icinmen@haberturk.com
HABERTURK.COM


Alman Bild am Sonntag gazetesi geçen hafta “Almanya’da yaşayan Türkler hakkında gerçekler” başlığını attığı 6 sayfalık haberde Almanya’nın “seçkin” Türkleri’ni tanıttı.
Tanıttığı 9 Türk arasında bir isim dikkatimi çekti: Müslüman feminist Kübra Gümüşay.
Henüz 26 yaşında ama neredeyse asırlık iş yapmış.

Bir ayağı Almanya’da, bir ayağı İngiltere’de Oxford’da.
Hamburg Üniversitesi'nde Siyasal Bilimler okuduktan sonra eğitimine Londra'da devam etmiş.

Şimdi Oxford Üniversitesi'nde danışmanlık yapıyor ve sosyal medya derslerine giriyor. 

Almanya'da entelektüel tartışmalarda rol oynuyor, saygın gazetelere yazıyor.
TED Talks gibi uluslararası konferanslarda konuşmalar yapıyor.
Dernekler kuruyor; ırkçılığa ve İslamofobiye karşı çalışıyor.
Tam bir sosyal girişimci.
Duyma engelliler için camide cuma hutbelerinin tercüme edilmesini de, farklı kökenlerden kimsesiz çocukları koruyucu ailelerle buluşturma işini de kurduğu dernek destekliyor.
Siyahları, Müslümanları, Yahudileri bir araya getiren, internet ağırlıklı ırkçılığa karşı projelere de fikir anneliği yapıyor.

Onu tanıyınca Bild Gazetesi’nin doğru bir tercih yaptığını anlayacaksınız.
Geriye sadece, tersten beyin göçü olsa Kübra’nın bir ayağı da Türkiye’ye bassa hiç fena olmaz, demek kalıyor.

Nasıl bir hayata doğdun?

1988'de Hamburg'da doğdum. İlk çocuk ve ilk torunum. Dedem 70'li yıllarda Almanya'ya işçi olarak gelmiş. Birkaç yıl sonra da babaannem hasrete dayanamamış ve çocuklarını alıp gelmiş. Babam o zaman 13 yaşındaymış. Eğitimini burada tamamlamış ve kendi firmasını kurmuş.

Annen?

Annem, ilk başörtüsü mağdurlarından biri. Ege Üniversitesi 1. sınıfta başını açmasını istediklerinde kabul etmiyor ve üniversiteyi terk ediyor. O sıralarda babamla tanışıyor ve evlenip Almanya'ya geliyorlar.

Almanya’da eğitimine devam edebildi mi?

Almanya'da annemin lise diploması geçerli sayılmıyor. Üniversiteye başladığını bile kabul etmiyorlar. Zaman geçiyor ve annem 5 çocuğu varken burada liseyi bitiriyor. Daha sonra kendisini alternatif tıp alanında geliştirdi.


“FARKLI OLDUĞUMU 11 EYLÜL 2001’DE HİSSETTİM”

Çocukluğunu düşününce aklına ilk gelen ne?

Mutfakta sandalyede oturuyorum, öğrendiğim Almanca kelimeleri anneme sayıyorum. Evde Türkçe konuşulurdu, Almanca'yı dışarıda öğrendim.

Eviniz Türk mahallesinde miydi?

Evet, o zamanlar “işçi mahallesi” diye geçerdi, şimdi Hamburg'un gözde yerlerinden oldu.

Yaşadığın toplumun çoğunluğunun başka dinden olduğunu ne zaman fark ettin?

13 yaşında, 11 Eylül 2001’de.

11 Eylül saldırıları olduğunda…

O zamana kadar hissetmediğim bir ayrımcılık dalgası yüzüme çarptı. 13 yaşında olmama rağmen bana soru sormaya, hatta hesap sormaya başlayanlar oldu. Hatta sorumlu tutanlar… "Afganistan'da, Irak'ta neden böyle oluyor" diye soruyorlardı.

Daha önce farklı olduğunun farkında değil miydin?

Erken yaşta fark etmiştim. Çünkü benim eğitimim, annemin bizi güzel ahlaklı yetiştirme çabası, iyi insanlar olmamızı isteyişi, dinimizle alakalıydı. Bosna'ya yardım paketleri gönderenlerin arasında büyüdüm. Sorularıma din referanslı cevaplar verilirdi, nasıl davranacağımızı annemiz dinle açıklardı. Ama bunun bir sorun olabileceğini 13 yaşında anladım.  


“10 YAŞINDA BAŞÖRTÜSÜ TAKTIM”



Ne zaman başörtüsü takmaya başladın?


10 yaşında.

Neden?

Kendim istedim çünkü dindar bir çevrede büyüdüğüm için hayran olduğum tüm kadınlar başörtülüydü. Büyümek, başörtüsü takmak demekti.

