süreç içerisinde Mesut Yılmaz ile TSK arasında bir gerilim tırmanmaya başladı. Mesut Yılmaz askerin kendi üzerindeki emir-komuta ilişkisinden rahatsız olmaya başlamış ve bunu demeçlerine de yansıtmıştı. Hatta Siyaset Meydanı programında “ben irticacı olduğu iddia edilen sivil memur kadroları, askeriyenin kendi mensuplarını meslekten attığı gibi atamam. Hukuk devletinde yaşıyorsak bu böyle olmaz” bile demişti.

28 Şubat'ta alınan kararların askerin istediği sertlikte ve hızda götürülmemesi ve Mesut Yılmaz’ın bu tarz açıklamaları askerin sert cevabıyla karşılık buldu. 20 Mart 1998 tarihinde bir bildiriyle durum “açıklığa kavuşturuldu”. Bülent Ecevit bunu;“muhtıra” değil de “bir rahatsızlığın belirtilmesi” olarak nitelendirdi. Yani aslında 1 yılda ikinci kez uyarılıyorduk.

Bu arada Refah Partisi kapatıldı. 16 Ocak 1998 tarihinde kapatılan partinin üst düzey yöneticileri 5 yıl siyasi yasaklı hale geldiler. Kapatılma kararını Ahmet Necdet SEZER okudu. Refah Partisi kapatılırken İstanbul Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da okuduğu bir şiir sebebiyle DGM’de yargılandı ve 1 yıl ceza aldı. Cezanın infazı 4 ay süreyle cezaevinde kalması şeklinde gerçekleştirildi.

28 Şubat sonrası yaşanan ilginç olaylardan birisi de andıç kumpası oldu. TSK bir andıç operasyonuyla “sevmediği” bütün gazetecilerin isimlerini o dönem yakalanan Şemdin Sakık’ın ifadelerine yedirdi. Hepsinin fişlenmesi ve kamuoyunda itibarsızlaştırılmaları için uğraş verdi. Akın Birdal birileri tarafından vuruldu. Ki belki de askerin ne demek istediği daha net anlaşılabilsindi! Daha sonra Genelkurmay, bu andıç meselesinin doğruluğunu kabul etmek zorunda kaldı.

Türkiye’de faili meçhullerin artmış olduğunu söylemiştik. O faili meçhullere, sonra birçok fail bulundu. Tabi ki bulunan katillerin çoğu irticacı(!) kesimdendi. Bu “irticacılar” yıllarca cezaevlerinde yatmak zorunda kaldılar. Brifingli yargının da yapacağı bir şey yoktu. Namlu korkusu büyüktü.

Yurtdışında, Viyana’da Almanya’da ve sair ülkelerde yaşamak ve okumak zorunda kalan binlerce öğrenci de yine imam hatip tasfiyesinin sonucuydu. Kapatılan birçok yayın, toplatılan pek çok gazete, dergi yine o dönemin baskısının getirdikleriydi.

Peki, 28 Şubat Darbesiyle ve belki daha önemlisi “28 Şubat zihniyetiyle” hesaplaşılabildi mi?

Türkiye son yıllarda, geçmişiyle hesaplaşmaya niyetli olduğunu gösteren hamleler yaptı. Bu hamlelerden en önemlisi, 28 Şubat Darbesine giden süreçte rol oynayanların yargılandığı “28 Şubat Davası”dır. 2 Eylül 2013 tarihinde başlayan ve Temmuz 2018’de karara bağlanan 103 sanıklı davada; süreçte en çok etkili olan İsmail Hakkı Karadayı ve Çevik Bir’in de aralarında bulunduğu 21 sanık müebbet hapisle cezalandırıldı. 68 kişi hakkında beraat, 14 kişi hakkında da davanın düşürülmesi kararı verildi.

Gerekçeli kararda, "Dava konusu olayda, hükümeti cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etme eylemini gerçekleştirmek üzere, bir kısım sanıkların önceden gizlice ittifak etmiş oldukları anlaşılmaktadır" dendi. Ayrıca 'Batı Çalışma Grubu'nun (BÇG) 54. Hükumeti düşürmek amacıyla faaliyet yürüttüğü' belirtilen kararda, İsmail Hakkı Karadayı ve Çevik Bir'in 'hükümetin düşürülmesine yönelik tüm faaliyetlerden bilgileri olduğu ve suça iştirakleri konusunda mahkemenin tam bir vicdani kanaate vardığı' ifade edildi. Yani bu kararla, 28 Şubat Darbesinde aktif rolü olanlardan en azından hesap sorulmuş oldu.

Peki, bu kişilerin mağdur ettiklerine hakları geri verilebildi mi? Ya da bu sanıklardan o dönemde brifing alan hakimlerin verdikleri kararlara ne oldu? Kaç tanesi yeniden yargılamaya açılabildi? Hülasa 28 Şubat darbecileri ile hesaplaşıldı. Fakat “28 Şubat zihniyetiyle” hesaplaşılabildi mi? Bu soru işareti halen mahfuz. 28 Şubat “Darbe değildir” diyenlerin zihnindekileri de ayrıca merak etmiyor değiliz.

24 SAATGÜNÜN ÖZETİ
24 saat
24 saat günün önemli haberleri ve gelişmeleri