'İdeoloji uyutup mutlu eder'
Kişi, hem mühendislik, hem psikoloji eğitimi alır, üstüne bir de edebiyatçı olursa ne olur? 'Bakınız: Murat Gülsoy' olur...
GAZETE HABERTÜRK / ÜMRAN AVCI
uavci@htgazete.com.tr
Romanları ve öykülerinde okuru aklın dehlizlerinde dolaştıran Murat Gülsoy, 'Tanrı Beni Görüyor mu?' isimli kitabında yine zihni kurcalayan öyküler kurguladı. Okuru akıl, zihin, farkındalık üzerine düşünmeye yönlendiren Murat Gülsoy, edebiyatla uğraşmayı 'yazarın kendi bedenine yaptığı arkeolojik bir kazıya' benzetiyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde mühendislik ve yaratıcı yazarlık dersleri veren Murat Gülsoy’la akıl oyunlarını ve yeni kitabını konuştuk...
■ Psikoloji eğitimi de alan bir yazar olarak yine zihin üzerine yine akıl oyunları üzerine yazmışsınız. “İnsanın belleği az güvenilir, şıpsevdi bir karaktere sahiptir” diyorsunuz...
Bellekle insan hayatının ilişkisi, çok derinden birbirine bağlı aslında. Yani insanın belleği ile kaderi nerdeyse birbiriyle örülü gidiyor. Çünkü “kendimiz” dediğimiz şey aslında hatırladıklarımızdan ibaret. “Ben kimim” sorusuna verdiğimiz cevap, aslında hatırladıklarımızın bir toplamıdır. Dolayısıyla da belleğimizle benliğimiz arasında çok doğrudan bir ilişki var. Üstelik belleğin ne kadar güvenilmez olduğunu da biliyoruz artık. Aynı konuları her düşündüğünüzde başka şekillerde hatırlarsınız. Dolayısıyla da hatırladıklarımızın bunca farklı oluşu, bizim hayat, gerçeklik dediğimiz şeylerle bire bir bağlantılı. O yüzden bellek üzerinde düşünmek çok önemli. Aslında romanı da edebiyatı da büyülü kılan şeylerden bir tanesi o. Çünkü bir öyküyü, bir romanı dönüp defalarca okuyabilirsiniz. Satırlar aynı şekilde orada duruyordur, fakat siz her seferinde farklı deneyim yaşarsınız. Hayatta olmayan bir şeydir edebiyatta olan şey. Onların her seferinde aynı şekilde orada kayıt altında duruyor olması. Bir romanın hayata benzemesi çok hoştur bir yanıyla. Biz okurken onun içinde kayboluruz, ortasına geldiğimizde ilk sayfalardaki sahneleri bütün canlılığıyla hatırlayamaz, tıpkı hayat gibi geçip gideriz ama geri dönebiliriz. Bu belleğimizde yapamadığımız bir şey.
KENDİNİ ‘DEŞMEK’
■ Aslında bir edebiyatçının bu anlamda hem avantajı, hem dezavantajı var. Çünkü insanın hayatında unutmak istediği şeyler olur. Ki siz “unutmamak için de yazan” bir yazar olarak unutmak istediğinizi de unutamaz olursunuz.
Tabii ki. Bu şu anlama geliyor, edebiyatla uğraşmak insanın kendi üzerine çalışma yapması gibidir. Kendisinin, belleğinin, zihninin, ruhunun ne derseniz deyin bir arkeolojik alan gibi üzerinde sürekli kazı çalışması yapan kişidir yazar aslında. Yani kendisi üzerinde çalışarak kendisini bir kazı yeri gibi delik deşik eder nerdeyse. Çünkü bütün yazdıklarımız kendi deneyimlerimizden kaynaklanıyor. Deneyimlemediğimiz bir şeyi yazmamız mümkün değil. Zaten başka yerlerden öğrenilmiş, filmlerden, romanlardan apartılmış şeyleri yazmak hem samimi olmaz, hem de hakiki olmaz. Yazdıklarımız illa ki otobiyografiktir anlamında söylemiyorum. O olaylarla, insanlar aynıdır anlamında söylemiyorum. Dostoyevski tabii ki bir kadını öldürmemiştir ama Raskolnikov gibi bir karakter yaratırken kendi ruhundaki o suçluluk meseleleriyle uğraşmıştır. Raskolnikov, oralarda bir kazı yaparak kendinden çıkardığı bir karakter. O yüzden hakiki oluyor ve bize hakikatle ilgili bir şey söylemiş oluyor.
