Ufuk Güldemir gücünü coşkulu, tutkulu ve yaratıcı kişiliğinden alıyor, durağanlığa tahammül edemiyordu. Bulunduğu tüm ortamlarda her an elindeki batonları muzipçe yere fırlatarak en iyi notayı bulmaya çalışan bir orkestra şefi gibiydi.

Ufuk Güldemir, Sedat Ergin ve ben Vaşington'da aynı zamanlarda bulunduk. Sedat Hürriyet'in, Ufuk Cumhuriyet'in Vaşington temsilciliğini yapıyordu. Ben Vaşington Büyükelçiliği'ne müsteşar olarak atanmıştım.
Daha 20'li yaşlarının başında yıldız bir gazeteci olacağının tüm sinyallerini vermiş bulunan Sedat'ı Ankara yıllarından ve Vaşington'dan önce görev yaptığım Londra'ya Başbakan Turgut Özal'la birlikte yaptığı seyahatlerinden tanıyordum.
Ufuk'la 22 Ağustos 1988 günü, Vaşington'a gidişimin ikinci gününde büyükelçiliğin elçi müsteşarı Daryal Batıbay'ın evindeki akşam yemeğinde tanıştım. Sürekli olarak gür saçlarını eliyle ilk önce dağıtıyor, sonra düzeltecekmiş izlenimi vermekle birlikte daha da bozuyor ve sonuçta kişiliği ile özdeşleşen kendine özel bir saç stili yaratıyordu. Alameti farikası balıkçı yaka siyah süveteri ile Yeni Dalga Fransız filmlerindeki François Truffaut, Jean-Luc Godard ve Louis Malle tiplemelerini anımsatıyordu. Her zaman dolu dizgin, cüretkar, aynı zamanda romantik...

Siyahlar yolunu gözlerdi
Vaşington'da Ufuk, Sedat ve ben dört yıl süreyle "yatılı okul arkadaşlığı" karakterinde bir dostluk geliştirdik. Vaşington'un o zamanlar yeni yeni popülerleşmekte olan Adams Morgan semtinin kozmopolit mekanları Cities ve Cafe Atlantico her gün buluştuğumuz yerlerdi. Cities'in sahibi, yakın arkadaşımız Sahir Erozan genç yaşına rağmen Vaşington'da eski bir İstanbul beyefendisi görünümü sergiliyor, başta Bill Clinton olmak üzere şehrin popüler kişilerini her üç ayda bir değişen farklı bir dünya şehri dekoru içinde ağırlıyordu. Günümüzde Dominik Cumhuriyeti'nin Vaşington büyükelçiliğini yapmakta olan Roberto Alvarez'in açtığı Cafe Atlantico'nun önünde ise uzun müşteri kuyrukları oluşuyordu.
Manhattan Woody Allen, Londra'nın Soho'su ressam Francis Bacon, St. Tropez Brigitte Bardot ile ne kadar özdeşleştirilmişse Vaşington'daki gazeteci Ufuk Güldemir de Adams Morgan ile o ölçülerde bütünleştirilebilir.
Ufuk, Adams Morgan semtinin popülarite kazanmasında büyük rol oynamış; esprili ve renkli kişiliği, Amerikan insanını kolaylıkla sarabilen karizması, meslek yaşamındaki büyük başarılarının temelini oluşturan sosyal ve entelektüel nitelikleri, son derece zekice kurguladığı herkesi neşelendiren muziplikleriyle bu yeni gözde mahallenin simge ismi olmuştu.
Ufuk Güldemir'in Adams Morgan'ın homeless (evsiz) siyahlarının kalbindeki yerini de anmadan geçmemeliyiz. Özellikle Cities'in önünde mevzilenen evsizler her gece Ufuk Güldemir'in yolunu gözlerlerdi. Ufuk kapıda göründüğü an ona doğru koşarlar, Ufuk da önceden hazırladığı birer dolarlık banknotları onlara dağıtırdı.
Güldemir'in tek bir koşulu vardı. Evsizler onun öğrettiği Türk marşlarını söyleyeceklerdi. Evsizler bu koşul karşısında Sedat'a ve bana yakınırlardı. "Oh man! This is so difficult -
Abi bu iş çok zor" diyerek... Günde bir dolar onlar için az sayılmazdı. Sonunda hepsi en azından bir mısraını Ufuk'un öğrettiği tüm vurgulamalarıyla söyleyecek düzeye gelmişlerdi.
Ufuk Güldemir'in öğretmen disiplinini bilen meslektaşları için bu sonuç hiç şaşırtıcı olmamalı. Yaşamlarında disiplin tanımayan bu evsizler marşları Ufuk'un komutuyla, üstelik esas duruş halinde söylüyorlardı.
Ufuk ABD'nin siyasi ve sosyal öğelerini en iyi şekilde özümseyebilecek bir düzeye çok kısa bir süre içinde gelebilmişti. Siyasi ve akademik çevrelerin, başta Yunan gazeteciler olmak üzere meslektaşlarının ve Vaşington'un çeşitli elit kesimlerinin görüşlerine başvurduğu, güzel bir İngilizce ile sunuşlar yapabilen, yurtdışında özlemini duyduğumuz çok yönlü, çağdaş bir gazeteci kimliği ortaya koyarak bizi gururlandırmıştı.

