Dünyanın gözü hep bu ülkede: Dünden bugüne İran'ın çalkantılı tarihi
Kültürü, coğrafyası, siyasi yapısı ve derin tarihiyle dünyanın en çok konuşulan ülkelerinden birine mercek tutacağız: İran... İran'ın bugünkü yapısına nasıl dönüştüğüne, tarihsel kırılma anlarına, siyasi çatışmaların içinde savrulan halkın dününe, bugününe ve yarınına beraber bakalım.
Beş bin yıllık bir medeniyet, Asya, Orta Doğu ve Anadou arasında son derece hayati ve geçişken bir köprü, çalkantılı siyasi yapısıyla, dışardan bakıldığında gölgeler içindeki sosyal kodlarıyla ve zengin enerji yataklarıyla dünyanın en çok konuşulan ülkelerinden biri; İran.
28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in ortak saldırılarının hedefi olan ve 15 Haziran'da anlaşma sağlanana dek çatışma ve gerilimin merkezi konumundaki İran'ın dününe, bugününe ve yarınına mercek tutacağız.
İran, yaklaşık 93.1 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık 17. ülkesi. Nüfus artış hızı yüzde 0.81 civarında. Son yıllarda doğum oranları ciddi bir düşüş içinde.
İran ekonomisi, sahip olduğu devasa petrol ve doğal gaz rezervlerine rağmen uzun yıllardır uygulanan uluslararası yaptırımların ve yüksek enflasyonun baskısı altında.
Gayrisafi yurtiçi hasıla yaklaşık 400-450 milyar dolar bandında. Enflasyon oranı yüzde 35 seviyesinde.
Dünya Bankası ve yerel kaynaklara göre, nüfusun %36'sından fazlası uluslararası yoksulluk sınırının yani günlük 8 doların altında yaşıyor. Bazı yerel iktisatçılar halkın %50'ye yakınının yoksulluk sınırına gerilediğini belirtiyor.
Tüm bu ekonomik ve toplumsal çıkmazlar, İran'ın bir enerji zengini olmasına rağmen ortaya çıkan bir tablo.
Ülkenin ham petrol rezervi yaklaşık 208.6 milyar varil. İran bu hacimle, Venezuela ve Suudi Arabistan'ın ardından dünyanın en büyük 3. kanıtlanmış petrol rezervine sahip. OPEC toplam rezervlerinin yaklaşık %17'sine denk geliyor.
Doğalgaz rezervi yaklaşık 34 trilyon metreküp. İran, Rusya'nın ardından dünyanın en büyük 2. doğalgaz rezervine ev sahipliği yapıyor.
Tüm bu yeraltı kaynakları zenginliğinin halka yansımamasının nedeni ise İran'ın iç ve dış krizlerle dolu tarihi ve bugünü. Tıpkı Venezuela gibi, tıpkı coğrafi keşiflerle Amerika kıtasını kolonileştiren İspanyolların, buradan getirdikleri tonlarca altın ve gümüş nedeniyle ekonomilerinin tamamen bu değerli madenlere bağlı hale gelmesi ve bu sebeple birçok kez iflas etmeleri gibi.
Gelin, coğrafyası tarih boyunca Farslar, Türkler, Azerbaycan Türkleri, Kaşkaylar, Kürtler, Beluçlar ve Lurlar gibi çok kozmopolit bir etnik yapıya sahip olan İran'ın bugünkü yapısına hangi yollardan geçerek geldiğini, ülkede bitmeyen iç ve dış krizlerin köklerinin nerelere dayandığını ve ülkenin kırılma anlarını beraber inceleyelim...
Aryanlar: Modern İranlıların ataları
Dilbilimsel olarak İran, Hint-Avrupalıların doğu kolu olan Aryanların ülkesi anlamına gelir. MÖ 2000 civarında Orta Asya'dan İran platosuna göç eden bir grup Aryan, modern İranlıların doğrudan ataları olarak kabul edilir.
Aryanlar, tarihte birçok imparatorlukla var oldu. Asur Krallığı'nı ele geçirmeyi başaran Med İmparatorluğu, Anadolu'dan Mısır'a, Batı Asya'ya, kuzey Hindistan'a ve Orta Asya'ya kadar uzanan, Babil İmparatorluğu'nu ele geçiren Pers İmparatorluğu, kısa bir İskender döneminin ardından tarih sahnesinde yaklaşık 400 yıl boyunca yer alan Part İmparatorluğu ve bu imparatorluğu yıkarak kendi gücünü oluşturan, zerdüştlüğü İran topraklarında kökleştiren Sasani'ler; İslamiyet öncesi dönemde en öne çıkan siyasi güçler oldular.
İslamiyetin Arap Yarımadası'nda doğuşunun ardından 633 yılından 651 yılına kadar süren birçok savaş sonucunda Sasani İmparatorluğu, Arap İslam Devleti tarafından ele geçirildi.