Benim için de büyümek, sigara içmek demekti fakat bu bilinçli bir karar değildi.

Bilinçli bir tercih değildi benimki de. Daha küçükken de başörtüsü takmak istiyordum ama ailem çok küçüğüm diye izin vermiyordu. Ama şunu anlamalısın, annem vaaz verirdi, okurdu, yazardı. Benim için entelektüel olmak, söz sahibi olmak, kendine güvenen bir kadın olmak başörtüsüyle alakalıydı. 10 yaşında ortaokula geçince ancak, annemleri ikna edebildim.

Yani başörtüsü, "bakın ben büyüdüm, olgunlaştım" demenin yolu oldu, değil mi?


Aynen öyle. Bir Alman okulunda, tek başörtülü öğrenci olmama rağmen okuldaki arkadaşlarım beni fazla dışlamadı.


“15 YAŞINDA BAŞÖRTÜMLE OKUL TEMSİLCİSİ SEÇİLDİM”

Bu senin karakterinle mi alakalıydı yoksa genel bir durum muydu sence?

Özgüvenli bir çocuktum. Bana tereddütle yaklaşan biri olduğunda onunla ilgilenir ve kısa sürede benimle arkadaş olmasını sağlardım. Bana karşı olmasa da, baskı yoktu diyemem. Müslüman erkek öğrencilere baskı yapıldığını gördüm. Örneğin Almanca dersinde hoca, çocuğun kitabı okuduğuna inanmıyordu, halbuki okumuştu. “Sen bunu yapamazsın” tavrı onlara karşı daha görünürdü. Başarısız olunca bu çalışmamalarına değil, kimliklerine bağlanabiliyordu.

Özgüven önemli bir özellik ama yeterli değil. Senin diğerlerinden farkın neydi?

Meraklı ve yaratıcıydım. Medyayı çok iyi takip ediyordum. Yetişkinlerin okudukları dergileri ve gazeteleri okuyordum. Kendi çapımda hikayeler yazıyordum. Gerçi beni ezebilirler diye yazdıklarımı dergilere göndermiyordum ama yazıyordum. Yaşadığımızın siyasi boyutunu anlamak için elimden geldiğince çabalıyordum. 15 yaşında okul temsilcisi seçildim, daha sonra şehir çapında temsilci oldum ve sonra da ülke çapında öğrenci temsilcisi olarak seçildim. Almanya'yı Avrupa çapında konferanslarda temsil ediyordum.

Hem Alman değilsin, hem Müslümansın, hem başörtülüsün! Bu nasıl oldu?

Çok aktiftim. Sosyal projelerde çalışıyor, benden küçük öğrencilerle ilgileniyor, problemi olanlara yardım ediyordum. Almanca, İngilizce, Arapça, Türkçe biliyordum. Annem ve babam okumuş insanlardı. Basbayağı oldu yani.

“ERKEKLERLE İLGİLENMİYORDUM ÇÜNKÜ…”


Erkeklerle de kızlarla olduğun gibi arkadaş oluyor muydun? Yoksa bariyerlerin var mıydı?

O yaşlarda erkeklerle kızlar genel olarak birbirlerinden nefret ediyorlar. Dünyadaki haksızlıklara ses çıkaracağım diye çok ilgilenmiyordum böyle şeylerle.

Başörtülü olmayı ve dini inancını sorguladığın bir dönem oldu mu?

16 yaşında bazı şeyleri daha fazla sorgulamaya başladım.

Sorguladığın neydi?

Her şey. Neden yaşıyorum, neden inanıyorum, inanmak istiyor muyum, neden başörtüsü takıyorum?              

“İMANIMI SORGULADIM VE ANCAK SONRA BAŞÖRTÜMÜ BİLİNÇLE TAKTIM”

Seni bu sorgulamaya iten ne oldu?


Öncelikle yaşla alakalı olduğunu düşünüyorum. Evde dindar bir ortamda yaşıyordum ama dışarıda, okulda, caddede multikültürel bir ortamın içindeydim. Bu insanlar nasıl düşünüyor, değerleri nasıl diye düşünmeye başladım. Aynı ülkede yaşamamıza rağmen benim dünyamdan çok farklı dünyalar olduğunu anladım.

Nasıl? Net değil söylediğin…

Ülke temsilcisi olduğumda, hayatında ilk defa bir Müslüman gördüğünü söyleyenlerle tanıştım. Bu benim için çok tuhaftı. Müslümanların varlığını bilmeden yaşayan insanlar vardı yani… Bu fikir, kendi içimde bir sorgulamaya neden oldu. Çünkü olağan çevremde yakın arkadaşım pazar günü kliseye giderdi ve ben de oyun oynamak için kliseden gelmesini beklerdim. Ben camiye giderdim, o da beni beklerdi. Ama bunları bilmeyen, kabul etmeyen insanlarla olmak benim için bir farklılıktı.