Sıradışı bir orkestra şefiydi
Ufuk Güldemir'in üstün gazeteci nitelikleri kendisini kaybettiğimiz günün ardından özellikle meslektaşları tarafından en iyi şekilde vurgulanırken gazeteci Cengiz Çandar'ın Ufuk'un daha çok renkli yönlerinin anlatılması gereksinimine işaret etmesi dikkatimi çekti.
Ufuk gerçekten gücünü şaşırtıcı stilleriyle büyük renkler yaratabilen coşkulu, tutkulu ve yaratıcı kişiliğinden alıyor, durağanlığa tahammül edemiyor ve bulunduğu "özel-mesleki" tüm ortamlarda her an elindeki batonları muzipliklerle fırlatırcasına en iyi notaları yakalamaya çalışan çok sıradışı bir orkestra şefi görünümü sergiliyordu.
Sedat Ergin'in Güldemir'i kaybedişimizin ertesinde yaptığı konuşmalarda vurguladığı gibi Ufuk her işi en iyi düzeyde yapabilecek niteliklere ve yeteneklere sahipti. Sedat'ın özellikle sosyologluğu yakıştırdığı Ufuk birden karşımıza bir "instant" perküsyon ustası olarak da çıkabiliyordu.
1980'li yılların sonları. Lambada yılları... Cafe Atlantico'da özellikle Georgetown Üniversitesi'nde okuyan zengin Arjantinli ve Brezilyalı ailelerin çocukları en çarpıcı lambada ve salsa figürleriyle sabahlara kadar dans ediyorlar. Duvarda dekor oluşturması için asılı bir marakas var. Epey de yüksekte.
Ufuk Güldemir'in yüzünde muzip bir gülümseme beliriyor. Birden masaya tırmanıp marakasa uzanıyor. Yüzlerce Latin Amerikalının önünde emprovize bir solo perküsyon şovu başlatıyor. Ufuk o enstrümanı eline ilk defa alıyor ama bir daha da elinden bırakmıyor. Latin Amerikalılara en iyi ritmin nasıl verileceğini o öğretiyor. Vaşington'dan İstanbul'a cebinde 30 dolar, elinde Cafe Atlantico'nun marakası ile dönüyor.

