Her zevke göre 7 yeni film!
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
21 ARALIK FİLMLERİ
KARA KOMEDİYE HİPNOTİK ELBİSE
2000’lerde Avustralya sinemasının biçimci bir bedenle yeni bir kuşak oluşturmasında büyük rol oynayan Andrew Dominik, ülkenin Michael Mann’i olarak anılabilir. Onun ‘hipnotik’ ve ‘stilize’ dünyasının “Kasap” ile gangster filminde, “Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti” ile outlaw westernde hakkıyla işlendiğini görmüştük. Burada ise Dominik, oltasını ‘kiralık katil filmi’ne atarken ‘kara komedi’ye kayıp ‘diyaloglar’ı fazla öne çıkarmasıyla, kendi modelinde ‘mizah’, ‘sinematografi’ ve ‘politika’nın ayarını kaçırmış gibi gözüküyor. Her şeye rağmen auteur bir yönetmenin kariyerinin üçüncü halkası olarak anılabilecek “Kibarca Öldürmek”, bundan 20 sene sonra ‘Dominik usta niye böyle bir film çekmişti?’ sorusunun ışığında daha doğru bir konuma oturtulacaktır orası kesin.
Michael Mann, Nicolas Winding Refn ve Andrew Dominik isimleri ‘suç filmlerinin stilize auteur yönetmenleri’ olarak anılabilir. Ancak bunların her birinin özgün elbiseler giydiklerini söyleyebiliriz. Mann’in ‘stilize bir gelenek’ oluştururken opera estetiği oluşturmak gibi bir kaygısı varken, 90’lardan beri etrafta olan Refn bunu büyük oranda ruhsal ve sanrısal diyarlara transfer ediyor. 2000’ler Avustralya sinemasındaki hareketlenmenin ya da Avustralya Yeni Dalgası’nın üçüncü kuşağın öncülerinden Dominik ise daha hipnotik bir bakış açısını devreye sokuyor.
Western ve gangster filmine tutunan yarı hipnotik yarı stilize suç hikayeleri
Onun filmlerinde, üzerine düşünülmüş bir koreografinin müzikler eşliğinde stil buyurduğunu, yavaş çekimlerin ve çekim ölçeklerinin bu duruma ayak uydurduğunu göremiyoruz. Aksine birbirinden ayrı iki zaman dilimi lineer hikaye kurgusunu bozarken, ele geçen parçaları bitiştiren bir montaj anlayışı mevcut. Bu açıdan da Dominik, omurgayı birbirinden bağımsız olarak da algılanıp incelenebilecek iki hikaye akışına böler. Bu noktada ‘zıtlaşma’ duygusundan hipnoza varan, böylece Sergio Leone, Dario Argento ve Michael Mann etkisini Terrence Malick ile Andrei Tarkovsky yaklaşımıyla yorumlayan bir yönetmenlik kimliği belirler.
Bu sayede Dominik’in evrenine dahil olmak mümkün hale gelirken ‘suç hikayeleri’nin farklı noktalardaki ‘gerçek öyküleri’ne adapte olma şansı tanınır izleyiciye. Onun dünyasına gangster filminde “Kasap” (“Chopper”, 2000) ya da outlaw westernde “Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti” (“The Assasination of Jesse James by Coward Robert Ford”, 2007) ile adapte olmak mümkün. Bunların ilkinde Argento’yu akla getiren renk filtrelerinin aktif hale geldiği, bunun üzerine de ‘Chopper’ lakaplı lokal bir gangsterin izinin sürüldüğü ve şiddetin zaman zaman ‘çekinmeden’ içeriye girdiği bir yapı hakimdir.
Tez-anti-tez geleneğini tersine çevirmesiyle önemsenmeli
Ancak esas olan bu karakterin cinayetlerinin ve yaşadıklarının gerçekleştikten sonra filmin dünyasına dahil edilerek flashback niyetine aralara serpiştirilmesidir. Bu ara planlar ya da sekanslar, geleneksel dramatik çatışmayı yerle bir ederken yavaş çekim ve hızlı çekim teknikleriyle karşımıza çıkarılır. Genelde de yakın-çok yakın plan arasında gidip gelen ölçek tercihleriyle çekilip bir anlamda esas omurganın anti-tezini yapmaya hizmet ettikleri görülmüştür.
Yönetmenin ikinci filmine geçtiğimizde outlaw western adlı westernin gangster filmi ile akraba alt türünün bir ürününe rastlamak şaşırtıcı değildir. Orada yapmak istedikleri ise hipnoz duygusunu daha yukarılara çekip Jesse James biyografisi ile Robert Ford’un suikast girişimini ayrı birer ‘palet’ haline getirmektir. Roger Deakins’in desteğiyle bunların ilki bulanıklaştırılmış sinematografi, daraltıcı objektif tercihleri, anlatıcı kullanımı, yavaş çekim tekniği ve minimalize edilmiş müzikle kurgulanırken, ikincisi ise bir anlamda doğal renkleri, diyalogları ve melankoliyi devreye sokmuştur. İki tane de ‘katil’ uyarılı tipleme bu sayede akışı belirleme göreviyle konumlandırılmıştır.