Onların varlığını öğrenmenle bir sınama mı başladı kendi içinde?

Benim bildiklerim doğru mu? Nasıl yaşamak istiyorum? İmanım güçlü mü? Güçlü durabilecek miyim? diye bir sorgulamaya girdim.

Ancak bu sorgulamadan sonra başörtünü bilinçli olarak takmaya karar vermiş olabilirsin…


Evet. Bu sorgulama sonucunda kendime şu cevabı verebildim: “İnanıyorum ve inanmak istiyorum. Bu yolda devam etmek istiyorum.” Başörtüsünü bilinçli olarak takmaya o zaman başladım. 


“GAZETENİN ÇABASINI TAKDİR EDİYORUM, AMA…”

“En seçkin 9 Türk” arasında gösterildiğini öğrendiğinde ne düşündün?

Böyle bir haberin yayınladığından haberim yoktu, arkadaşlarım arayıp söyledi. Bild gazetesinin böyle bir çabasının olmasını takdir ediyorum çünkü geçmişte ırkçı, Türkleri ve farklı kökende olan insanları dışlayan yayınları vardı. Geldikleri noktayı takdir ediyorum fakat hala kat edecekleri uzun bir yolları var.  

Neden seni seçtiler?

Genç ve kadın olmanın bu seçimde bir payı olduğunu düşünüyorum. Almanya'da Türk gazeteciler arasında Müslüman ve başörtülü olan, sorunları dile getiren birkaç kişi var. Onlardan biriyim. Birkaç sene köşe yazarlığı yaptım, günlük hayattaki ırkçılığı ve İslamofobiyi gündeme getirdim. Ama ben kendimi “seçkin” olarak görmüyorum, gazetenin takdiri. Çok daha seçkin, çok daha başarılı, görmezden geldiğimiz, haklarını asla ödeyemeyeceğimiz binlerce insan var Almanya’da.

Gazete bu haberi yaparken bile ayrımcılık yapmış oluyor bir bakıma…

Evet, çabalarını anlıyorum ama göçmenleri bu şekilde sınıflandırınca yine bir ayrım yaratmış oluyorlar. Almanya'da hala göçmenleri “faydalı” ve “faydasız” diye ayıran bir zihniyet var. Bu yüzden çok sevinemedim açıkçası. 

“YAZILARIMDAN DOLAYI ÖLÜM TEHDİTİ ALDIM”

Almanlardan yazılarına gelen tepkiler neler?

Bu çok değişiyor. Ölüm tehtidi aldığım da oldu…

Almanlardan mı?

Irkçılardan. Ölüm tehdidi aldığım kişi Rus asıllı bir Alman’dı. 1,5 sayfa boyunca neden benden daha çok Almanya'ya ait olduğunu anlatıp, sonunda da beni nasıl öldürmek istediğini yazmıştı. O dönem hep siyasi yazılar yazıyordum fakat daha sonra ilk kez siyasi olmayan özel bir hikaye anlattığımda, aynı adam benden özür diledi. Şöyle yazmış: "Bu yazıyı okuduğumda senin de sadece bir insan olduğunu anladım." Önemli olan bu…

Önemli olan ne?

“Sadece bir insan olduğumu” anlaması…  Basit bir hikaye insanları birbirine çok daha fazla yaklaştırabiliyor. Bunu anladım ve bunun üzerine çalışmaya başladım.

“BENİM AMACIM, DEĞİŞTİRMEK”



TED Talks’daki konuşman da bu bağlamdaydı değil mi?

Evet, internetin ve hikayelerin insanları nasıl bir araya getireceği konusunda bir konuşma yaptım. Almanya'da sesimiz çok fazla çıkmıyor. Çıkınca da sadece problemli olan konularda çıkıyor. Benim amacım bunu değiştirmek. Havaalanında polis herkese gülümserken, bize gülümsemiyor ya da iş hayatında kimse sizin kabiliyetiniz hakkında konuşmuyor. Bu tip davranış biçimleri günlük hayatta çok var ve biz bu sorunu bir hashtag ile gündeme taşıdık.

İşe yaradı mı?

Almanya'da gazetelerde, televizyonlarda, radyolarda tartışma konusu oldu. Hashtag sayesinde oluşan grubumuzla birlikte Almanya'nın farklı yerlerinde Hikaye Akşamları (Story Salons) başlattık. İnsanlar bir araya gelip hikayelerini anlatıyorlar. 

Almanlara mı yoksa kendi içinizde bir grup mu?