Bu fetih, İran halklarının kademeli olarak İslamlaşmasına yol açarak kültürünü, dilini ve idaresini dönüştürdü, ancak Pers kimliği ve gelenekleri İslam dünyasında da etkiler bıraktı. Büyük kentler İslamiyeti kısa sürede kabul etse de, kırsal kesimin alışkanlıklarını değiştirmesi pek kolay olmadı. İç çatışmalar yıllarca sürdü.
1000 yıl sürecek Türk hanedanlar dönemi
Ve 11. yüzyılda, İran'ı on yıllarca yönetecek ve hem siyasi, hem de kültürel yönden kalıcı etkiler bırakacak bir halk; İran'a hakim oldu: Selçuklu İmparatorluğu.
Oğuz Türklerinin Kınık kolundan gelen bir grup Türk boyu, İran, Afganistan, Irak ve Suriye'yi kapsayan büyük Selçuklu Sultanlığı'nı kurdu.
Türk ve Fars kültürüyle harmanlanmış Selçuklu İmparatorluğu, İran'da edebiyat, sanat ve mimariye büyük önem verdi. Bu dönemde İran, eski dünyanın en önde gelen bilim ve edebiyat merkezlerinden birine dönüştü.
Daha sonra tarih sahnesine çıkan Moğol hükümdar Cengiz Han'ın önünde Selçuklular dahil hiçbir imparatorluk duramadı.
Cengiz Han'ın önderliğinde Moğollar önce kuzey Çin'i, ardından da doğudaki İslam topraklarını ele geçirdi. İmparatorluk, her yöne istila orduları gönderen Cengiz Han ve onun soyundan gelenlerin yönetimi altında hızla büyüdü.
Moğollar, İpek Yolu boyunca güvenli ticaret ve seyahate olanak tanıyan ve Doğu ile Batı'yı daha önce hiç olmadığı kadar birbirine bağlayan Pax Mongolica'yı kurdu. Bu, barut, kağıt para ve Perslerin tıp bilgisi dahil olmak üzere mal, teknoloji ve fikirlerin büyük çaplı bir alışverişine yol açtı ve bu da yüzyıllar boyunca hem Avrupa'yı hem de Asya'yı etkiledi.
Moğolların ardından İran'ın hakimi, dünya tarihinin en büyük komutanlarından olan Timur oldu.
Günümüz İran, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Kazakistan, Kafkasya, Irak, Afganistan ve Orta Asya'nın büyük bir kısmı ile günümüz Rusya, Hindistan, Pakistan, Suriye ve Türkiye'nin bazı bölgelerini kapsayan, Fars kültürüne sahip bir Türk-Moğol imparatorluğu; Timur'un liderliğinde kuruldu.
Timur dönemi, İran'da Ortaçağ İslam sanatının en görkemli dönemlerinden biriydi.
Safevi İmparatorluğu, İran coğrafyasına damgasını vurdu
1501 yılında ise bir başka Türk hanedan, Safevi İmparatorluğu'nu kurarak İran'a hakim oldu. Şii inancına sahip olması nedeniyle diğer İslam imparatorluklarından farklı bir noktada olan Safeviler, İran toplumunu inanılmaz bir şekilde dönüştürerek Şii inancını toplumun en kılcal damarlarına kadar yaydı.
Safevilerden önce İran nüfusunun büyük çoğunluğu Sünni (ağırlıklı olarak Şafii ve Hanefi) mezheplerine mensuptu. Şah İsmail, 1501 yılında Tebriz'de tahta çıktığında On İki İmam Şiiliğini devletin resmi dini ilan etti ve yoğun bir kitlesel din değiştirme süreci başlattı.
Bugün İran İslam Cumhuriyeti’nin anayasasında yer alan "On İki İmam Şiiliği" maddesinin doğrudan temeli Safevilere dayanır.
Safeviler ülkede Şii fıkhını yerleştirmek için Lübnan'dan, Necef ve Kerbela'dan ve Bahreyn’den Şii alimleri ülkeye davet etti, onlara mülk ve siyasi ayrıcalıklar verdi. Bugün İran’ı yöneten kurumsal "Molla/Ayetullah" hiyerarşisinin ve dini bürokrasinin kökleri bu göçle atıldı. Bugünkü İran İslam Cumhuriyeti'nin vekil güçleri Lübnan'da Hizbullah ve Necef ve Kerbela'da Haşd-i Şaabi olmak üzere hala ayakta. Bugün İran İslam Cumhuriyeti'nin Orta Doğu'daki "Şii Hilali" politikası, Safevilerin çizdiği bu ideolojik sınırların modern bir devamı.
Safevi sultanı Şah Abbas döneminde ulema sınıfı, şahların "Kayıp İmam yani Mehdi adına hükmettiği" fikrini meşrulaştırdı. Bu durum, 1979'da Humeyni'nin kurduğu Velayet-i Fakih yani Dini liderin devletin başında olması teorisinin tarihsel meşruiyet zeminini oluşturuyor.
Ancak 18.yy'da zaten Osmanlı İmparatorluğu'yla 200 yıl boyunca bitmeyen savaşlar ve zayıflayan merkezi otorite nedeniyle çöküş sürecine geçen Safeviler, Afgan saldırılarının ardından yıkıldı. Yerini, yine bir Türk hanedanlığı, Afşar Hanedanlığı aldı.