“Kibarca Öldürmek”te (“Killing Them Softly”, 2012) görüntü yönetmenini üçüncü kez değiştiren Dominik, bu sefer memleketlisi Greig Fraser ile çalışıyor. Ancak ikinci filminde zirve yapıp bir film modeli yaratan hipnotik ve anlatımsal yetinin burada belli oranda geri çekildiği söylenebilir.
Kara komedi diyalogları ile cinayet/şiddet sahneleri ayrımından doğan hipnoz
Zira “Kibarca Öldürmek”, Avustralya işi bir kiralık katil filmi gibi gözükse de aslında ‘kara komedi’nin içine dahil edilmesiyle daha doğru konumlanabilir. Bu durum da büyük oranda sorunun esas noktasını karşımıza çıkarıyor. Dominik, buradaki çok sevdiği ‘taraflar algısı’nı ya da ‘iki hikaye akışı’nı; ‘eğlenceli diyaloglar’ ve ‘cinayetler/suçlar’ olarak belirlemiş. Bu sayede de son derece uzun planlarla kurgulanmış diyaloğun öne çıktığı Guy Ritchie ve Quentin Tarantino filmlerini andıran sekansları izlerken, aralarda da yavaş çekimle kurgulanmış, müziğin desteğiyle sarsıcı duran şiddet eğilimli sekansları izliyoruz.
Böylece Dominik, bu ‘bölücü’ hareketlenmeyi kara komedinin içinde canlandırıyor. Ancak görüntü yönetmeninin kaydırmalı uzun planlarla hareket ederken ‘renk paleti’ne dokunmayı tercih etmeden ‘ana ton’u bozmaması, standart bir kara komedinin içinde kalmamızı sağlıyor uzun süre. Kiralık katilin çok geç devreye sokulması da bir hamle ve ‘usulca öldürme’ yaklaşımına uzanma olarak anılabilir. Hatta kabul etmeliyiz ki bu durum, kurgusu iyi ayarlanmış hipnotik, karizmatik ve stilize bir süreci devreye sokabiliyor.
Mann için “Hırsız” neyse, Dominik için “Kibarca Öldürmek” o olacak
Bu da Dominik’in auteur kimliğiyle diyaloglara hapsolup Jefferson’a uzanan ‘eşitlik’çiliğe de kör kör parmağım gözüne politikayla ilerlemesine yol açıyor. Bu sayede “Kibarca Öldürmek”, Mann’in sinematografiyi ve stili umursamayan ilk filmi “Hırsız” (“Thief”, 1981) ile Winding Refn’in ‘şiddet’iyle öne çıkan ve kült olan ilk filmi “Pusher”ın (1996) çabuk unutulur yapılarını akla getiriyor. Bu da sözü geçen eserin dramatik yapısıyla anılan suç filmlerine daha yakın durmasını sağlıyor.
Buna rağmen açılış sekansı, Ray Liotta cinayeti gibi anlarla iz bırakıp müzikleri ve kurgusuyla hayranlık uyandırması, Dominik’in ustalık yolunda emin adımlarla ilerlemesini sağlıyor. Zira son dönemde Güney Kore sinemasından çıkan Park Chan-Wook eserlerini saymazsak ‘suç filmi’ alanında genç jenerasyonlardan böylesi stil yüklü ve detaycı yaklaşımlar görmek çok kolay değil. Dominik de kara komediye hipnotik bir elbise giydirmesiyle karanlık dünyanın gücünü arkasına alıp bu ‘suçludan kahraman yaratma’ algısına ayak uydurma arzusunu sürdürüyor. Ancak filminin Martin McDonagh imzalı “Seven Pyschopaths” (2012) ile birlikte yılın ‘senaryo’ya bağlı kalan kara komedilerinden biri olmasını değiştiremiyor bu durum. Bu da “Kibarca Öldürmek”i İngiliz sinemasında 80’lerin kültürel gangster filmleri ile 90’ların kara komedileri arasında ‘alışılageldik’ bir yere yerleştiriyor. “Kiralık Katiller” (“The Hit”, 1985) gibi ‘kiralık katilli gangster filmi’ örneklerinin çok da ötesine taşımıyor.
FİLMİN NOTU: 6.5
Künye:
Kibarca Öldürmek (Killing Them Softly)
Yönetmen: Andrew Dominik
Oyuncular: Brad Pitt, Scott McNairy, James Gandolfini, Richard Jenkins, Ray Liotta
Süre: 97 dk.
Yapım Yılı: 2012
POLİSİYE GÖRÜNÜMLÜ POLİTİK-GERİLİM
Tekdüze bir aksiyon kahramanı, alternatif bir polisiye iskeleti ve bir politik-gerilim kaçış senaryosu içeren “Jack Reacher”, Christopher McQuarrie’nin “Olağan Şüpheliler” ile kara filme kattıklarını ‘politik-gerilim’ konusunda özgün bir kimlikle taçlandırmak istiyor. Ancak bunu yaparken el attığı alanların hiçbirinin dehlizlerine inmeyince; ‘bilek gücüyle iş bitiren kısa boylu eski model kahramanlık’, ‘mantık boşlukları’, ‘iyi çekilmiş aksiyon sahneleri’, ‘yanlış seçilmiş oyuncular’ ve ‘karton sistem temsilcilerine bel bağlayan muhalif beden’ arasından bir dramatik omurga oluşturamıyor. Bu kararsızlık ‘polisiye aksiyonu’ senaryosundan politik-gerilim çıkarmaya çalışan filmin, soğukkanlılıkla hantallaşıp 130 dakikaya zorla çekilmesini sağlıyor. Bu da McQuarrie’nin iyi çektiği birkaç sekans dışında geriye bir şey bırakmasını engelliyor.
