Kötülük insana ait...
Mine Söğüt'ün son romanının ana kahramanı bir 'kadınadam'
Yazar Mine Söğüt’ün son romanı 'Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey' yayımlandı. Kitaptaki ana kahraman bir 'kadınadam'. Çünkü Söğüt’e göre kötülük ne sadece kadına, ne de tek başına erkeğe ait bir şey... Kötülük direkt insana ait...
GAZETE HABERTÜRK / ÜMRAN AVCI
Mine Söğüt’ün son romanı 'Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey'... Adından da anlaşılacağı üzerine romanın kahramanı, yazarın tanımlamasıyla bir 'kadınadam'. Kötülüğü simgeleyen Madam Arthur Bey, Kara Yalı’da gizlenen, orada karanlık cinayetleri hayal edip uygulatan iktidarın temsili. Öyle bir roman ki, insanın insan olmaktan utanç duyacağı cinsten. Deyim yerindeyse insanlığı, insan olmayı sorgulatan karanlık bir roman. Tanıdığını sandığımız insanları, bir gün gelip aslında hiç de tanımıyor olabileceğimizi, gerçek yüzlerini göremiyor oluşumuzu anlatan bir roman.
Mine Söğüt kitabın yazılış hikâyesini ve neden böyle karanlık oluşunu şu cümlelerle özetliyor: "Yazarken hikâyemi birtakım soruların peşine takılıp, birtakım şifreler kurarak oluşturuyorum. Ve okurun meselesi bu şifreleri çözmek olsun istiyorum."
■ Romanın tamamını okuyunca insanoğluna dair, insan olmaya dair bir utanç kaplıyor insanı. Sıkıntılı bir ruh hali. Okur, romandaki kahramanla birlikte “Ben kimim?”, “Biz kimiz?”, “Tanıdığını sandığımız insanlar kim ve gerçekte nasıl insanlar?” sorusunu soruyor kendine... Amaç insan olmayı sorgulatmak mıydı?
Yazarken hikâyemi birtakım soruların peşine takılıp, birtakım şifreler kurarak oluşturuyorum. Ve okurun meselesi bu şifreleri çözmek olsun istiyorum. Öyle şifreler ki bunlar, herkes başka kavramları kurcalayarak, başka yollardan giderek aynı yere bazen de bambaşka yerlere varabilir. Çünkü herkes okuduğu şeyi kendi özel dünyasına sokar ve orada yeniden yaratır. Roman her okurda yeni bir roman oluverir. Mesela sorunuzun içinde söyledikleriniz benim için çok kıymetli. Ben bu romanın başına otururken, “Öyle bir hikâye anlatayım ki, okuyan insan olmaya dair bir utanç duysun” demedim ama yazdıklarımı okuyup 'utanç' duygusuna varan bir okur olduğunu öğrendiğim zaman “Anlatabilmişim” diyorum.
İNSANLARIN İKTİDAR ZAAFI
■ Kitabın ana karakteri ve kötüyü temsil eden karakteri Madam Arthur Bey. Bir “kadınadam” yani. Bu kadar kötüyü bir “kadınadam”, “Her şey karşıtıyla vardır” düşüncesiyle mi temsil etti? Bu mesajı nasıl okumalı?
Evet, öyle de okunabilir. İkili insan ilişkilerinde iktidarın en acımasızca çekiştiği alan kadınla erkek arasında oluşur. Bu çekişmeyi iki cinsiyetli tek bir bünyede birleştirerek insanın iktidar üzerindeki temel zaaflarına mercek tutmaya çalıştım. O yüzden Madam Arthur Bey’in bir erkek karakter olmasını istemedim. Çünkü “kötü” sadece erkeğe değil insana dair olan ve “iktidar çatışmasını” besleyen bir kavram. Bu açıdan kadınadamlık insanın her halini, her zaafını en çıplak şekilde barındıran bir simge olarak kullanıldı romanda.
■ Yazarlara ilişkin derin analizler var romanda. “Güven verici yalancılardır yazarlar”, “Bir yazar gibi düşünmek kaderle alay etmektir” ve daha birçok saptama. Yazmayı ve yazarlığı bu kadar irdelemeye iten ne oldu?
Her yazar kendi yazarlığını öznel cümlelerle tarif edebilir, o yüzden genel bir yazarlık tarifi yapmak her zaman doğru olmayabilir. Benim bu romanda yazarlık üzerinden irdelediğim şey aslında yaratıcılık. Romanın yazar karakteri Olcayto, yaratıcılığın sorumluluğunu sorguluyor. Bir Tanrı sorgulaması gibi. Tanrı’nın insan tarafından yaratılmış ve detaylandırılmış uçsuz bucaksız bir kavram olduğunu kabul edersek, bu saptamalara bir nevi insanın insanı yani kendini sorgulaması; kendi kurduğu düzeni, kendi sorumluluklarını, iktidar anlayışını, kendi yarattığı cehennemi sorgulaması diyebiliriz.