İstanbul geceleri onu hatırlar
1990'lı yılların İstanbul gece yaşamının içinde olanlar o zamanın gözde mekanları, Ortaköy'deki Cuba, Sardunya, Kafein gibi yerleri marakasıyla aniden coşturan Güldemir'i çok iyi hatırlarlar.
Ufuk o günlerde, Cafe Atlantico'da marakası ilk kez eline alışı ile birlikte sahneye fırlamasına benzer şekilde, yazılı basının çok yetenekli bir muhabiri olarak beş yıl önce ayrıldığı İstanbul'da bu defa "o alanda hiçbir deneyimi olmaksızın" bir televizyoncu olarak sahne alıyordu. Ne sahne almak ama! Kendi televizyonunu kurmadan inmemecesine.
Sedat, Ufuk için "100 sene yaşadı, 51 yaşında yaşama veda etti" demiş. Bu bağlamda, anında karar verme ve uygulama yetenekleri ile inanılmaz cesaret ve atılganlıkları yanında Ufuk Güldemir'in hızından da söz etmek gerekir.

Kitabının adının öyküsü
1990'lı yılların başında bir gün Vaşington'da Cities'de laflarken Ufuk, "Turgut Özal'la ilgili bir kitap yazmaya karar verdim. Önümüzdeki dönem epey meşgul olacağım" demişti. Bunu söyledikten sonra baktım Ufuk'un gece hayatında farklı bir tempo gözlenmiyor. Her akşam Cities'de, Cafe Atlantico'da. Gündüzleri en büyük rakibi ve aynı zamanda en yakın arkadaşı Sedat'la Georgetown'da, Nathan's'da ya da Pied du Couchon'da.
Tam bir hafta sonra benim eve geldi, elinde 500 sayfa. "Benim kitap bitti. Okuyup görüşlerini söyle lütfen" dedi. Ertesi gün tekrar buluştuk. "Buna ne isim koyalım?" diye sordu. Wim Wenders'in "Paris-Texas" filminin isminden esinlenerek "Malatya-Teksas nasıl olur?" dedim. Yeşil mürekkepli dolma kalemini çıkardı ve büyük harflerle Malatya-Teksas yazdı. Kalemi ilk eline aldıktan bir ay sonra kitap piyasadaydı.

"Kanserle lambada, yaşamla salsa yaptı"

Ufuk ve Sedat'la Vaşington'daki arkadaşlığımız aynı heyecanla hep sürdü. Ben Yeni Zelanda'ya gelmeden önceki İstanbul'daki son gecemde üçümüz birlikte yemek yedik ve Yeni Zelanda'da buluşmak üzere harika planlar yaptık.
1 Haziran 2006 günü Ufuk'a bizim Dışişleri terimiyle bir tekit mesajı göndererek "Ne oldu bizim Yeni Zelanda programı?" diye sordum. Ufuk'un cevabı aynen şöyleydi:
"Ağabey, başıma bir iş geldi. Houston'da tedavideyim. Seni çok özledim."
Bu mesaj üzerine Sedat'ı aradım. Bizi neşelendirmek için her zaman cömertçe çabalar gösteren Ufuk Güldemir'i bu defa bizim coşturmamızı kararlaştırdık... 2 Haziran 2006 günü kendisine aşağıdaki mesajı attım:
"Biraz önce Sedat'la konuştum. Bol bol kulaklarını çınlattık. 'O şeytana pabucunu ters giydirir. Kanser-manser ona vız gelir. O ne meydan muhabereleri kazanmıştır' görüşü üzerinde birleştik."
Ufuk gerçekte meydan muhaberesini kazandı. Başkasının savaşı bir ayda kaybedeceği koşullarda muzaffer bir komutan gibi mücadelesini sürdürdü. Kariyerindeki medya mucizeleri yanında bir de tıp mucizesi yarattı.
Cafe Atlantico'da dans edercesine kanserle lambada, yaşamla salsa yaptı.
Bizim Yeni Zelanda programı "reunion" onu kaybettiğimiz ana kadar üçümüzün gündeminden hiç düşmedi...

Milliyet / UĞUR ERGUN - Yeni Zelanda Büyükelçisi