Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Kerem Akça / keremakca@haberturk.com

        Fütüristik bir dünyada yapay zekalı bir işletim sistemi ile bir insanın ‘imkansız aşk’ına odaklanan “Aşk”, ‘bilimkurgu’ ile ‘romantizm’i bir araya getiren eserlerin arasında kıskanılacak bir konuma ulaşıyor. Nasıl “Gerçeğe Çağrı” sonrası dönemde bu alanda “Sil Baştan” bir ivme yakaladıysa, “Aşk” da “Matrix” sonrası dönemde benzer bir dala tutunuyor. Johansson’un ses tonundan beslenen OS1 (ya da Samantha) ise HAL 9000’den bu yana yedinci sanatın en unutulmaz konuşan bilgisayarı olarak sinema kitaplarına adını yazdırıyor. Şüphesiz artık dokunmanın bile lüks olduğu bir evrende iletişimsizlik ve yalnızlığa yorumları olan ‘teknolojik/sanal aşk filmi’ veya ‘sanal gerçeklik romantik-komedisi’, zeki diyalogları, göz alıcı yapım tasarımı ve özündeki özgün fikirle izleyenlere tadına doyum olmaz bir sinemasal haz veriyor. 14 Şubat’ta “Aşk” adıyla vizyona girecek Oscar adayı “Her”ü geçen hafta 43. Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde yapılan Hollanda prömiyerinde izledim.

        Yakın zamanın en yaratıcı senaristlerinden Charlie Kaufman ile 1998-2004 arasında ‘büyük oranda’ harikalar yarattıktan sonra kendi yollarını çizen iki figür de sonrasında fazla takdir toplayamadı. Aslında Gondry’nin “Sil Baştan”dan (“Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, 2004) itibaren ‘auteur kimliği’ ve ‘Fransa’ arka planıyla tutarlı bir filmografi inşa ettiği, nevi şahsına münhasır filmler çektiği kesin. Ama Jonze’un 2002’den bu yana fazla uzun metrajlı kurmaca film projesi bulamaması yönetmenin çabuk unutulmasını sağladı. 2009’daki yüksek bütçeli Maurice Sendak uyarlaması “Arkadaşım Canavar” (“Where the Wild Things Are”) ise hiç ama hiç iz bırakamadı.

        SPIKE JONZE LİMANLARININ BİR YENİSİ

        Video klip arka planlı Jonze, asla ‘biçimci bir gelenek’e kaymasa da kendine özgü bir mizah anlayışıyla, karakterlerle ve ayrıksı yapım tasarımıyla dikkat çekmiştir. Arka planla, sanat yönetimiyle bir şeyler anlatan yönetmenler arasına adını yazdırmıştır. Yedinci sanatın sadece dönem filmlerinde, tarihi-epiklerde, kostümlü dramalarda ve şimdilerde görkemli fantastik filmlerde yapım tasarımını önemsediği bir dönemde belki de Wes Anderson ile birlikte bu ‘anlatı metodu’ konusunda kurtarıcı olmuştur. Yönetmenin “John Malkovich Olmak”ta (“Being John Malkovich”, 1999) bir binanın 7.5 katında sadece cücelerin sığabileceği bir bölme kullanmasının yanı sıra bir insanın kafasının içine girme cinliğini göstermesi ya da “Tersyüz”de (“Adaption.”, 2002) alan açtığı zihinsel manevraları halen akıllarda öyle değil mi? “Aşk” (“Her”, 2013) da o limanlardan birine yanaşıyor.