BİR YAZAR GÖZÜYLE KADIN...
■ “Çocuklar tek başına sokakta çabuk büyür” diyor ve sokak çocuklarına yönelik bir duyarlık geliştiriyorsunuz. “Bu ülkenin kadınları ölürken bile etekleri açılmasın diye uğraşırlar. Evde yalnızken bile sutyen takarlar” diyerek kadınların durumuna dair bir tespitte bulunuyorsunuz. Bu ülkenin kadınlarının durumunu bir yazar duyarlılığıyla nasıl görüyorsunuz?
Kadınlara reva görülen kıstırılmış, sınırlandırılmış hayat, tamam, erkek egemen bir düzenin neticesidir, ama kadın nasıl olur da buna boyun eğer, isyan etmez? Eğitimli kadınlar bile bu ülkede feodalitenin savunuculuğunu yapabiliyorlar. Erkeklerin beklentilerine ve endişelerine göre şekillenen bir hayatta kadının kendine biçilen rolü kabul eden bir bünye olmasını yadırgıyorum. Bu noktada kadın erkek ayrımından kadınadam bütünselliğine doğru gitmek gerektiğini düşünüyorum. Kötülükten destek alan iktidar, her koşulda imrenilen ve hoş görülen bir değer. Dünya bu değerin ekseninde dönüyor. Bu böyle olduğu sürece, kadınların da çocukların da durumunda bir değişiklik olamaz.
‘Hayat, öğrettiği şeyi tersine çevirebilir’
■ Yine romandan bir alıntıyla sürdürürsek, “Hayat ona okulda öğretilen ne varsa aksini öğretti...” diyor. Peki, Mine Söğüt’ün hayattan öğrendiği, hayatın öğrettiği ne oldu?
Sanırım tam olarak hayatın ne öğrettiğini anlayabilmek için, hayattaki son anı beklemek lazım. Çünkü o, öğrettiklerini an be an tersine çevirebiliyor. Belki de tek bir şey öğretmenin derdinde değil. Her an, her şeyin olabileceğini öğretmekle yükümlü.
■ Karanlık bir hikâye anlatılıyor romanda. Nasıl bir ruh haliyle yazıldı bu hikâye ve nasıl bir ruh haline soktu sizi?
Evet, roman karanlık bir roman ama ben kendi ruh halimi ne yaşarken ne de yazarken “karanlık” olarak tanımlayamam. Ancak endişeli diyebilirim. Romanlarımı kendi hayatından yola çıkarak yazan biri değilim. Masanın başına daha çok ideolojik endişelerle oturuyorum. Sorguladığım şeyler kişisel sorunlarımdan ziyade, varoluş üzerine zamansız ve mekânsız dertlenmeler. Okunduğu zaman, yazılanla yazar arasında değil hepimizin ortaklaşa inşa ettiği ve sürdürdüğü karanlık deliklerle dolu o korkunç hayat arasında bir bağ kurulsun istiyorum.
'İnsanın Tanrı’ya değil, kendine inandığı bir hayat yazardım'
■ “Hangimiz hayatımızın bir döneminde kendimize yeni bir hayat istememişizdir ki. Bir yazar gelse, kapıdan içeri girse ‘Size yeni bir hayat yazmamı ister misiniz?’ diye sorsa...” diyor romanın bir bölümünde. Aynı soruyu bir yazar çıkıp Mine Söğüt‘e sorsa ne yanıt verirdi acaba?
Kişisel sorunlarımı kayda değer bulmayan; elinde her ne varsa onun anlamını çıkarmaya yoğunlaşan biri olarak, kapıdan giren yazarın bana değil ama topyekûn insanlığa silbaştan bir hayat yazmasını isterdim. Hatta o kapıyı bulsam hiç duraksamadan elimde kâğıt kalem oradan ben geçerdim...
■ Peki, nasıl bir hayat yazardınız?
İnsanın Tanrı’ya değil “kendine” inandığı bir hayat yazardım. İktidar tahtına oturtarak ve kendi bünyesinden soyutlayarak Tanrı’ya atfettiği tüm kudreti eline geri tutuştururdum . Belki o zaman tıpkı doğada Tanrı’sı olmayan ve mevcudiyeti sadece kendisinden müteşekkil tüm diğer canlılar gibi, güçlerini ve akıllarını “kâr” için değil sadece “can” için harcardı.