Biz anlatıyoruz ama dinleyiciler karışık oluyor. Hikaye Akşamları ülkenin her tarafında düzenleniyor. Londra’da da yapıldı. Yani varolan önyargıyı diyalog yoluyla çözmeye çalışıyoruz. Bir insan diğerini ancak insani bir şekilde tanırsa anlayabilir ve böylece birbirimize yaklaşabiliriz. 

Etkili bir yaklaşım.

18 yaşından beri Almanya'da medya çalışmaları yapıyorum. 8 yıllık geçmişimin sadece bir projesi bu... Çok çalışmak gerekiyor.

“HİÇ ‘TÜRKİYE’DE YAŞASAM’ DEMEDİM”



Türkiye’ye geldiğinde ne hissediyorsun?

Bir gurbetçi çocuğunun Türkiye’yle ilgili bir soruya duygularından bağımsız cevap vermesi imkansız. Türkiye benim için çocukluğum, ailemin özlemi, kişisel deneyimlerim ve bunların hepsinin karışımı olan memleketim. Çocukken her yıl, annemin kasabasına Köyceğiz'e giderdik biz. Anneannemi, dedemi, kuzenlerimi, Türkiye'yi çok renkli, çok sevgi dolu hatırlıyorum. Sonra, büyüdükçe deneyimlerim, anılarım ve dolayısıyla bakışım değişti.

Neden?

Anılar... Mesela 14 yaşındaydım, anneannem Ankara'da hastanede yatıyordu. Babamın ailesi Ankara'da, oradaki akrabalarımı severdim ama Ankara bana pek çekici gelmezdi. O yıl, ilk defa yazın değil de kışın gittik Ankara’ya ve yılbaşı zamanıydı. Karşılaştığım tablo kötü hissetmeme neden oldu.

"NOEL KUTLAMASINI ÖZGÜVEN EKSİKLİĞİ OLARAK OKUDUM"


Kötü hissetmene sebep olan ne oldu?

Ortalık Noel gibiydi. Noel kutlanır elbette ama bu tarihte değil... Bir gariplik vardı, yanlış bayram, yanlış tarih, bir şeyler fena halde yanlış gelmişti. Benim Almanya’da hayalini kurduğum “Türk kültürü” ile bunca yanlışlık hiç örtüşmüyordu. Özenti bulmuştum ve kendi kendime protesto etmiştim Türkiye'yi. İnsanların kendi varlıklarını, özlerini küçümsemeleri beni irite etmişti. Başkalarının hayatına hevesli olmak bana garip gelmişti ve bunu özgüven eksikliği olarak okumuştum. Noel, benim Hıristiyan arkadaşlarımın bayramıydı ve bunu onlarla birlikte kutlamakta gariplik görmüyorum ama sanki kendi bayramınmış gibi kutlanması bende kötü bir his yarattı.  

Sadece bundan dolayı mı değişti Türkiye’ye bakışın?

Hayır bu duruş benim hayata bakışıma uygun değil, bu yalnızca bir örnek. 20 yaşındayken kardeşimle İsrail ve Filistin'e gezi yapmaya gidiyorduk. İstanbul havaalanında kahve içmek için sıradaydık. Önümdeki kadınlar bizi görünce sinirlendi ve masaya vurup peçeteleri döktüler, cık cık yaparak dışarı çıktılar. Ama elbette Türkiye'yle ilgili anılarım bunlarla sınırlı değil.

Almanya'da başörtünle daha rahat yaşadığını mı söylüyorsun?

İslamiyeti bilen Türklerden bu tepkileri almak daha tuhaf geliyordu. Sonradan siyasi boyutunu da anladım elbette… Türkiyede hayranlık duyduğum, bilgi kaynağı olarak gördüğüm, bana entelektüel olarak ilham veren sayısız insan var. Ara ara eşimle Türkiye'ye gelip, birkaç ay kaldığımız oluyor, fakat bu tip sebeplerle “keşke Türkiye'de yaşasam” diyemedim hiç.

Umarım fikrin değişir çünkü Türkiye’nin senin gibi üretken insanlara ihtiyacı var. Başka bir zaman da İslami feminizm konusunu konuşuruz; fikirlerini çok merak ediyorum ama bu röportajın sadece senin hikayenle ilgili olmasını istedim.

Kapatırken şunu da vurgulamak istiyorum ki, hüsranlar elbette olacak ve ben sizinle bu duygularımı paylaşmaktan da memnuniyet duydum. Öte yandan, küskünlük gibi bir durum mümkün değil; Türkiye benim memleketim. Her fırsatta bunu dile getiriyorum, faydalı olmaya çalışıyorum. Türkiye’nin, ona hem dışarıda, hem içeride destek olacak küresel vatandaşlara da ihtiyacı var. Ve teşekkürler, elbette konuşuruz!