Hollywood’da bazen ‘proje planlama’ konusunda belirgin sıkıntılar baş gösterebilir. Olmadık yönetmenler yanlış projelere atanabileceği gibi, yıldız oyuncuların da kaldıramayacağı senaryoların orta yerine ‘yem’ olarak atıldığı görülebilir. Örneğin “Sahtekarlar”ın (“Duplicity”, 2009) kan dolaşımını bozan senarist-yönetmen Tony Gilroy’un “Jack Reacher”ın (2012) Christopher McQuarrie’si ile yer değiştirmesi bazı şeyleri çözebilirmiş. Bunun üzerine George Clooney gibi politik-gerilimlerde soğukkanlılığını, karakter giyme yetisini ve karizmasını bildiğimiz bir ismin varlığı da, sözü geçen eserin ‘başarı’ ile anılmasını sağlayabilirmiş.
Tom Cruise’un sahne kimliği projeye fazla ‘janti’ gelmiş
Ancak işin garibi Paramount, bu projeyi ucundan Oscar sezonuna dokundurmanın yanında gişeyi de ‘kalkındırma’yı hedeflemiş gibi. Bu sayede sinemaskop oranında McQuarrie’nin ince işçiliği saat gibi işlese de özellikle 130 dakikalık senaryonun ‘polisiye aksiyonu’ omurgasından bir ‘politik-gerilim’ çıkarma arzusu çok belirgin duruyor. Bu da diyalogların, karakterlerin ve yan öykülerin aksamasına yol açıyor. Zira “Operasyon: Valkyrie”de (“Valkyrie”, 2008) “The Night of the Generals”da (1967) daha önce dingin, paranoyak ve muhalif bir yaklaşımla başarı sağlayan ‘Hitler suikasti planı’ meselesinin altından kalkamayan McQuarrie, burada da Cruise ile bir araya gelince ister istemez bir ‘deja vu’ hissiyatı yaşıyor. Tek fark oradaki Bryan Singer yerine yönetmenlik koltuğuna kendisinin oturması...
Bu durum karşımıza ‘Jack Reacher’ benliğinde alaycı, yenilmez, yakışıklı, bilek gücüyle iş bitiren ve kadın simsarı bir aksiyon kahramanı çıkarıyor. Ancak işin garibi o karakterin ‘The Jackal’ (‘Çakal’), ‘The Negotiator’ (‘Arabulucu’) ya da ‘Marathon Man’ (‘Maraton koşucusu’) gibi ‘özgün ve düşünsel kimlikler’den bir şeyler alması gerekiyor. Fakat Cruise kendini öne çıkarmak isteyince araba takip sahnesindeki ‘kaçış senaryosu’nu klişelerle ve mantık boşluklarıyla dengelerken garip bir ‘politik denge’ yaratması bir yana, “Vahşi Koşu” (“Marathon Man”, 1976) veya “Akbabanın Üç Günü”nün (“Three Days of the Condor”, 1975) akılcı sistemden kaçış örgülerini de hiç umursamıyor.
Cinayet araştırma örgüsünü işletemezken, güncel politik-gerilimleri aratıyor
Bu da McQuarrie’nin ‘cinayet araştırma senaryosu’nu incelerken Pike ve Cruise’un uyumsuzluğundan destek alıp derinleştirilmekten öte tekrarlardan ibaret hale gelen araştırmayı, bir yerlere ulaştıramamasına yol açıyor. Anlayacağınız film, içinde bulunduğu omurganın varlığından bihaber hareket ederken “Kartal Göz” (“Eagle Eye”, 2008), “Avukat” (“Michael Clayton”, 2007), “Devlet Oyunları” (“State of Play”, 2009), “Centilmen” (“The American”, 2010), “Hanna” (2011) gibi farklı yollarda başarı sağlayan 11 Eylül ve Irak Savaşı sonrası politik-gerilimleri/dramları akla getiriyor. Adeta McQuarrie’nin kurduğu görsel yapının dinginliğini Tom Cruise kendi elleriyle bozuyor ve çiğleştiriyor. Bir anlamda iki ‘Kara Şövalye’ filminde Christian Bale’in düştüğü duruma benzer bir konum üstleniyor.
Bu noktada Clooney’nin varlığı mumla aranırken, ‘yetiştirilmiş katil’ meselesi “Mançuryalı Aday” (“The Manchurian Candidate”, 1962) ile “Hanna”yı (2011) hatırlatıp, tetikçilik fikrinin ‘cinayet araştırmacısı’ görevine transferi de ana metne bir özgünlük katmaktan alıkoyuluyor. Aksine son derece karton bir örgü, filmi kontrolü altına alırken McQuarrie buna engel olmadan Tom Cruise’un kendi başına kahramanlığını yapmasına göz yumuyor. Werner Herzog, David Oyelowo gibi ‘içerideki tehdit’ amaçlı karakterler de muhalif sistem eleştirisini adeta doğrayan bir boyutsuzluğa ulaşıyorlar. Bu sayede en azından ‘Bourne’ serisinin dahi politik görüşünü tadamıyoruz.
