'Yazarken dertler beni yoruyor'
Yazar Mine Söğüt'le 'delirtilen' kadınlar üzerine...
GAZETE HABERTÜRK / ÜMRAN AVCI
Mine Söğüt, “Deli Kadın Hikâyeleri”ni yazdı. Birbirinden sert 21 delilik hikâyesini, delirerek ölenlere ithaf etti. Mine Söğüt ile kurdukları ilişkiler sonucu yaşadıklarına dayanamadığı için “delirtilen” kadınları konuştuk...
Hikâyeler o kadar içimizden ki, okuyucuyu çok sarsıyor. Okuyan bu kadar sıkıntı duyuyorsa, siz yazarken neler hissettiniz kimbilir?
Ben de yazarken aynı sıkıntıyı hissettim. Hikâye romandan başka bir şey. Ben bir solukta yazıyorum. Hikâyeleri iyice esrik yazıyorum. Çok da uzun yazmıyorum hikâyeleri ama çok yoğunlaşıyor, gerçek bir trans halinde yazıyorum. Tam esrik bir hal. Bunu çok seviyorum. Sert şeyler çıkıyor ama çok yoruluyorum. Büyük bir enerji. Bayağı yorgun bir şamanik törenden çıkmış gibi oluyorum. Okur için ne anlama geliyor bu acaba?
Sizi ne kadar yoruyorsa o meseleler, okuru da o kadar yoruyor.
Sevindim bunun okura da geçiyor olmasına. İnsanların zor halleriyle çok dertlendiğim için aydınlık, parlak, mutlu ya da çok pozitif şeyler yazamıyorum. Yazmaya değecek şeyin dert olduğuna inanmış bir yapım var. Hikâye anlatmaktan öte bir hale geçiyorum. O dertler de öyle hiç küçümsenir gibi değil. Hep ağır dertler. Kadınların küçücük ama çok karanlık hayatlarına fazla girince iyice sertleşti.
Kitap, delirerek ölenlere ithaf edildi. Bu ülkedeki kadınlar neden deliriyor ve neden kendini öldürüyor, öldürmek istiyor?
Delirmek en yaygın anlatımı ile aklın kendini korumak için kaçışı galiba. Yaşamla, başınıza gelenlerle baş edemediğiniz zaman kendinizi korumaya alıyor ve algılarınızı değiştiriyorsunuz. Beyin kendini korumaya aldığı zaman da ölmüyor ama arafta kalıyorsunuz. Gerçekle de ilişki kurmuyorsunuz. Alternatif bir hayat yaşamaya başlıyor bünye. Kadınların da sık sık gerçekle, hayatla kurdukları ilişkide, tosladıkları duvarlar onları bu içe kapanmaya ve kendi özel dünyalarını yaratmaya itiyor. Deliliğin de dereceleri var. Biz bir noktadan sonra algılayabiliyoruz karşımızdakinin delirdiğini. Bir de bize hiç ulaşmayan içlerinde yaşadıkları delilikler var.
Aslında bu kitabın adı “Deli Kadın Hikâyeleri” ama içerik olarak deli insan hikâyeleri demek daha doğru sanırım.
Doğru çünkü içinde erkekler de var. Kadınların deliliklerini görmek biraz daha kolay galiba. Erkeklerinki delilik değil de cinnet, sertlik. Onların da uyumsuzlukları var. Hayatla kurdukları ilişkide onlar da farklı dünyalara kapanıyorlar ama onların deliliklerinin karşılığı var. Yani sistem o delilikle birlikte yürüyebiliyor. Erkeklerin delirmesi sistemi bozmuyor. Evin babası delirdiği zaman o yuva yıkılmıyor. O deli adamla da hayat gidebiliyor. Ama kadın delirdiği zaman gerçekten çöküyor, bütün sistem aksıyor. Çünkü toplum, sistem, kadın deliliğini tolere etmiyor. Kadının delirmemesi ve güçlü durması gerekiyor. Çocuğa bakması, evi çevirmesi...
“Gelecekle ilgili güzel hayaller kurmak insanı iyileştirir” diyor anlatıcı ama galiba güzel hayaller de kuramıyoruz?
Hiçbirimiz kuramıyoruz ne yazık ki. Gelecekle ilgili hayal kurmak demode oldu. Toplumsal olarak, ideolojik olarak geleceğe yönelik hayallerle beslenir bir sürü şey. O kadar bugüne hapsolduk ki. Kimsenin geleceği düşünecek hali kalmadı. Umut demode oldu.
Kitaptaki o etkileyici çizimlere değinmeden geçmek mümkün değil. Mine Söğüt yazdı, Bahadır Baruter ona göre çizdi diye düşündüm.
Tamamen kadın ve delilik üzerine kendi kafasında hiç hikâyelerle ilişkilendirmeden, o da kendi deli kadınlarını çizdi. Hep böyle olur bizim işlerimizde. Farklı şeyler yaparız ama birbirine benzer özünde. Çünkü benzer şeylerden dertleniriz, hayat görüşlerimiz, endişelerimiz, kaygılarımız çok arkadaştır. Dolayısıyla onun çizdiği şeylerle benim yazdığım şeyler birbirine benzer. Çizimler devam edecek ve sonrasında sergi olacak.
'Delilik kıymetli bir şey, ama trajik olana dönüşüyor'
“Hiçbir ev kadını kendini mutfakta asmaz. Yemeklere yas sıçratmaz” Gerçekten kadınlar öyledir, delirse bile önce ailesini düşünür.
Bir hikâyede buna çok benzeyen bir şey daha var; ölürken bile etekleri kapalı ölmek isterler. “Başıma bir şey gelirse iç çamaşırlarım temiz olsun” ister. Evet kadınlar canından öte bir sorumluluk taşır hayata karşı. Canından önce başka sorumlulukları vardır. Bu da çok ağır bir yük aslında.
Kitap okura “delirenlerin delirmesinde benim katkım var mı?” sorusunu sordurtuyor.
Aynı rahatsızlığı bende de yaratıyor. Bana hayat külliyen rahatsızlık yaratıyor zaten. 22 yıldır Beyoğlu’nda yaşıyorum. Her gün yanından geçtiğim insanların yıllar içinde nasıl delirdiklerini görüyorum. Siz başka bir hayat yaşarken, o orada delirmiş. Yanından geçip gidiyoruz ve bu beni dehşete düşürüyor. İnsanlar gözünüzün içine bakarak deliriyorlar. Bir gün ölüsünü görüyorsunuz ya da hiç görünmediklerinde öldüklerini anlıyorsunuz. Beyoğlu laboratuvar gibi bir yer. O laboratuvardasınız ama deney yapmıyorsunuz, doktor değilsiniz, bir sonuca varmıyorsunuz. Bu ağır gerçeklikle kendi hayatlarımızı yaşayabiliyoruz. İnsanın bu yönü de çok ürkütücü. Bu da bir başka delilik aslında. Uyumsuz ve sistem dışı herkesin düşebileceği derin bir çukur delilik aslında. Deli olmakla delirmek farklı şeyler sanırım. Baş edememekten delirmek çok ağır. İlkel toplumlarda köyün delileri tanrı oluyorlardı. Esrikliğe dönüşüyordu, sanatçı oluyorlardı, masalcı oluyorlardı. Daha saygındılar. Şimdi öyle bir düzen ki, o düzene hizmet etmeyen her şey derin bir çukura atılıyor. Bunun da en başında delilik var. Aslında kıymetli bir şey olabilecekken acıklı ve trajik bir şeye dönüşen delilik.