Afşar Hanedanlığı'nın kurucusu Nadir Şah, ilk başta Safevi hükümdarların emrinde hizmet etti, ancak Afgan işgalcileri yenilgiye uğratarak ve Pers egemenliğini yeniden tesis ederek kısa sürede iktidarı ele geçirdi. 1736 yılında son Safevi kralını tahttan indirdi ve kendisini “İran Şahı” ilan etti.
Nadir Şah'ın suikaste uğramasının ardından İran bir kaos dönemine girdi.
1796'da yine bir Türk hanedanlığı olan Kaçar Hanedanından Muhammed Han, başkenti ele geçirip Afşar hanedanının hükümdarlığını kesin olarak sona erdirdi.
İran tarihinin en büyük ailelerinden biri, yaklaşık 150 yıl boyunca İran'ı yöneten Kaçar ailesiydi.
Muhammed Şah’ın hükümdarlığı, merkezi ve birleşik bir yönetimin yeniden tesis edilmesi ve başkentin bugün hâlâ bulunduğu Tahran’a taşınması açısından önemli. Kendisi, özellikle Gürcistan’ı yeniden işgal etme sürecinde sergilediği tavırlarıyla da tanınır. Başkent Tiflis’in yağmalanması, şehir sakinlerinin çoğunu öldürmesi nedeniyle Gürcistan ve İran arasında bugüne uzanan tarihsel mesafe bulunmakta.
1789'dan 1925'e kadar İran'ı yöneten Kaçar Hanedanlığı, son lider Ahmed Şah'ın, Rıza Pehlevi tarafından devrilmesiyle dağıldı.
Tam bin yıl süren İran'da Türk hanedanlar dönemi, Fars Rıza Pehlevi'nin darbesiyle sona erdi.
Pehlevi hanedanlığıyla biten Türk hanedanlar dönemi
Artık tarih sahnesi, Pehlevi ailesine geçti.
İran tarihindeki Pehlevi Dönemi, değişim, ilerleme, gerileme, savaş ve siyasi kargaşanın yaşandığı bir döneme tanık oldu. Pehlevi hanedanının yönetimi, ülkenin kimliği üzerinde kalıcı bir etki bıraktı.
Şah Rıza Pehlevi, 1925'ten 1941'e kadar İran'ı modernize etmeye koyuldu ve ekonomiyi, eğitim sistemini ve orduyu güncellemeyi amaçlayan reformlar başlattı. Bu reformlardaki etkilendiği kişi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, ulu önder, Mustafa Kemal Atatürk'tü. Ancak RIza Şah, iç muhafazakar güçlerin direnişi ve bazı dış baskılar nedeniyle bu süreçte zorluklarla karşılaştı.
Safevilerin ülkedeki çok etnikli yapıyı Şiilik potasında eriterek ilk kez bütüncül bir İran kimliği yaratma planı, Pehlevi döneminde tamamen reddedildi. Rıza Şah, Safevilerden kalan yapıyı söküp yerine "Antik Pers Geçmişine" ve seküler Fars milliyetçiliğine dayalı homojen bir ulus-devlet kurmaya çalıştı. Ülkedeki Türk, Kürt ve Kaşkay gibi unsurların dilleri kamusal alanda yasaklandı, eğitim dili tamamen Farsçalaştırıldı. Safevilerin kurduğu din odaklı çok etnikli denge, yerini agresif bir "Farslaştırma" politikasına bıraktı.
Rıza Şah, Safeviler döneminde kökleşen ulema sınıfını devletin en büyük düşmanı olarak gördü. Şeriat mahkemelerini kapatıp yerine laik Fransız medeni kanununu getirdi. Dini vakıfların gelirlerine el koyarak ulemanın ekonomik bağımsızlığını baltaladı. Kadınlara peçe takılmasını yasakladı, erkeklere batı tarzı şapka zorunluluğu getirdi. Ülkedeki muhafazakar kesim ve ulema sınıfı birçok kez reformlara karşı ayaklandı, birçok kez isyanlar kanlı bastırıldı.
20.yy'a girildiğinde artık bu yüzyılın en büyük kavramı, petroldü. İran tarih sahnesine artık petrol zengini olmasıyla çıkmaya başlayacaktı. Nitekim, sahip olduğu petrol ülkeye ilk defa yıkımı da bu yüzyılda getirdi.
II. Dünya Savaşı sırasında Rıza Şah'ın Nazi Almanyası ile ittifak kurması Müttefik güçleri endişelendirdi. 1941'de İngiliz ve Sovyet birlikleri, petrol kaynaklarının Mihver güçlerinin eline geçmemesini sağlamak için İran'a girdi. İşgal ve iç muhalefet karşısında Rıza Şah, 1941'de tahttan çekilmek zorunda kaldı ve tahtı oğlu Muhammed Rıza Pehlevi'ye devretti.