        Jonze ilk kez senaristliği tek başına yaparken, tanımadığı isimlerle çalışıyor. Kimlik arayışına ve hayatın anlamına, ‘sıra dışı bakış’ yine canlanıyor. Film hipster alt kültürüne mensup, asosyal, bohem, Beatles usulü saç kesimiyle öne çıkan bir tiplemenin ‘retro’ geleneğinden güç alıyor. Bunu aksesuarlardan şarkılara kadar tüm dünyasının adedi haline getiriyor. Theodor, tam bir bilgisayar/internet jenerasyonu kaybedeni. Ama kocaman bir kalbi var ve evinde son teknoloji ürünlerle, konsollarla, bilgisayarlarla, kulaklıklarla vakit geçiriyor. Tek tük arkadaşlarıyla geleceğin net bilgi almadığımız bir döneminde yaşıyor. Bundan da rahatsız değil…

        ARTIK KLAVYEYE DOKUNMAK GEREKMEYECEK

        Açılış sekansı her şeyi anlatıyor. Birbirine aşk mektubu yazmayı bile bırakan insanlar, bunun için kurulan şirkete sipariş veriyor. Klavyenin bir tuşuna bile basmadan konuşarak verilen komut, hiç dokunmadan yaratılan yazının ve tasarımın çıktısıyla alıcıya ulaşıyor. Yani sarılmayla, öpücükle veya bambaşka sevgi tümceleriyle ortaya çıkan aşk tamamen tükenmiş. Teknoloji, makineler her şeyi alıp götürmüş.

        Theodore da bu akıntıya kurban gidenlerden. Catherine ile ayrılmasının üzerinden zaman geçmesine karşın bu bunalımdan bir türlü kurtulamamış. Evinde bilgisayar, konsol oyunları oynayarak zaman geçiren ve maddi sıkıntısı olmayan, aslında konformist bir tipleme. New York’a tepeden bakıyor. Fütüristik dünyanın içinde ufak bir parçacık, bir zerre izlenimi bırakıyor.

        YAPIM TASARIMININ KAVRAMA GÜCÜ ÇOK YÜKSEK

        ‘Yalnız olmaktan rahatsız mı?’ diye sorarsanız. Aslında cevabımız ‘nötr’ olur. Zira karakterimiz dışarıya adım atmak için uğraşmıyor. Kendi zevklerine, gelişen teknolojik, elektronik gereçler ışığında razı. Asla edebiyat, şiir gibi eski moda ilkel sanatlarla ilgilenmiyor. Yalnızlığı ve arkadaşlarıyla görüşmeyi bir hayat biçimine çevirmiş. Gözlüğüyle, alternatif yaşam biçimiyle, indie-alternatif müzikle yol alması ve bilgisayar piyasasında çalışması derken aslında “Otomatik Portakal” (“A Clockwork Orange”, 1972) misali kitsch (bayağılık estetiği) bir ‘set tasarımı’ ile donatılmış.

        Yapım tasarımı bu duruma uygun, renklilikle çehre değiştiren, ‘tekno’ bir yaklaşıma sahip. Yan karakterler de buna eşlik ediyor. Rooney Mara, Amy Adams, Olivia Williams, büyük oranda ‘az makyajlı’ birer doğallık temsili kıvamındalar. Bir makineden çıkmış izlenimi yaratıyorlar. ISO1 ya da Samantha’nın ses tonuyla birlikte ‘uçarı bir zihnin ürünü ya da yanılsaması olabilirler mi?’ sorusunu sordurtuyorlar. Ama Jonze özellikle Theodore’u ve diyalogları öne çıkarırken, kimi zaman gözümüze sokma adına yakın planları abartıyor. Onun içsel çatışmasını, böylece daha net yansıtmış oluyor. Araya montaj sekansları da ‘süs’ niyetine zekice yerleştiriyor. Arcade Fire’ın capcanlı ama kafa şişirmeyen, bu dünyayı çok iyi yorumlarken öne çıkmak istemeyen besteleri de unutulmamalı…