McQuarrie’nin son sekanstaki işçiliği Hollywood’daki konumunu değiştirebilir
Zaten filmin 130 dakikaya dayanması ilk baştaki stadyumun önündeki suikast/cinayet sekansının “JFK” (1991) gibi çok katmanlı, ilgi çekici ve incelenesi olmasından değil. Aksine ‘mahkeme filmi’ne mi, ‘politik-gerilim’e mi, ‘polisiye’ye mi, yoksa ‘aksiyon’a mı kayacağını bir türlü bilememesinden kaynaklanıyor. Sadece son sekansta “Silahların Gölgesinde”den (“The Way of the Gun”, 2000) hatırladığımız Vahşi Batı arka planlı, western-noir dokulu çatışma sahnelerinden ve düello sahnelerinden burada da canlandıran McQuarrie’nin görsel becerisine ve kamera arkası doygunluğuna şapka çıkarabiliyoruz. Bu da iyi-kötü mücadelesinde detay plan-genel plan kurgusunu iyi ayarlayan zekasıyla stüdyolarda şimdiye kadar olanın aksine yönetmen koltuğunda da işlev vermesini sağlayabilir.
Ancak buradaki muhalif politik-gerilim iskeleti ne bu avantajı değerlendiriyor, ne doğru senaryo hamleleri bulunduruyor, ne bizi baş kahramana inandırıyor, ne de iyi yazılmış kötü adamlar canlandırıyor. Aksine hikayesini kullanmak isterken yaşadığı kafa karışıklığını fazlaca hissettirmekle kalıp süresinin geri dönüşünü ‘hantallık’ olarak alıyor. Bu yaklaşımın film boyunca devam etmesi ise büyük oranda gizemine ve koşuşturmacasına giremediğimiz bir Tom Cruise sakilliğiyle boğuşmamızı sağlıyor.
FİLMİN NOTU: 4.8
Künye:
Jack Reacher
Yönetmen: Christopher McQuarrie
Oyuncular: Tom Cruise, Rosamund Pike, Richard Jenkins, David Oyelowo, Werner Herzog
Süre: 130 dk.
Yapım yılı: 2012
SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ
Ülkemizde antolojik film alanında üretim artmışken “F Tipi Film” de iktidara karşı bir haykırışa dönüşen tecrit meselesini olabildiğince dengeli bir gözlemle masaya yatırıyor. Dokuz kısa filmin özellikle dört tanesi başarılı dururken, genel anlamda aralarındaki üslup tutarlılığı projenin amacını belirlemesine yardımcı oluyor. Ancak söz konusu eser, toplumsal farkındalık yaratmasına karşın “Anlat İstanbul” gibi bu alanda yüksek başarı ivmesine sahip, hatta 2000’lerin en iyileri arasında da adı geçebilecek yerli bir yapıtın seviyesine ulaşamıyor.
“Simurg” (2012) ve “Açlığa Doymak”tan (2012) sonra bu yılın üçüncü ‘tecrit/ölüm oruçları/açlık grevleri filmi’nin gerçek bir sosyal sorumluluk projesine malzeme olduğu kesin. Dokuz kısa filmden oluşan bu uzun metrajlı eser, belki festivallerde daha büyük bir yankı uyandırabilir. Ancak bunca yapımcı ve yönetmenin katkısıyla vizyonda ‘aydınlatma’ görevi üstlenmesi de sevindirici.
Dört kısa filmin başarısı belirgin zaafları unutturuyor
“F Tipi Film”, bu ‘daraltıcı’ cezaevi uygulamasının birçok kavram ışığındaki durumunu açığa çıkarıyor. Büyük oranda da her yönetmenin ‘beyaz doku’nun üzerinde farklı yaklaşımıyla dikkat çekmeyi beceriyor. Bu noktada özellikle Vedat Özdemir, Mehmet İlker Altınay, Aydın Bulut ile Hüseyin Karabey’in filmlerini dekupaj ve soğukkanlılık açısından öne çıkarabiliriz. Bunların estetik bir kaygıyla çekim ölçekleri, kurgu hamleleri ve oyuncu yönetimi adına gerçek bir doyuruculuk sunduğu kesin.
Bunun yanında ‘beyaz renk paleti’yle yükselen klostrofobik duygunun bir sömürüye dönüşmediği söylenebilir. Daha ziyade Civan Canova, Erkan Can gibi oyuncuların sonradan dahil olmuş hissiyatıyla otorite figürlerinde ‘karton’ bir görünüme büründüklerini gözlemleyebiliyoruz. Bu durum araya giren ‘hapishane görevlisi’ geçişlerinde de hissediliyor. Böylece “F Tipi Film” projesinin en önemli zaafı açığa çıkarken Fırat Tanış’ın oynadığı kısa film gibi örneklerdeki ‘solcu propaganda’ işlevi de biraz ‘usulsüzlüğe usulsüzlükle cevap vermiş’ gibi duruyor.