İran'ın petrol kaynaklarının kontrolü ve kullanımı, ülkenin ekonomik gidişatını etkileyen ilişkilerde odak noktası haline geldi. Sovyetler Birliği, savaşın ardından İran'dan çekilmek istemedi. ABD'nin baskısıyla çekildi ve ABD, Soğuk Savaş döneminde İran'la sıkı ilişkiler kurmaya başladı.
1941'de İran'ın işgaliyle bu ülkeye ilk kez ayak basan İngiliz ve Amerikan güçleri de aslında İran'dan pek çıkmak istemedi. İran petrolleri ve demiryolları, İngiliz-Amerikan şirketlerinin kontrolüne geçti. Bu durum, savaş sonrasında da devam etti. Sovyetler'in de İran'dan kovulmasıyla Batı güçleri İran'da rakipsiz kaldı.
İran'ın karizmatik lideri: Musaddık
Gücünü İran halkından çok ABD ve İngiltere'den almaya başlayan Şah Muhammed Rıza Pehlevi'ye karşı, İran'da bir isim geniş halk kitlelerinin desteğiyle ortaya çıktı: Muhammed Musaddık.
İran halkında, savaş boyunca ülkelerini sömüren, bugün BP olarak bildiğimiz İngiliz Anglo-Iranian Oil Company şirketine karşı biriken muazzam nefret, karizmatik ve milliyetçi lider Musaddık tarafından örgütlü bir güce dönüştürüldü. Musaddık, "Ulusal Cephe" koalisyonunu kurdu ve 1951 yılında Başbakan oldu. Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Musaddık'ı engelleyemedi.
Musaddık ilk iş olarak İran petrolünü millileştirdi. İngiltere küresel bir boykot örgütleyerek İran petrolünün dünyaya satılmasını engelledi. İran ekonomisi çöktü. Musaddık, Şah'ın ordudaki yetkilerini de elinden almaya çalışınca Şah ile başbakan arasında büyük bir güç savaşı çıktı. Ağustos 1953'te Şah, kontrolü kaybederek ülkeden kaçtı ve Roma'ya gitti.
Musaddık'ın petrolü millileştirmesi ve komünist Tudeh partisiyle taktiksel yakınlaşması, ABD ve İngiltere'yi harekete geçirdi. İran'da komünizmin gölgesi bile ABD için Soğuk Savaş döneminde kabul edilemez bir gelişmeydi.
Musaddık'a darbe, Pehlevi'ye meşruiyet
1953 yılında CIA ve MI6 ortaklığıyla "Ajax Operasyonu" kod adlı askeri bir darbe tezgahlandı. Sokak çeteleri kiralanarak Musaddık aleyhine yapay isyanlar çıkarıldı ve ordu yönetime el koydu. Musaddık tutuklandı, Şah ise Tahran'a geri getirilerek tahtına yeniden oturtuldu.
Şah Muhammed Rıza Pehlevi, bir daha iktidarını kaybetmemek adına ABD ve İngiltere'den tam ölçekli destek alarak İran içinde Şah'a bağlı bir silahlı gizli servis kuruldu: SAVAK.
Solcular, milliyetçiler ve dindarlar dahil tüm muhalefet kanlı bir şekilde bastırıldı. İran petrolü artık sadece İngilizlerin değil, darbedeki payı nedeniyle Amerikan şirketlerinin de içinde olduğu bir konsorsiyuma devredildi. İran’ın hesap denetimi yapmasına ya da yönetim kurulunda temsilci bulundurmasına da izin verilmedi. İran, ABD'nin Orta Doğu'daki en sadık "jandarması" haline geldi.
Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminin en öne çıkan gelişmelerinden biri de Amerikan desteğiyle ülkeyi tamamen batılılaştırmak ve modernleştirmek için "Ak Devrim" adı verilen bir reform paketi oldu. 1963 yılında hayata geçirilen bu reform paketiyle toprak ağalarının gücü kırıldı, kadınlara seçme seçilme hakkı verildi, batılı tarzda bir eğitim sistemi getirildi.
Ancak ülkedeki ulema sınıfı ve muhafazakarlar, reform paketine karşı topyekün ayaklandı. Ve İran'da, birkaç yıl sonra tüm dünyanın ismini ezberleyeceği bir kişi tarih sahnesine çıktı. Humeyni...
Ulema sınıfın simgesel başkenti olarak kabul edilen Kum kentinde yaşayan genç bir din alimi olan Humeyni, Şah, reform paketi ve ABD karşıtı sert vaazlarıyla çevresini büyüttü. Humeyni 1964'te Bursa'ya sürgüne gönderildi. Humeyni 1 yıl Bursa'da yaşadı. Daha sonra Irak'a geçti. Ancak İran'da Şah'a karşı dinsel muhalefetin fitili o yıl kalıcı olarak çoktan ateşlenmişti.