        KULLANDIĞI ŞABLONDA FAZLA RAKİBİ YOK

        Öncelikle “Aşk” (“Her”, 2013) ‘sanal gerçekçilik romantik-komedisi’ şablonu açısından fazla rakiple çarpışmıyor. Genelde ‘romantizm’ ile ‘bilimkurgu’nun bir araya gelişi zaman yolculuğu kavramının içinde gerçekleşir. Bu da büyük oranda Resnais’nin başyapıtı “Je t’aime, Je t’aime”in (1968) ‘serbest’ ve ‘parçalı’ katkısı ile olmuştur. Ama distopik düzenlerde aşkı engelleyenlere karşı gelen çiftler (bkz. “Kötü Kan”, “Zamana Karşı”), kıyamet sonrası dönemde aşk ile ayakta durmaya çalışan tiplemeler (bkz. “Furia”), kıyamet arifesinde salgını seks ile bertaraf etmeye çalışanlar (“Yeryüzündeki Son Aşk”), siberpunk mimarinin kollarında (bkz. “2046”), klonlanma yoluyla (“Kod 46”) ve paralel evrenin gereklerini yerine getirerek (bkz. “Kaynak”) ‘sevgi’yi tazeleyenler olmuştur. Bunlar özellikle son 20 senede bir çeşitlilik gösterip sözünü ettiğimiz ‘melez’ şablonu ‘zaman yolculuğu’ geleneğinden çıkarmıştır.

        Sinemada ‘klonlanmış aşıklar’ da bambaşka evrenlerde birbirini arayan acıklı aşk hikayeleri de vardır. Ama “Matrix”in (“The Matrix”, 1999) “TRON”un (1982) atari makinesi içine uygun bulduğu ‘sanal gerçeklik’ meselesini ‘dünya bir yaratım mı?’ sorusunun etrafına çevirdiğinden beri bu konuda ‘adamakıllı’ bir tehdit görememiştik. “Sil Baştan”ın (“Eternal Sushine of the Spotless Mind”, 2004) belki de “Gerçeğe Çağrı” (“Total Recall”, 1990) veya “Aç Gözünü” (“Abre Los Ojos”, 1997) sonrası döneme yaslanırken ‘dolgu bellek’ üzerinden ilerleyip ‘hafıza kaybı’na bir ‘icat’ bulması değerliydi.

        ‘SİL BAŞTAN’A MATRIX SONRASI DÖNEMDEN CEVAP

        Ama orada bir bilim adamının keşfinin yarattıkları karşımıza çıkarılıyordu. Burada ise Jonze, Gondry’nin filmine ‘Post-Matrix’ esaslarına göre cevap veriyor. Orada dünyayı bir bilgisayar programının yaratması gerçeği, 2000’lerde daha ziyade ‘aksiyon’ odaklı bir karşılık almıştı. Burada ise bilgisayar işletim sisteminin yani Apple’da gördüğümüz OS X’in rakibinin, OS1’in etrafına bir hikaye örülüyor.

        Ultra teknolojik dünyada her şeyin konuşarak harekete geçtiği, “Ölüm Takibi”ni (“Blade Runner”, 1982) andırmasa bile iç mekanlarda ona yaklaşan bir mimari var. Ancak sanki esas hedef “2001: Uzay Yolu Macerası”ndaki (“2001: A Space Odyseey”, 1968) HAL 9000’den beri uzak kalan ‘akıllarda yer edecek bilgisayar’ (önceden “Alphaville”de de benzer bir kullanım görmüştük) motifinin, MacGuffin niyetine burada karşımıza çıkması. Envai çeşit robot tanımı görsek, onların dünyayı tehdit ettiğine, bizle dostluk kurduğuna tanıklık etsek de asla bilgisayarların çok aktif olduğunu şüphesiz hatırlamıyoruz. Robot türlerindeki gelişmelerin artık tatmin etmeyip “RoboCop”un (1987) yeniden çevrim aradığı günlerde (bu konuda “Elysium: Yeni Cennet”i ayırabiliriz) “Aşk”ın bu hamlesi ilaç gibi geliyor.

        BEDENSEL TEMASIN YOK OLDUĞU GÜNÜMÜZ DÜNYASI ELEŞTİRİSİ

        “Matrix”, daha ziyade ‘siberpunk’ arka planlı aksiyonu sömürme etkisi bıraktı. Niccol’un “Simone”u (2002) yaratıcısını yiyip bitiren bir ‘sanal aktris’in üzerine gidiyordu. Onunla kurulan iletişim ‘bilgisayar programı’ adına değerliydi. Ama “Bay Hiçkimse” (“Mr. Nobody”, 2009) gibi geniş çerçeveyi yaratıcı bir elekten geçirip her yöne kayabilen örnekler de çıktı. “Aşk” ise bambaşka bir noktaya uzanıyor. İşletim sistemi ile hipster insan arasında bir aşk ilişkisi kuruyor. Birbirine yazma, kur yapmayla başlayan süreç sanal seksi izleyen şeylerle devam ediyor.