■ Siz, aklın halleri ve zihin oyunlarını edebiyatla yoğurarak çıkarıyorsunuz birçok hikâyenizi. Hayatı zihin oyunları üzerinden sorguluyorsunuz sıklıkla. Aklın halleri, zihin oyunları ve çağrışımlar Murat Gülsoy’un neden bu kadar ilgisini çekiyor? Edebiyata başlangıç noktam da aslında oydu. Yani edebiyatı özel, çok önemli bulmamın nedeni de, bunun insani etkinlikler içerisinde en sofistike, en karmaşık olan olduğunu düşünmemdi. Çünkü beynin, aklımızın, belleğimizin, ruhumuzun nasıl çalıştığı -ruh çalışmaz aslında, ama benim ruhtan kastettiğim daha zihinsel bir duygu durumu- nasıl şekillendiğini biz edebiyat aracılığı ile öğrenebiliyoruz. Bilimsel olarak da beyinle ilgileniyorum, ama bu tür olaylara edebiyatla baktığımız zaman ikisi bambaşka bir şey getiriyor bize...
■ Hep şu soru var öykü ve romanlarınızda: Ne kadar bilincindeyiz, akıl dediğimiz nedir ve yaşadıklarımız ne kadar gerçektir?
Tabii burada ne kadar akıllıyız derken, ne kadar bilincindeyiz, farkındayız anlamında kullanılıyor. İnsanlar yazan, çizen, okuyan kişileri, hayal içinde, başka bir dünyada olduğunu söylerler dışarıdan bakınca. Ama ben bunun epeyce tersi olduğunu düşünüyorum. Genel kitle kültürünün içinde hiçbir şey okumayıp sadece sunulanla yoğrulan zihinler, aslında tam bir hayal içerisine sürükleniyorlar. Buna da zaten ideoloji diyoruz. İdeoloji, uyutan ve mutlu eden bir şeydir. Dolayısıyla da herkesin aynı anda, aynı yere bakmasını ve aynı hisleri paylaşmasını sağlar... O yüzden edebiyat ve sanatlar rahatsız edici bir özelliğe sahip. O yüzden ayrıksı durur.
‘1500 KİTAP OKUMUŞUM’
■ '602. Gece'de en son yazdığınız bir deneme var. Ortalama okuduğunuz kitap sayısını da vermişsiniz...
Denemenin içine çarpıcı gelen bir unsur olması için koydum. (Gülüyor) Öyle bir hesap yapılabilir mi bilmiyorum. Çünkü insan hep aynı hızla okumuyor ama basit bir hesapla 300 sayfalık 1500 kitap okumuşum bugüne kadar. En çok ilgi uyandıran denemelerden bir tanesi oldu. Herkesin çünkü kitap okumayla bir derdi var.
İçinden çıkılacak çerçeve var mı?
■ Kitap kapağındaki resim çok etkileyici...
Şu resim (kitap kapağını gösteriyor) en iyi anlatan o. Birazcık da bu kitabı yapmama bu resim vesile oldu. Kapakta kullanılmış olan bu resim, benim edebiyatta yapmak istediğimin karşılığı gibi bir şey. Çok klasik çizgileri var, ama bir yandan da hiç olmayacak bir şeyi anlatıyor. Bir çerçevenin içerisinden resim karakterinin dışarıya çıktığını görüyoruz. Dışarıya çıkması, zaten bir yanıyla akıl oyunu gibi ama bize şunu da söyletiyor: İçinden çıkılacak bir çerçeve var mı gerçekten hayatımızda? Varsa çıkabilir miyim ve çıkarsam ne hissederim? Çocuğun yüzüne baktığınız zaman şaşkınlık, dehşet, korku ama yine de canlılık, hayat var. Bu benim çok önemsediğim bir şey. Genellikle böyle kurguyla, kurmacayla, akıl oyunlarıyla sarmalanmış edebiyat için daha ruhsuz daha insanlıktan, yaşamdan uzak bulunmuş. Ben o canlılığı burada gördüğüm için tam da yapmaya çalıştığım şeyin ifadesi gibi buldum. Oraya doğru, bu resme doğru gitmeye çalışıyorum.