1964 yılından 1979 yılına kadar İran, Şah Rıza Pehlevi ve ABD'ye karşı İranlı muhafazakar kesim ve sol örgütlerin ortaklaşa sert muhalefeti sonucu kaotik bir dönem geçirdi. İsyanlar ve kitlesel eylemler İran'da hayatı felç etti. Şah rejimi, eylemleri kanlı bastırma yoluna gitti ve bu da eylemleri daha çok büyüttü.
Humeyni'nin İran'a dönüşü
1978 yılına gelindiğinde artık İran yönetilemeyecek bir noktaya savrulmuştu. Grevler ve eylemler bastırılamamaya başlanmıştı. Gerillalar ve isyancı birliklerin silahlı sokak çatışmalarında Şah'a sadık birlikleri ezip geçmesinin ardından İran ordusunun kendisini "tarafsız" ilan etmesiyle, Pehlevi hanedanlığı çöktü. Muhammed Rıza Pehlevi Ocak 1979'da Fransa'ya kaçtı. Şubat ayında ise Humeyni, Fransa'daki sürgün dönemini bitirdi ve Tahran'a gelerek yeni bir devlet kurdu.
İran, bir referandum sonucunda 1 Nisan 1979'da resmen İslam Cumhuriyeti oldu.
Humeyni, 1979'dan 3 Haziran 1989'daki ölümüne kadar İran'ın Yüce Lideri olarak görev yaptı. Bu dönem, Humeyni önderliğinde devrimin teokratik bir cumhuriyete dönüşmesi ve Irak ile yaşanan maliyetli ve kanlı savaşla şekillendi.
Bu karşı devrimci hükümetin ideolojisi popülist, milliyetçi ve her şeyden önce Şii İslamcıydı.
İran'ın kapitalist ekonomisi, popülist, İslami ekonomik ve kültürel politikalarla değiştirildi. Sanayinin büyük bir kısmı kamulaştırıldı, yasalar ve okullar İslamileştirildi ve Batı etkileri yasaklandı.
Şah'ın yerine demokratik bir hükümetin geçeceğini düşünenler, Humeyni'nin bu görüşe karşı olduğunu kısa sürede fark ettiler ancak güç artık Humeyni liderliğindeki İslamcı kesime geçmişti. Şah rejimine ve ABD'ye karşı beraber mücadele eden sol gruplar ve İslamcı gruplar, devrimin ardından İslam rejimi tarafından hızla sindirildi.
Humeyni, İran'ı baştan aşağı şekillendiriyor
Humeyni Tahran'a döner dönmez, "Demokratik' terimini kullanmayın. Bu Batı tarzıdır" diyerek yeni İran'ı nasıl şekillendireceğinin mesajını verdi. Ardından Ulusal Demokratik Cephe yasaklandı, birkaç ay sonra geçici hükümetin yetkileri elinden alındı, Ocak 1980'de Müslüman Halk Cumhuriyet Partisi yasaklandı. İran Halkın Mücahitleri (MEK) ve destekçileri 1979 ile 1981 yılları arasında saldırıya uğradı. Mart 1980'de üniversitelerde bir tasfiye süreci başlatıldı ve solcu Cumhurbaşkanı Banisadr görevden alındı.
Konsolidasyon 1982–1983 yıllarına kadar sürdü. Birçok siyasi muhalif, yeni rejim tarafından idam edildi.
İran ve ABD arasındaki ilişkinin zedelenmesi Şah'ın devrilmesiyle yaşansa da, ilişkilerin nefrete dönüşmesinin ilk başlangıcı, İran rehine krizi oldu.
Eski İran Şahı Pehlevi'nin kanser tedavisi için Amerika Birleşik Devletleri'ne kabul edilmesinin ardından, 4 Kasım 1979'da İranlı öğrenciler ABD büyükelçiliği personelini rehin aldı ve büyükelçiliği "casus yuvası" olarak nitelendirdi.
Elli iki rehine, Ocak 1981'e kadar tam 444 gün boyunca rehin tutuldu. Rehineleri kurtarmak için yapılan bir Amerikan askeri operasyonu başarısızlıkla sonuçlandı.
Rehin alma eylemi İran'da büyük bir destek gördü; binlerce kişi rehin alanları desteklemek için toplandı. Bu olay Humeyni'nin prestijini güçlendirdi ve anti-Amerikanizmi pekiştirdi. Humeyni, bu dönemde Amerika'dan "Büyük Şeytan" olarak bahsetmeye başladı. Bu olay, Amerika'da güçlü bir İran karşıtı cephe yarattı. İki ülke arasındaki ilişkiler derin bir düşmanlık içinde kaldı ve Amerika'nın uyguladığı uluslararası yaptırımlar İran ekonomisine zarar verdi.
Bu siyasi ve toplumsal kriz sırasında Irak lideri Saddam Hüseyin, İran'daki kargaşadan, İran ordusunun zayıflığından ve İran'ın Batılı hükümetlerle olan çatışmasından yararlanmaya çalıştı.
Saddam'dan İran'a saldırı
22 Eylül 1980'de Irak ordusu Huzistan'dan İran'ı işgal ederek İran-Irak Savaşı'nı başlattı. Saldırı, devrimci İran'ı tamamen hazırlıksız yakaladı.