Bu sayede Emre Akay’ın eseri hariç seri üretim izlenimi bırakan “Kars Öyküleri”nin (2011) bir tık üzerinde dururken, “Anlat İstanbul”un (2005) gerisinde kalan bir yerli antolojik filmle yüzleşirken, animasyon giriş sekansı orantısız yapaylığıyla birazcık projeyi zedeliyor. Böylece sosyal sorumluluk yerine gelip farkındalık yaratma konusunda kaçınılmaz bir ürünle yüzleşmemiz sağlanırken, sinema eseri adına daha fazla uğraş aranır hale geliyor.
FİLMİN NOTU: 4.6
Künye:
F Tipi Film
Yönetmen: Hüseyin Karabey, Ezel Akay, Sırrı Süreyya Önder, Barış Pirhasan, Reis Çelik, Mehmet İlker Altınay, Vedat Özdemir, Grup Yorum
Oyuncular: Tansu Biçer, Serkan Ercan, Civan Canova, Fırat Tanış, Erkan Can, Serkan Keskin
Süre: 113 dk.
Yapım Yılı: 2012
İKİNCİ SINIF YEŞİLÇAM GÜZELLEMESİ
Yeşilçam melodramı seven yönetmenlerimizden biri daha karşımıza dikilirken, bu sefer en azından ‘nataşalık’ ve ‘gayri meşru Rus kız-Türk baba ilişkisi’ gibi ele alınması gereken bir mevzunun tabanı oluşturması sevindirici. Ancak “Elveda Katya” onun üzerine giderken kartonluklardan, mizansensizlikten, tutarsızlıklardan ve yapay makyajlardan güç alıyor. Bu da filmi daha ziyade ‘gülünç bir retro ruh’ ile anılacak bir sömürü sineması temsiline dönüştürüyor.
Göçmenlik meselesi veya nataşalık mevzusu Türk sinemasında fazlaca ele alınmıştır. Zaman zaman Rusya ile ilişkilerde politik metinlere de oturtulur. Ancak en önemlisi bizde ‘nataşa’ tabiriyle anılan hayat kadınlarının niye böyle bir ‘ötekileştirici kimlik’e sokulduğunu soranın olmamasıdır. “Elveda Katya” (2012) büyük oranda bu boşluğu doldurmanın peşine düşüyor. ‘Şimdi de katyalar mı çıktı?’ deyişinin üzerine ilaveler yapmaya çabalıyor.
Doğru hikayeden Yeşilçam güzellemesi çıkartmak zor bir şey değil
Doğrusunu söylemek gerekirse, burada Ahmet Sönmez senaryodaki imzasını yönetmenlik koltuğunda da sürdürünce nedense bir ‘Yeşilçam güzellemesi’ çıkarabiliyor. Buna destek olan sinemaskop oranında İlker Berke’nin aldığı görüntülerin ise ‘rastgele geniş ölçekli objektifler’le doldurulduğunu ve garip bir şekilde minimalist filmlerde yaşanan ‘kamerayı bırakıp gitmiş’ izlenimini yarattığını söyleyebiliriz. Büyük oranda da perdede izlediklerimizin fazlasıyla tanıdık ve retro durduğu kesin.
Kadir İnanır’ın baba tiplemesinin gençliğinden şimdiki haline ve hatta etrafındaki karakterlerle ufuğa bakarak konuşmasına kadar gerçek bir ‘mizansensizlik’ de bütün kadrajları etkisi altına almış gibi. Girişte ‘Rus kadınlar’ meselesinin ‘ruj ve makyaj’ mükemmelliğiyle bir ‘kitsch’lik belirlemesi ise bu konuda biçilen pay adına önemli. Ama bu kartonluğun eleştirilesi tarafları, büyük oranda Elena Polyanskaya’nın ‘tipik nataşa’ halli sarışın tiplemesinde açığa çıkmış gibi gözüküyor.
Retro bakışı gülünç hale getiriyor
Onunla Katya’nın ilişkisi adeta ‘merdiven basamaklarında oturalım’ veya ‘Trabzon’u arşınlayıp hava yapalım’ halli bir ‘şıklık’a dönüşüyor. Bu durumun üzerine fazla gitmeyen senaryo ise belki Rusçayı öne çıkarmamak için Kadir İnanır ile gayri meşru kızı Katya’nın ilişkisine odaklanmayı seçiyor. O noktada melodram malzemesi zirve yaparken Katya’nın bir geceyi kapıda geçirip garip bir ‘göz altı’ makyajıyla sunulması da Atıf Yılmaz ve Ali Özgentürk filmlerini akla getiriyor. Anna Andrusenko’nun buradaki ‘karton gözlemi’ de bir anlamda omurgayı doldurmaya yarıyor.
Belli bir ‘tutarsızlık’ üzerinden duygu yoğunluğu da sadece hikayenin yoğunluğuna kapılan izleyicileri tatmin ederken, sanki ‘boşluk duyguyu götürmüş’ gibi bir izlenim bırakıldığını söyleyebiliriz. Ahmet Sönmez’in mizansen kurmadan ve storyboard çizmeden çıktığı yolu tamamlayamaması ise büyük oranda geçmişteki tekne sahneleri dahil ‘yüz yakın planları’ ya da ‘garip zoomlar’ üzerinden pespaye ve plastik görünümlü bir evren bırakıyor ardında.