        Bu eğlenceli durum, arkadaşların ‘nasıl yani?’ tepkileriyle ilerlerken kıskançlığa kadar uzanıyor. Aslında Jonze, tipik romantik-komedi kuralları kullanmış. Ama tek fark var. O da Theodore’un filmin tamamına yakınını kendi kendine konuşarak geçirmesi. Sevgiliyi bir alter ego, bir içses olarak da algılayabileceğimiz bu hamle, aslında ‘bedensel temas’ın yok olduğu günümüz dünyasına dikkat çekiyor. İşin boyutunu daha da ileri götürerek ‘başkasının bedeni üzerinden iletişim’i tartışmaya açıyor. “Aşk”, bir bakıma “Mesajınız Var”ın (“You’ve Got Mail”, 1998) ‘geleneksel’ damarla yaptığını birkaç adım ileri götürüyor. “Bahçıvan”da (“The Lawnmover Man”, 1992) görülen sanal seksin de daha uç noktasına dikkat çekiyor. “Yapay Zeka”nın (“Artificial Intelligence: A.I.”, 2001) ‘yapay zekalı robot’ tanımına ‘yapay zekalı işletim sistemi’ne yerleştiriyor.

        SİNEMA KİTAPLARINDAKİ YERİ HAZIR

        Jonze, ‘teknoloji-insan ilişkisi’ adına uç noktadan bir tasvir yapıyor. Sanal seksin üzerine gidip cinselliğin cüretini arttırmak veya dramatik tarafı öne çıkarıp melankolik gözükmek istemiyor. Aksine bildiğimiz mizah geleneğiyle bir anti-kahramanın ‘deadpan’e (poker surat komedisi) yakın yüz mimikleriyle sürekli konuşmasını ve retro bir bedenle gelecekte var olmasını seyrediyoruz. Buster Keaton geleneğinde Beatles gibi giyinen bir ‘postmodern’ kıyafet var Phoenix’in bedeninde. Bu durum sessiz sinema hareketsizliğini, 60’ların dünyasıyla buluşturup bir fütüristik evrene transfer ediyor.

        Böylece aslında yine aynı yıl içinde izleyip takdir ettiğimiz zaman yolculuğu romantik-komedisi “Zamanda Aşk” (“About Time”, 2013) ile akraba bir sanal gerçeklik romantik-komedisi canlanıyor. Kendi kendine konuşmaya dengeli yaklaşımıyla dikkat çekip, yönetmenin kalem becerisini öne çıkarıyor bu iş. “Matrix” sonrası ihtiyaç olan ‘aşk filmi’ ise Jonze’un zekasıyla canlanıyor. “Aşk”, “John Malkovich Olmak” kadar kalıcı bir çalışma olmasa da çok iyi örnekleri görülmeyen ‘sanal aşk’a yaklaşımıyla arşivlerde kendine yer bulacaktır. Yapay zekalı işletim sistemi OS1 en azından sinemanın HAL 9000 ile birlikte en zeki konuşan bilgisayarı ya da bilgisayar MacGuffin’i olarak anılacak ona şüphe yok! Jonze, mizah ile hüznü bir araya getirirken, yeni model teknolojik ürünlerin yarattığı sevgisizlikle ilgili sert yorumlar yapmaktan gocunmayan, kapitalizmin sömürdüğü birey hikayesiyle de içimizi acıtan, özgün ve bu dünyada değerli bir bilimkurgu filmine imza atıyor.

        FİLMİN NOTU: 8.3

        Künye:

        Aşk (Her)

        Yönetmen: Spike Jonze

        Oyuncular: Joaquin Phoenix, Scarlet Johansson, Rooney Mara, Amy Adams, Olivia Wilde

        Süre: 126 dk.

        Yapım yılı: 2013

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