Benim için zor bir yazı bu! "Acı" haberi ne tesadüfdür ki, tam onunla ilk tanıştığımız binanın önünden geçerken, telefondan aldım. Osmanbey'deki Aksoy apartmanının önünden arabamla geçerken. Yani Show TV'nin ilk yayın hayatına geçtiği binanın önünden geçerken... Cumhuriyet'te başlayan, Habertürk'te noktalanan çok uzun bir "mesleki silah arkadaşlığımız" oldu.

Beraber işsiz kaldık, beraber kovulduk, beraber istifa ettik, beraber iş kurduk, beraber eğlendik, beraber kavga ettik! Birbirimizle de kavga ettik, kökten dostluğumuz birbirimize küsken bile sürdü!

Ne ilginçtir ki, Ufuk'un kansere yakalandığını öğrendiğimde, babamın kanseriyle uğraşıyordum. Yıllardır konuşmuyorduk, ABD'de tedavi görürken babamın vefatını öğrenmiş, bana mail atmıştı. Ben de ona moral veren mailler attım. Son bir kez görüşüp, "helalleşmek" kısmet olmadı!

O'nunla "ölüm"ü bir kere konuştuk. O konuşmayı da, ebediyete intikaline kadar saklamaya o zaman karar vermiştim. "Hakan, ben asla yaşlanmayacağım" diyordu. "Yaşlandığımı anladığımda, beynime kurşunu sıkıp, kendi hayatıma kendim son vereceğim. Canımı ancak ben almalıyım."

Bu "felsefi bir avcı" duruşuydu. "Av" değil "avcı" olmayı tercih etmişti hep! Ve söz verdiği gibi yaşlanamadı. O'nu henüz 50 yaşındayken kaybettik. Ufuk Güldemir'e yakışan da "hiç yaşlanmamaktı" zaten. Sözünü tuttu, "yaşlanmadan" aramızdan ayrıldı!