Bu yaklaşım, Yeşilçam melodramlarına retro bakışı gülünç hale getirirken kendi sahne kimliğini durarak sergileyen İnanır’ın eskiliği de filme bir hayli zarar veriyor. Uzun lafın kısası ‘Katya’lar adına önemli ve tartışılası, ama süresi ve yaptıklarıyla son derece karton duran bir yapıt karşımızdaki.
FİLMİN NOTU: 3
Künye:
Elveda Katya
Yönetmen: Ahmet Sönmez
Oyuncular: Anna Andrusenko, Kadir İnanır, Rüçhan Çalışkur, Elena Polyanskaya, Caner Cindoruk
Süre: 110 dk.
Yapım Yılı: 2012
‘HANGOVER’, ‘NEDİMELER’LE BULUŞUYOR
‘Hangover’ ile “Nedimeler”in formüllerinden kadınların bekarlığa veda partisine bakış atan bir durum komedisi füzyonu yaratan “Bekarlığa Veda”, senarist-yönetmen Headland’in kalemine çok şey borçlu. Zira burada “Nedimeler”deki sinemasızlığı, kabalık rekorunu ve anti-feminist yaklaşımı görmüyoruz. Kirsten Dunst, Isla Fisher ile Lizzy Caplan’dan oluşan birbirine zıt dostların ilişkilere, sekse, evliliğe ve hayata bakışları ise seyirciyi hem performans hem de zeka açısından doyuruyor. En önemlisi de filmin, kadınların ‘düğün’ ve ‘gelinlik’ fetişi üzerine incelikli bir alay içerirken son yıllarda zayıf örneklerini izlediğimiz ‘kadın filmi’ (‘chick flick’) alanında samimi durmayı becerebilmesi.
Dışarıdan bakınca komedi formülü üretme konusu zor gözükmese de aslında üzerine kafa yorulması gereken bir şey. Nice komedi klasiği de böylesi aşamalardan geçerek bir yerlere gelmiş, ‘yüksek plan ürünü’ olarak zihinlerimize kazınmıştır. “Bekarlığa Veda” (“Bachelorette”, 2012), bir tiyatro oyunundan uyarlanmasına karşın günümüzün geleneklerine ayak uydurarak adeta bir ‘füzyon komedi’ yaratmanın peşine düşüyor.
Kadınların gelinlik fetişini ti’ye alıyor
‘Felekten Bir Gece’nin (‘Hangover’) ‘gecede kalma durumu’ komedisini “Nedimeler”in (“Bridesmaids”, 2011) ‘nedimeler filmi’ şablonuyla iç içe geçiriyor. Araya ‘romantik-komedi’ rötuşları da eklenince karşımıza her kitleye uygun bir seyirlik çıkıyor. Bu noktada da aslında senarist-yönetmen Leslye Headland sahne alıp farkını ortaya koyuyor. Kadınlara göre diyalog ve kimlik yazma becerisini kimi zaman hissettirirken kurguyla da hikayesini anlatmayı beceriyor.
Zaman zaman çok cırtlak ve abartılı espriler, filmin özellikle ikinci 20 dakikasında sendelemesine yol açsa da bu gidişatın toparlanması zor olmuyor. Zira karşımızda ‘gelinlik’ gibi kadınlar için kutsal bir şeyin yırtılmasıyla birlikte yaşanan koşuşturmaca var. Regan, Gena ve Katie de arkadaşları ‘Becky’nin bu özel gecesini mahvetmemek için uğraşıyorlar. Bu noktaya gelinmesinin sebebi biraz ‘evlenmeyi kıskanmak’ olup, buradan ‘facebook’a gelinlik fotoğrafı koyalım’ çekişmesine uzanılınca ise durum daha da keyifli hale geliyor.
Müthiş bir kadın ekibi!
Öncelikle belirtmek lazım Headland, Kirsten Dunst, Lizzy Caplan ve Isla Fisher’dan oluşan ‘komedi üçlüsü’nü yaratırken çok çaba sarf etmiş. Sarışın ama planlı, esmer ama motor, kumral ama uyuşturucu bağımlısı tipler üzerinde bir ‘makyaj seti’ edasıyla çalışmış. Oyuncuların bunlara uyumlarıyla birlikte ise aslında bir serüven bizleri bekliyor. Karakterlerin her birine inandıkça, mizah seyirciyi içine almakla kalmıyor, aynı zamanda kavrıyor da!
Belli noktalarda üçlünün çekişmesiyle gelen ‘kadın filmi’ esprileri birazcık zıvanadan çıkıp Headland’i uçurumdan aşağı sürükleyen bir ‘karton’luğa itse de çabuk toparlanmak da beceri ister. Zira buradaki durumun üzerine kadınların cinsel hayatı, kimlik arayışı, orta yaş sorunu gibi meseleler de alaycı bir şekilde ekleniyor. Bekarlığa veda partisinin ‘feminen’ versiyonundan gelinin çıkardığı ‘evlenmeden önce bir penis daha görmem lazımdı’ lafı ise her şeyi açıklıyor.