Saddam Hüseyin'e bu cesareti ve askeri desteği veren, İran molla rejiminin yıkılmasını tüm gücüyle isteyen Amerika Birleşik Devletleri oldu. Reagen yönetimi, Irak'ı İran'a karşı güçlü kılmak için Irak'a askeri istihbarat sağladı. Irak'a resmi ve askeri yardım yapabilmek için hukuki bir kılıf hazırladı ve Irak'ı ABD’nin "Terörü Destekleyen Ülkeler" listesinden çıkardı. Irak'ın savaş ekonomisini ayakta tutabilmek için milyarlarca dolarlık tarım ve ticaret kredisi sağladı. Bu sayede Saddam, halkını doyurabildi ve bütçesini tamamen silahlara ayırabildi.
Ancak Irak ordusu yine de başarı kazanamadı. İran ordusu, Irak güçlerini geri püskürttü. Savaş, Humeyni'nin kendi ifadesiyle "zehir kadehini içip" Birleşmiş Milletler'in arabuluculuğunda bir ateşkesi kabul ettiği 1988 yılına kadar sürdü.
Humeyni yönetimi, savaş biter bitmez İran genelinde binlerce siyasi tutukluyu sistematik olarak idam etti. İdam edilenlerin sayısına ilişkin tahminler 1400 ile 30 bin arasında değişiyor.
8 yıllık İran-Irak Savaşı, İran'da Şah'a karşı demokrasi isteyen ancak Şii İslam diktatörlüğüyle karşılaşan binlerce muhalif İranlı vatandaş, Humeyni liderliğine karşı demokrasi ve özgürlük talebiyle ayaklanmak yerine ülkelerine saldıran Irak'a karşı mücadele etmek zorunda kaldı. Bu da İran İslam Cumhuriyeti'ne kurumsallaşmak için ciddi bir alan açtı.
Humeyni'den sonra koltuk Hamaney'in
Humeyni, 1989 yılında ölüm döşeğindeyken, 25 kişilik bir Anayasa Reformu Konseyi atadı; bu konsey, dönemin cumhurbaşkanı Ali Hamaney’i bir sonraki Dini Lider olarak belirledi ve İran anayasasında bir dizi değişiklik yaptı. 3 Haziran 1989’da Humeyni’nin ölümünün ardından sorunsuz bir geçiş süreci yaşandı. Hamaney, Humeyni'nin "karizmasına ve dini otoritesine" sahip olmasa da, İran silahlı kuvvetleri ve ekonomik açıdan güçlü dini vakıflar içinde bir destekçi ağı geliştirdi. İran rejimi bu dönemde "otokrasiden çok bir dinî oligarşiye" dönüştü.
1989'da, başbakanlık makamı kaldırıldı, cumhurbaşkanının yetkilerini genişleten bir dizi anayasa değişikliği yapıldı. Ancak bu yeni değişiklikler, İran'ın Dini Lideri'nin yetkilerini hiçbir şekilde kısıtlamadı; bu makam hâlâ silahlı kuvvetler üzerinde nihai yetkiye, savaş ve barış kararlarını verme yetkisine, dış politikada son sözü söyleme yetkisine ve gerekli gördüğü her an yasama sürecine müdahale etme hakkına sahip.
Ali Hamaney'in liderliğinde Rafsancani, Hatemi, Ahmedinejad, Ruhani, Reisi ve Pezeşkiyan cumhurbaşkanlığı görevini yürüten isimler oldu.
Bu 37 yıl boyunca İran, muhafazakarların ve reformistlerin çatışmaları içinde savruldu. Cumhurbaşkanlığı ve parlamento bazen reformistlerin, bazen muhafazakarların kontrolüne geçti. Ancak her zaman son sözü Hamaney söyledi.
İran'ın en kurumsal gücü: İran Devrim Muhafızları
Onlarca isyan, onlarca ayaklanma; İran'daki toplumsal düzeni ciddi ölçüde yıprattı. 1979'dan bugüne İran'da çıkan tüm kitlesel ayaklanmalarda hep bir kurum öne çıktı: İran Devrim Muhafızları...
İran Devrim Muhafızları, 1979 yılında Humeyni'nin kararnamesiyle sokaklardaki dindar ve devrimci militan komitelerini tek bir çatı altında toplayarak, rejimi içerideki sol, liberal ve şah yanlısı muhaliflere karşı koruma amacıyla kurulmuş ideolojik bir milis gücüdür. İran ordusuna paralel bir yapılanmaya sahiptir. Kendi kara, hava ve deniz kuvvetlerini kurarak düzenli orduya paralel devasa bir askeri güce dönüşmüş bir oluşum.
İran Devrim Muhafızları, devlet içinde sarsılmaz bir güce sahip ve klasik bir ordudan farklı olarak doğrudan Dini Lider’e bağlı. Sivil hükümetlerin ya da cumhurbaşkanlarının denetiminin dışında.
