Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

M.Fatih ÇITLAK/GAZETE HABERTÜRK

Korku ve ümit, İslam medeniyetinin kelimeleriyle “havf ve recâ” olarak tabir edilmiştir. Bu iki duygunun dengesiyle hem dünyamızı hem de dinimizi doğru şekilde yaşama ve anlama imkânı buluruz. Hayatımızda korku ve ümidin dengeli olması sayesinde tedbirler alır, tercihler yapar ve yaşantımızı sürdürürüz.

Fazla korku bizi hayattan koparır, hasta eder, panik atak gibi birçok rahatsızlığa sebebiyet verir. Normalden fazla bir ümit duygusuysa, bizi yerine getirmemiz gereken işlerden, tedbirlerden uzaklaştırır, hem kendi hayatımızı hem de başkalarının hayatını olumsuz yönde etkiler. İşte aynen bunun gibi manevi hayatta da dengeli bir korkuümit terazisi kurulmalıdır.

Kişi bir yandan kulluğunu hesaba çekmeli, her nimetten sorulacağını düşünmeli, Allah Teâlâ’ya karşı vazifelerindeki yanlışlık ve eksiklikleri çok samimi olarak gözden geçirmelidir. Diğer yandan Allah Teâlâ’nın rahmetinin genişliğini, af ve mağfiretinin büyüklüğünü, bütün günahları affedici olduğunu, kendisi layık olmasa bile Mevlâ’sının ona cenneti, cemâli ve daha nice büyük güzellikleri verebileceğini düşünür.

Bu iki düşünce onu doğru bir yola ve istikamete sevk eder. Ama bu ancak hakiki bir ilim ve dosdoğru bir rehberle mümkün olabilir. İşte iman ve Kur’ân bilgisi ve Efendimiz’in (SAS) rehberliği, kişinin doğru yolda bulunması için asla alternatifi olmayan tek hakikattir.

TÖVBE EDİP PİŞMAN OLDUYSAN HEMEN BİR İYİLİK YAP

Kıymetli okurlarımız! Efendimiz (SAS) kendisini görme şerefine erişmiş olan başımızın tacı yüce sahabilerine bu tavsiyede bulunmuştur.

Bizler de günahımızı kabullenmeyeceğiz. Yani “Biz sadece günah yaparız, artık bizden iş çıkmaz” demeyeceğiz. Madem ki günahı kabul ediyoruz, bunun karşılığındaki iyilik, tövbe ve hayır işlerini de gönülden kabul edip yerine getirmeye çalışacağız. Hep zarar etmeye talip olmayıp manen kârlı çıkabilecek, faydalı işlere yöneleceğiz.

Dünya hapishanelerinde bile suçlular iyi halden dolayı ceza indirimine ve tahliyeye kavuşuyorlar. Çok dar ve sınırlı olan insanların merhamet ve anlayışı bile bunu öngörebiliyor ise hiç Allah Teâlâ’nın engin rahmeti ve kalplerde mevcut olan samimi tövbeyi bilişiyle diğerleri kıyaslanabilir mi? O halde bizler işin bu güzellik noktasını kaçırmadan hep daha iyi yapmaya gayret etmeliyiz.

İSRAF

Ramazanda israf hususu çokça gündeme gelir ve genellikle israf hakkındaki uyarılar tertip edilen iftar sofralarıyla sınırlı kalır. Peki ya ramazandaki zaman israfına hiç dikkat ettiniz mi? Bu önemli vakitleri değerlendirmemek hususunu hiç düşündünüz mü? Sabahtan akşama kadar sadece iftarda yiyeceğinizi düşünerek ve başka bir şey düşünmeden, zikirle, fikirle, Kur’ân’la, sohbetle, hayırlı işler yapmakla geçirmediğimiz ve böylece o güzel anları israf ettiğimiz hiç aklımıza geldi mi?

Dînimizi gerçek kaynaklardan öğreneceğimize, Efendimiz’i (SAS) neredeyse hiçe sayarak, sahur vaktinden hanımların özel durumlarına kadar asla Efendimiz’in (SAS) şeriatında bulunmayan mevzuları ağızlarında geveleyerek konuşan insanları dinlemekle kaybettiğimiz değerleri ve bu israfı hiç düşündük mü?

Dostlar! Ramazandaki en büyük israfımız, manevi değerlerimiz, mukaddesatımız ve elimizden akıp giden zamanımız üzerinde cereyan etmektedir.

İftarlarda şaşaaya kaçarak ramazanın ruhundan uzaklaşma ve müsrifçe para harcamaya yönelik ikazlar elbette yerindedir. Fakat israf olan sadece harcanan para yahut sofrada kalan oradan da çöpe giden yemekler değildir. Biz bu sofraları gösteriş için hazırladıysak riya ile imanımızı israf ederiz.

Bu sofralar hazırlanırken harcadığımız sermayeyi fakir fukaraya, yetimlere, düşkünlere sarf etmediğimizden dolayı ayrıca hayırlarımızı israf ederiz. Bu nevi telaşlara düşerek kaybettiğimiz ve insanlardan çaldığımız zamanla Kur’ân-ı Kerîm, sohbet, ilim ve duâlarımıza ayırdığımız vakitleri de israf ederiz. Hayır yaptık zannederek ucuba kapılır, kendimizi beğenerek Allah’a (CC) kul olması gereken nefislerimizi israf ederiz.