Hiçbir şey göründüğü gibi değil
Headland kadınların erkeklere bakışı üzerinden yürüyen mizah anlayışını ‘cinsellik’ çevresinde toparlamak istiyor. Sinemaskopta özellikle açılış sekansında şehirler ve telefonlar arası paralel kurgunun ekran bölmeyle de dengelenmesi temiz bir duruşu beraberinde getiriyor. Filmin gerisi de dolgun renkler, tempo ve kurgu yetkinliğiyle rahatsız etmeden ilerliyor.
Striptiz kulübü, kadınların buldukları erkekler, düğün koşuşturmacası derken her şey üst üste gelip ‘ilgi çekicilik’ kat sayısı anbean artıyor. Hollywood’da ötekileştirilmesine alışık olduğumuz ‘kilolu kız’ kimlikli Becky’nin üç tane güzel kızdan önce evlenmesi de, aslında ilişkilerde hiçbir şeyin net olmadığını anlatıyor. Zira tabiri caizse herkesi elinden geçirenlerin gençken ne ise gelecekte farklı durumlara yol açabileceği işlenmek isteniyor. Lafın özü film okul döneminde dışlanmanın, en popüler kız olmanın ya da ‘kaşar’ diye eleştirilmenin, 30 yaşında bir seks makinesine ve kontrol manyağına dönüşmek gibi beklenmedik kapılar açabileceğinden bahsediyor.
İlişkisel gözlemlerle gelen ‘kendini iyi hisset’ finali ise ‘seks komedisi’ dolu bir ‘aşı’ ile kendini buluyor. Nihayetinde Dunst, Fisher ile Caplan’ın yolunda son derece doğru bir dostluk ve kadınlık hikayesini alaycı rötuşlarla izliyoruz. Bu da yeni bir komedi formülüne açılmamızı sağlıyor.
FİLMİN NOTU: 5.5
Künye:
Bekarlığa Veda (Bachelorette)
Yönetmen: Leslye Headland
Oyuncular: Kirsten Dunst, Rebel Wilson, James Marsden, Lizzy Caplan, Isla Fisher, Andrew Rannells
Süre: 87 dk.
Yapım Yılı: 2012
PORNO ARKA PLANLI CİNSEL KİMLİK ARAYIŞI
Bir porno yıldızının hikayesine içeriden bakış atıp, bu konunun ‘kadın teşhirciliği’ riskini bir kenara iten “Cherry’nin Hikayesi”, bir bakıma “Sahte Vücutlar”ın üvey kardeşi ve tersine bir “Hardcore” gibi davranıp ‘röntgencilik’i kullanan bir karakter dramasına dönüşüyor. Meseleye insancıl bir yaklaşımda bulunurken ‘cinsel kimlik arayışı’nı merceğine almasıyla da Cassavetes odaklı görsel yapıyı doğru işletiyor. Böylece porno piyasasının dönüştürücü bir varoluş süreci sunduğu kimi yan karakter zaaflarına karşın ‘dengeli bir cüretkarlık’ ve ‘doğru bir özgürlükçülük’le tasvir edilebiliyor.
Porno piyasasını ele alan filmlere baktığımızda bir kısım eserin fazlasıyla ‘kadın porno yıldızı’nın üzerine gittiğini görürüz. Bu da genelde ‘düşmüş, sektöre kapılmış birey’i kurtarma algısını ya da onunla vakit geçirme arzusunu harekete geçirir. Burada ise Stephen Elliott meseleye 18 yaşındaki bir kızın gözünden bakış atıyor. Bunu “Komşu Kızı” (“The Girl Next Door”, 2004), “Déjà Mort” (1998), “Hardcore” (1979) ve “Sahte Vücutlar” (“Body Double”, 1984) gibi ne klasik Amerikan sineması dekupajıyla, ne tür sineması ambalajıyla, ne muhafazakar bir yaklaşımla, ne de yüksek bir tempoyla canlandırmayı seçiyor.
Bir porno yıldızının Cassavetes mizaçlı görünümü
Aksine o bireyin varoluşçu serüvenine odaklanıp ‘porno’ arka planını bir cinsel kimlik arayışı adına kullanıyor. Cherry lakaplı Angelina’nın böylece kimlik mücadelesi daha anlamlı bir çerçeveye oturuyor. Açılışta bir arabada erkek arkadaşının kucağında gördüğümüz karakter, bir anlamda kendi ayaklarının üzerinde durduğu psikolojik yolculuğuna ve ergenlik dönemi geçişine start veriyor. Bu duruma ‘karakter draması’ ambalajı fazlasıyla yakışıyor.
Bir anlamda cinselliği tattıktan sonra striptiz kulübüne giren, ardından porno yıldızı olmaya karar veren karakterimizin kendi vücuduyla ilişkisi orantılı bir çıplaklıkla veriliyor. Bu noktada asla teşhir malzemesi haline getirilmeyen, ‘boş atış’ hedefli ‘erkek arkadaşla heteroseksüel seks sahnesi’ izlemiyoruz. Aksine Cassavates etkisi düşük tempoyla, sıçramalı kurguyla ve omuz/el kamerasıyla bir ruh halini portrelemeye yarıyor.