Ana yapı; iç güvenliği ve toplumsal baskıyı sağlayan gönüllü milis örgütü Besic, sınır ötesi asimetrik operasyonları yürüten elit Kudüs Gücü ve kendi bağımsız istihbarat teşkilatından oluşuyor.
Bugün gelinen noktada Devrim Muhafızları, İran’ın sadece en büyük askeri gücü değil, aynı zamanda ülkeyi yöneten en baskın ekonomik ve siyasi elitidir. Savaş sonrası dönemde ülkenin yeniden imarı gerekçesiyle holdingleşen Devrim Muhafızları; dev konsorsiyumlar aracılığıyla petrol, inşaat ve telekomünikasyon hatlarını kontrol eden, ülke ekonomisinin neredeyse üçte birine hükmeden bir yapıya dönüşmüştür. Bölgesel düzlemde Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’deki "Direniş Ekseni" ağını yöneten bu yapı, içeride ise nükleer programdan füze teknolojisine kadar stratejik tüm kararların yegane sahibidir ve İslam Cumhuriyeti'nin varoluşsal omurgasını oluşturmaktadır.
İran'ın "Direniş ekseni"
İç politikada Devrim Muhafızları'nın gücüyle İslam Cumhuriyeti'ne karşı gerçekleşen tüm ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastıran ve bu sebeple ülkede korku iklimi yaratan, onlarca İranlının iltica etmesine sebep olan İran İslam Cumhuriyeti, dış politikada ise ABD ve İsrail'e karşı tüm jeopolitik alanını kullanarak bir "Direniş Ekseni" yarattı.
İran, bu dönemde düzenli bir orduyla savaşmak yerine Irak, Suriye, Lübnan, Yemen içinde kendine bağlı yerel Şii milis ağları kurma stratejisine ağırlık verdi. Hizbullah ve Husiler, İran desteğiyle kuruldu. Bu stratejiye "Direniş Ekseni" adı verildi. Amaç, olası bir Amerikan veya İsrail saldırısını İran topraklarında değil, Lübnan veya Irak sınırında asimetrik olarak karşılamaktı.
Bu 40 yıllık strateji, İran'ı bölgede kendisine en büyük tehdit olarak gören İsrail tarafından 2023'ten itibaren içinde çökertildi. İsrail, Gazze'de yarattığı insanlık dramının ardından Orta Doğu'daki operasyonlarıyla bölgeyi yeniden şekillendirdi. Son 3 yıl içinde Hamas ciddi güç kaybetti ve liderlik kadrosu öldürüldü. Hizbullah'ın lideri Nasrallah öldürüldü, örgütün hareket kabiliyeti sınırlandırıldı. Suriye'de İran'ın desteklediği Esad rejimi çöktü. Yemen'deki Husiler Kızıldeniz trafiği için tehdit gücünü korusa da, Suudi Arabistan tarafından büyük bir baskı altında. İran'ın Irak'taki faaliyetleri, İran'ın Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani'nin ABD tarafından öldürülmesiyle kritik oranda sekteye uğradı. Savaş adım adım İran anakarasına yaklaştı ve en sonunda geçtiğimiz yıl İran ve İsrail ilk kez sıcak çatışma içine girdi.
Batı ve İran arasındaki nükleer görüşmeleri
İsrail'in düşmanlığının temel kaynağı, İsrail'in söylemlerine göre her zaman İran'ın uranyum zenginleştirme programı ve nükleer silah sahibi olmasının yaratacağı tehlike olarak dünyaya sunuldu. Ancak durum pek de anlatıldığı gibi değil.
Tarih, 14 Temmuz 2015. Yıllarca süren müzakerelerin ardından İran ve P5+1 dünya güçleri grubu Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya ile Avrupa Birliği; İran ile nükleer anlaşması olarak bilinen Kapsamlı Ortak Eylem Planı'nı (JCPOA) sonuçlandırdı.
Bu anlaşmayla uluslararası yaptırımların hafifletilmesi karşılığında İran'ın nükleer programı sınırlandırıldı.
Anlaşma kapsamında İran, uranyum zenginleştirme seviyeleri, çalışan santrifüjlerin sayısı ile zenginleştirilmiş uranyum stokunun büyüklüğü dahil olmak üzere nükleer faaliyetlerinde önemli kısıtlamaları kabul etti. İran ayrıca, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından daha kapsamlı denetimleri de kabul etti.
Mayıs 2018'de ise sahneye Donald Trump çıktı. Anlaşmadan çekilme kararı aldı ve İran'a ekonomik yaptırımları yeniden uygulayacağını duyurdu. Anlaşmanın diğer ortakları da ABD'ye uydu.
Bu kararla İran ve Batı arasındaki son güven bağı da kopmuş oldu.