Ramazan çok kıymetlidir. Ramazanın her anı samimi bir mü’min için eşi bulunmaz bir fırsattır. Ramazanın en büyük israfı bu ruhu yakalayamadan ramazandan çıkmak, bir de üstüne üstlük bu israfa bayram yapmaktır.

 

AYET-İ KERİME

Kim Allah’a (CC) ve Peygamber’e (SAS) itaat ederse işte onlar, Allah’ın (CC) kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!

Nisa - 69

 

HADİS-İ ŞERİFLER

Bir gün Cebrail aleyhisselâm da Efendimiz’in (SAS) huzurunda iken kapı sesine benzer bir ses işitildi. Efendimiz (SAS) ve Hazret-i Cebrail (AS) başını kaldırdı ve Cebrail (AS) “İşte gökten bir kapı açıldı, bugüne kadar asla böyle bir kapı açılmamıştır” dedi. Melek inince de “İşte arza bir melek indi, şimdiye kadar bu melek hiç inmemiştir” dedi.

Melek geldi ve Efendimiz’e (SAS) şöyle dedi:

“Sana verilen iki nûru müjdeliyorum. Bunlar, senden önce başka hiçbir peygambere verilmemişlerdi. Onların biri Fâtiha Suresi, diğeri de Bakara Suresi’nin son kısmıdır (Âmenerrasulü).

Onlardan okuduğun her harfe mukabil sana mutlaka büyük sevap verilecektir!”

Hadîs-i Şerîf - Müslim, Nesai

 

SORU VE CEVAP

- Vergi, zekât yerine geçer mi?

Vergi bir vatandaşlık görevidir; zekât ise dini bir yükümlülüktür. Ayrıca zekât ile vergi; mükellefiyet, temel gaye, oran, miktar ve harcanacağı yerler (Tevbe, 9/60) bakımından birbirinden farklıdır. Bu itibarla, devlete ödenen vergiler zekât yerine geçmez. Zekâtın ayrıca verilmesi gerekir.

- Hanımlar muayyen günlerinde oruç tutabilir, namaz kılabilir yahut Kâbe’yi tavaf edebilirler mi?

Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerle ve o âyetlerin açıklaması şeklinde olan hadîs-i şerîflerde bu durumun mümkün olmadığı net bir şekilde ortaya konulmuştur. Çok net bir şekilde ortaya konulan bu mevzuyu tekrar tekrar gündeme getirmek aykırı bir şey söyleyerek gündemde kalma arzusudur.

 

‘KEŞKE BİR GÜN KENDİNE GELSEYDİN’

Adamın biri bir zatın sohbetine devamlı gelip gidiyormuş fakat sohbete gelmekteki maksadı ilim öğrenmek, ahlâkını güzelleştirmek ve Allah Teâlâ’nın rızâsını tahsil etmek değilmiş. Sadece Şeyh Efendi’nin gözüne girmeyi istermiş. Meclise dahil olduğu vakitlerde belki Şeyh Efendi fark etmemiştir diye düşünerek “Efendim, ben geldim, buradayım” dermiş.

Bir gün işi çıkmış ve gelememiş. Ertesi gün geldiğinde ise “Efendim evde misafir vardı, o sebepten dün size gelemedim” demiş.

Şeyh Efendi ona bir müddet bakmış ve muhteşem bir söz söylemiş:

“Ah benim güzel evlâdım! Bu halinle her gün bana geleceğine keşke bir gün kendine gelseydin!”

 

‘BUGÜN MÜ DESEM YARIN MI DESEM!’

Otakçılar Tekkesi’nde makam ve mevki almak için habire rüya uyduran bir Mehmed varmış. Şeyh Efendi’nin yanına gelir “Efendi Hazretleri yine Peygamber’le (SAS) beraberdik, falanca evliya ile rüyada görüştük, şu hadiselerin gerçekleşeceği bildirildi” diyerek habire rüya uydururmuş. Şeyh Efendi de bu rüyalara “Hayırdır inşallah oğlum” der, tâbir etmeden geçermiş.

Bir gün Şeyh Efendi medreseleri ve yatılı kalanların olduğu odaları dolaşırken Derviş Mehmed yeni uyanmış, yatağını topluyormuş. Şeyh Efendi sormuş: “Mehmed var mı rüya? Bu gece gördün mü bir şey?”

Durumu fırsat haline çevirmek isteyen Derviş Mehmed hemen “Var Sultanım!” demiş ancak aklına uyduracak rüya gelmemiş. Uyku mahmurluğunu da üzerinden atamayan Mehmed “Şimdi efendim, böyle bir düzlük ama ova mı desem, çayır mı desem? Sonra bir yere gidiyoruz bayır mı desem, yokuş mu desem? Oradan bir yere götürülüyoruz deniz mi desem okyanus mu desem?”

Şeyh Efendi sözünü kesmiş:

“Oğlum Mehmed! Bu içerisinde bulunduğun halden ötürü Allah (CC) bir gün senin belanı verecek ama bugün mü desem, yarın mı desem!”

 

GÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜĞÜ


 

BAKMADAN GEÇME