Yeni Eşcinsel Sineması’nın 2000’ler jenerasyonundan
Stephen Elliott’ın yeri geldiğinde ‘röntgenci’ bir pozisyona geçip gözlemcilik yapması da karakterin durumunu ortaya koyuyor. Bu noktada onun Dev Patel ve James Franco’nun canlandırdığı karşılaştığı erkek arkadaş tiplemeleri, biraz ‘yapıştırma’ durup sahneye sonradan girmiş izlenimi bırakıyor. Böylece uyuşturucu veya melez katkı yerine gelmeden ‘yan öyküler’in daha fazla işlenmesi gerektiği açığa çıkıyor. Ancak “Cherry’nin Hikayesi”nin (“About Cherry”, 2012), porno piyasasında film çekim aşamasından itibaren olup bitenler adına ‘kendini tatmin etme’nin ötesinde bir durumun tasvirini yaptığı söylenebilir.
Bu da sahnenin önünde bir iş olarak heteroseksüel ilişki yaşarken, asla gerçek yaşamda da heteroseksüel bir birey olunamayacağı konusuna uzanıyor. Bu sayede büyük oranda Angelina’nın Cherry lakabı bir kimlik arayışına malzeme olup Heather Graham’ın ‘lezbiyen yönetmen’ karakteriyle ilişkisini farklılaştırıyor. Elliott, edebiyat arka planının katkısıyla da ergenlik döneminde cinsel kimlik arayışı öyküsünü 1980’lerin sonunda devreye giren Yeni Eşcinsel Sineması’nı kıskandıracak şekilde perdeye yansıtıyor. Lisa Cholodenko’yu hatırlatan bir ‘gerçeklik’ algısıyla donatıyor.
Porno piyasasının yaratabileceği cinsel kimlik sorunsalına bakış
Porno piyasasıyla ilgili keskin bir eleştirel bakış içermese de Bergman, Akerman, Shortland, Arnold gibi yönetmenlerde gördüğümüz her yaş grubundaki feminist cinsel kimlik arayışını doğru bir tabana yerleştirmeyi beceriyor “Cherry’nin Hikayesi”. Bu noktada varoluşçu zeminlerin dışına çıkmadan dramatik yapısına berrak yaklaşıp amacını ortaya koyuyor. Böylece kadın yönetmenlerin çektiği eserlerin omurgasını ve tabanını akla getiriyor. Ashley Hinshaw’un tüm 24 yaş seksiliğine karşın oyunculuk konusunda biraz rahatsız etmesi ise ‘cüretkarlık’la arka plana itiliyor.
18 yaşındaki bir kızın cinsel uyanışını ele almak büyük oranda bir cesaret isterken, onun bedeninden ve çıplaklığından da ‘gerektiği kadar’ yararlanırken felsefi metinler açmak bir hayli tehlikelidir. Ama Elliott, birkaç yan karakteri bütüne dahil ederken aksilikler yaşasa da ana omurgasını oluşturmakta sıkıntı çekmiyor. Bir anlamda da porno piyasasının bambaşka bir yüzüne, cinsel tercih-kimlik sorunsalına dikkat çekmekte başarılı oluyor.
FİLMİN NOTU: 6
Künye:
Cherry’nin Hikayesi (About Cherry)
Yönetmen: Stephen Elliott
Oyuncular: Ashley Hinshaw, Heather Graham, James Franco, Dev Patel, Lili Taylor
Süre: 102 dk.
Yapım Yılı: 2012
KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU
Açlığa Doymak: 3.5
Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti – Bölüm 2 (The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 2): 7
Asteriks ve Oburiks: Gizli Görevde (Astérix et Obélix: Au Service de Sa Majesté): 3
Babamın Sesi: 5.5
Bana Bir Soygun Yaz!: 1.2
Bulut Atlası (Cloud Atlas): 8.5
Çakallarla Dans 2: Hastasıyız Dede: 2.5
Çalıntı Hayat (The Words): 4
Dağ: 4.8
Evim Sensin: 0.9
Evrenin Askerleri: İntikam Günü (Universal Soldier: Day of Reckoning): 1.8
Frankenweenie: 6.5
Gergedan Mevsimi (Fasle Kargadan): 7.5
Görünmeyenler: 3.5
Gözetleme Kulesi: 3.8
Havana’da 7 Gün (7 Dias en La Habana): 5.8
Hayalimdeki Aşk (Ruby Sparks): 6.5
Hobbit: Beklenmedik Yolculuk (The Hobbit: An Unexpected Journey): 6.5
Katil Joe (Killer Joe): 3.5
Laz Vampir Tirakula: 4.2
Moskova’nın Şifresi: Temel: 3.4
Mutluluk Asla Yalnız Gelmez (Un Bonheur N’Arrive Jamais Seul): 4
Mükemmel Plan (Friends with Kids): 5.5
Oğlum Bak Git: 2.5
Operasyon: Argo (Argo): 4
Otel Transilvanya (Hotel Transylvania): 7
Paranormal Activity 4: 1.2
Paranorman: 4.5
Sen Dünyaya Gelmeden (Al Venuto Mondo): 4
Simurg: 4.7
Skyfall: 4.5
Tepenin Ardı: 7.6
The Master: 7.5
Uçuş (Flight): 4.9
Uzun Hikaye: 5.4
Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.
VİZYONDAKİ DİĞER FİLMLER