ABD'den İran'a ilk kez saldırı hamlesi
İsrail'in İran'a nükleer programı gerekçe göstererek saldırı başlatması, bu sürecin sonunda gerçekleşti. İsrail, İran'ın birçok noktasını vursa da istediği başarıyla ulaşamadı. İran'ın nükleer tesislerini yeraltına kurması nedeniyle bu tesisleri yok etmekte zorlanan İsrail, çareyi ABD'de buldu. Trump yönetimi daha önceki hiçbir ABD Başkanı'nın yapmadığını yaptı ve bombardıman uçaklarıyla İran'ın nükleer tesislerini vurarak ilk defa ABD-İran sıcak çatışması başlattı. Trump saldırının ardından kameralar karşısına geçerek İran'ın nükleer programını on yıllarca geriye attıklarını ve kalıcı zarar verdiklerini belirterek zafer ilan etti.
Aynı Trump, 1 yıl bile geçmeden İran'ın nükleer sahibi olmasını istemediğini söyleyerek, Netanyahu'nun iknasıyla İran'a ortak bir saldırı başlattı. Saldırılarda İran'ın 37 yıllık lideri Ali Hamaney ve İran liderlik kadrosunun askeri ve siyasi kanadından onlarca üst düzey isim öldürüldü.
Trump, yaşanan kaos ve kargaşa ortamında İran'da on yıllardır İslam Cumhuriyeti'ne karşı eylemlerde bulunan onlarca muhalifin ABD desteğiyle silahlanarak sokaklara çıkacağını ve İslam rejimini yıkacağını tahmin etse de, öyle olmadı.
İran içinde Devrim Muhafızları'nın başında olduğu katmanlı yapı, İsrail ve ABD'ye karşı sistematik saldırıları kesintisiz sürdürdü. 40 yılı aşkın süredir yatırım yapılan balistik füze sistemi sayesinde ABD'nin koruma şemsiyesi içinde bulunan Körfez ülkeleri kendini füzelerin hedefinde buldu. Körfez'in yıllardır sağlam tuğlalarla inşa ettiği turizm ve ticaret merkezli sosyal ve ekonomik yapı; 1 hafta içinde yıkıldı. ABD güvenlik şemsiyesi delindi ve Körfez içindeki farklı bakış açıları nedeniyle Birleşik Arap Emirlikleri OPEC'ten çıktı.
Liderlik kadrosunun öldürülmesinin yarattığı ilk krizi atlatmayı başaran İran, yeni lider olarak Ali Hamaney'in oğlu, Mücteba Hamaney'i seçti. İran bu yolla saldırıların karşısında bozulmadan ayakta durdukları mesajını vermek istedi. Ancak Mücteba Hamaney, iki ayı aşkın süredir ülkenin lideri olsa da henüz kamuoyu yüzünü hiç görmedi, sesini hiç duymadı. Hamaney, sadece yazılı açıklamalarla ülkesini yönetiyor. Mücteba Hamaney'in ölü olup olmadığı spekülasyonları ise, yeni liderin saldırılarda yüzünden ve bacağından hasar aldığı; iyileşme evresinde olduğu açıklamasıyla aydınlatılmaya çalışılıyor.
İran, ABD'ye karşı en büyük güç olarak ise enerji piyasası üzerindeki gücünü kullandı. Enerji transferi için kritik öneme sahip olan Hürmüz Boğazı'nın İran tarafından kapatılması, ABD'nin ve ABD'ye güvenen birçok ülkenin erkonomisine ciddi zarar verdi. O kadar ki Trump küfürlü paylaşımlar yaparak İran'ın Hürmüz Boğazı'nı açmasını istedi. İran medeniyetini yok etmekle tehdit etti, ancak İran Hürmüz'ü açmadı. Savaşın başlangıcından 3 ay sonra Trump, savaş öncesinde zaten açık olan Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması karşılığında İran'la barış masasına otrdu ve anlaşma sağladı. Daha önceki açıklamalarının aksine İran'da rejim değişikliğinin hiçbir zaman gündeminde olmadığını söyledi.
İran'a saldırmaktan zararlı çıkan Trump ABD'si
ABD'ye karşı yıkılmayarak kazanılan bu zafer, tıpkı İran-Irak Savaşı gibi İran rejiminin savaştan daha güçlü çıkmasını ve iç kamuoyunu daha rahat kontrol etmesini sağladı. Ancak İsrail, İran ve ABD'nin temel bakış açıları değişmediği müddetçe gelecekte yeni çatışmaların çıkması hiç sürpriz olmaz.
Bu süreçte bölünmüş İran halkı en çok acıyı çeken taraf oldu. Modern tarihin hiçbir döneminde birliğini ve refahını sağlayamayan İranlılar, ekonomik ambargolar, siyasi krizler, sıcak çatışmalar ve sürgünler içinde savruldu. Bugün ABD ve İsrail saldırısını, onlarca protestocuyu öldüren, idam eden İran İslam Cumhuriyeti'nin yıkılması için bir fırsat olarak görüp sevinen bir kesim İranlı olduğu gibi, molla rejimine tamamen muhalif olmasına rağmen bu rejimin İranlılar tarafından devrilmesini ve hesabı sadece İran halkına vermesini savunan, dış müdahaleyi reddeden milyonlar da var.
Dünyanın en eski ve gelişmiş medeniyetlerinden İran, son 100 yıldır öyle veya böyle karanlığa mahkum olmuş durumda.