İnsan birçok durumdan, bizzat yaşamadan haberdar olamıyor. Çocuk sahibi olmadan ebeveyn olmanın dertlerini ya da birini kaybetmeden kayıp duygusunun nasıl bir şey olduğunu bilemiyor. Ya da şehirde bisiklet sahibi olmadan, bunun nasıl gerçek bir kahramanlık olduğunu!
En son ergenlik yıllarımda düzenli bisiklet kullanıyordum, her yer yeşillikken. Ağzımda tellerim, her şeye “Of anneaa bi git yaaa!” deyip bisikletimle evden çıkıp, hayata karşı uyduruktan öfkemi yollara vurduğum o düşmanımın başına yıllarda. Kutu kutu apartman dairelerine tıkılınca, yürüyüş yollarının yerini tepelere kurulmuş eğri büğrü site yolları alınca şeker pembesi -düzene isyan için çok doğru bir renk- bisikletimle de yolları ayırmak zorunda kaldım. Ancak yıllar süren ayrılık dün ani bir kararla son buldu. Her ay trink para yatırdığım spor salonuna gitmiyordum madem, madem evdeki koşu bandı sıcakta hiç çekilmiyordu, eh bu sıcakta yürüyüşe de çıkılmazdı zaten vakit de pek yoktu ve daha bir sürü saçma neden vardı, o zaman tek çare kalıyordu: Serin ve hızlı çözüm iki tekerli sevgilim. Yokuş da bayır da olsa, bu kez ayrılmamak üzere.
Ancak işin rengi, bisikleti eve götürmeye gelince değişti. Peki neden bisiklet beni götürmüyor, ben bisikleti götürüyorum? Güzel soru. Hemen cevap vereyim: 1) Çünkü İstanbul’da bisiklet kullanma hakkı ancak birkaç metrekareyle sınırlı ve benim iş-ev güzergahım bu metrekarelere dahil değil, hatta olabilecek en namümkünü. (Taksim- Maslak) 2) Çünkü şehrimizin ağzı açık bekleyen, çıplak kol gördüğünde bile kendinden geçen tacizden sorumlu erkeklerinin ekmeklerine yağ ve de bal sürmek, isteyeceğim en son şey.
İşbu nedenlerden dolayı, ağzım kulaklarımda, bisikletimi ittire ittire akşam vakti metroya girdim. Bu sırada “Bağyaaaann bağğğğyan!” şeklinde bir ses duydum, pek çok sevdiğim bu kelimeyi ciddiye almadım. Ancak bana söylüyormuş. 07-30-09.30 ve 16.00-20.30 olarak belirlenen yoğun saatlerde metroya bisiklet sokmamız yasakmış, diğer saatlerde de ücretliymiş. Neden? Çünkü yer kaplıyormuş.